İÇİNDEKİLER

Giriş

Çalışmanın gerekçe ve amacı

Türkiyelilerin çalışmak üzere Avrupa’ya gitmeye başlamalarının üzerinden 55 yıl geçti. 1961 yılında Almanya ile başlayan ‘işçi göçü’, 60’lı ve 70’li yıllar boyunca Avusturya, Belçika, Hollanda, Fransa gibi diğer Batı Avrupa ülkelerine yayıldı. Ekonomik sebeplere dayanan göçün devam etmesinin yanı sıra 1980’lere gelindiğinde Avrupa’ya ‘siyasi göç’ yoğunlaştı ve 2000’li yıllara kadar devam etti. Bugün Batı Avrupa ülkelerinde Türkiye kökenli 4.6 milyon kişi yaşıyor.

Avrupa’ya göç denildiğinde Türkiye’de akla ilk olarak ve çoğunlukla ‘Türklerin Almanya’ya işçi göçü’ gelir. Oysa göçün uzun tarihi, birden çok ülkeye olması ve dayandığı farklı sebepler bu tarihçeye tek tip bir bakışı yetersiz ve yanlış kılıyor. Öncelikle Almanya’yı takiben farklı ülkelere gidilmesi ve her bir ülkenin kendine has göçmen politikaları, yönetim biçimi, toplumlarının ‘öteki ile ilişki’ kurma pratiği göç eden Türkiyeli toplumu etkilemiş, her ülkede farklı özellikleri, tecrübeleri, ihtiyaç ve sıkıntıları olan gruplar oluşturmuştur. İkinci olarak nesiller arası farklılıklar ve değişimden söz etmek gerekir. Göç yoğunluğunun erken başladığı Almanya’da Türkiyeli toplum dördüncü nesle geçerken, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde üçüncü nesle henüz yeni geçilmektedir. Bu durum farklı ülkelerde yaşayan Türkiyeli toplumun o ülkeye entegrasyon seviyesini etkilediği gibi nesiller arasında sosyal yaşam, iş hayatı, Türkiye ile ilişki, aile yaşantısı gibi konulardaki farklılıklar açısından da dikkate alınmalıdır. Üçüncü bir konu ise Avrupa’daki Türkiyeli toplumun etnik ve dini anlamda Türkiye’nin tüm çeşitliliğini yansıtıyor olmasıdır.

Avrupa’daki Türkiyeliler sadece Almanya’daki Türklerden ibaret değil, tüm Avrupa’ya yayılmış Türk, Kürt, Ermeni, Süryani, Ezidi, Keldani, Sünni, Alevi gibi birçok farklı gruptan oluşmaktadır. İster ekonomik ister siyasi ya da iki sebebin bir araya gelmesiyle oluşan şartları ile, Türkiye’nin neredeyse her bölgesinden Avrupa’ya göç gerçekleşmiştir.

Maalesef, uzun yıllar boyunca hem ‘ev sahibi’ Avrupa ülkeleri hem de Türkiye bu çok çeşitli ve çok katmanlı Türkiyeli göçmenlere tek boyutlu baktı. 2000’li yılların başlarına kadar Türkiye’nin resmi temsilciliklerinin kendi göçmenlerine mesafeli ve ayrımcı yaklaşımı gölgesinde sağlıklı bir devlet-toplum ilişkisi kurulamadı ve göç sebebiyle ortaya çıkan sorun ve ihtiyaçları karşılamada yetersiz kalındı. Bugün özellikle göçün tüm cefasını çekmiş ilk nesillerde Türkiye’nin kendilerine bir vefa borcu olduğu hissiyatı yaygınlaştı.

Öte yandan, son yıllarda, Türkiye, siyasetçileri ve kamu kurum/kuruluşları ile Avrupa’daki Türkiyeli topluma yönelik daha kapsayıcı bir yaklaşım içine girdi. Mesafeli ve ayrımcı bakıştan büyük ölçüde uzaklaşıldı, toplumla daha yakın ilişki kurabilen diplomatlar, farklı kesimler ile iletişime önem veren temsilciler görevlendirilmeye başlandı. Konsolosluk hizmetleri büyük ölçüde daha verimli bir hale getirildi. Türkiye merkezli bazı kamu kurumları ve siyasetçiler Avrupa’daki topluma dair çalışmalarını genişleterek toplumun farklı kesimlerinin ihtiyaçlarına yönelik programlar hazırlayabildiler.

Ancak, bugün gelinen noktada siyasi kaygıların hala toplumsal çıkarların önünde tutulduğunu söylemek mümkün. Bu bağlamda ilk vurgulanması gereken nokta Türkiyeli siyasetçilerin Avrupa’daki Türkiyeli toplumu ağırlıklı olarak Türkiye’nin Avrupa’daki gücü ve savunucusu olarak görüyor olmaları. Buna yönelik olarak da öncelikli mesele Türk dili, kültürü ve kimliğinin korunması şeklinde ele alınıyor. Ayrımcılık, ırkçılık, İslam düşmanlığına karşı mücadele verme misyonu ön plana çıkartılıyor ve Avrupa ülkeleri ile Türkiye’nin uluslararası plandaki ilişkileri bağlamında bir söylem geliştiriliyor.

Oysa, yeni nesilleri bu ülkelerde doğup büyümüş olan Türkiyeli toplumun ihtiyaçları bu çerçevenin çok daha ötesinde. Yola çıkış noktasında birkaç sene çalışarak para biriktirip memlekete geri dönmek olan fikir terk edileli epeyce zaman olmuş durumda. Bugün artık Avrupa ülkelerinin yerleşik vatandaşı olan Türkiyeli nüfusun önceliği başarılı olmak ve yaşadıkları ülkede söz sahibi konuma gelmek. Bunun yolu ise o ülkenin dilini iyi konuşmak, eğitimde başarıyı yakalamak, toplum dinamiklerine uyum sağlayabilecek bir kimlik ve kültür sentezini yaşatabilmekten geçiyor.

Birçok ülkede gençler bu yolda başarı potansiyelini oluşturabilecek durumda. Özellikle yaşadıkları ülkelerin toplumsal hayatına uyum sağlama, farklı kimliksel özellikleri bir arada tutabilme konusunda önemli yol kat etmiş konumdalar. Ancak birtakım kalıpların kırılması, eğitim seviyesinin yükselmesi, ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal alanda elle tutulur bir başarının yakalanması ve etkileyici bir varlığın gösterilebilmesi açısından gidilmesi gereken önemli bir mesafe var.

Bu bağlamda Türkiye’nin oluşturması gerekli en öncelikli yaklaşım Avrupa’daki Türkiyeli gençlere bahsi geçen tüm alanlarda destek sağlayacak kapsamlı bir program geliştirmek yönünde olmalıdır. Elinizdeki rapor bu çerçevede yapılabilecek çalışmalara ışık tutmak, destek olmak amacı ile gerçekleştirilen araştırmanın bulguları ve bu bulgulara dayanan politika önerilerini sunmaktadır.

Çalışmanın kapsamı ve yöntemi

Bu rapor, PODEM’in 2015-2016 arasında, Türkiyeli göçmen nüfusun yoğun olarak yaşadığı altı Avrupa ülkesinde (Almanya, Avusturya, Hollanda, İngiltere, Fransa, İsveç) gerçekleştirmiş olduğu iki safhalı çalışmanın ikinci aşaması olan gençlik araştırmasının bulgularını sunuyor. İlk safhada, bahsi geçen altı ülkede Türkiyeli göçmenlerle birlikte çalışan veya bu alanda farklı faaliyetler yürüten 109 kişi ile görüşülmüştür. İkinci safhada ise Türkiye kökenli, 18- 32 yaş aralığındaki gençlerle derinlemesine mülakatlar yapılmıştır. Birinci safhada yapılan araştırmanın raporu “Avrupa’da ‘Türkiyeli’ Olmak: Kimlikler, Bireyler, Vatandaşlar” olarak Aralık 2016’da yayımlanmıştır.

Avrupa’daki Türkiyeli nüfusu farklılıklarıyla tanımak ve anlayabilmek adına, çalışma kapsamında görüşme yapılan gençler Alevi ve Sünni olarak iki ana eksende ele alınmıştır. Bu iki kesimin kültürleşme, kişilik edinme, kimlik oluşturma tecrübeleri ile sosyal ve ekonomik hayatları sorgulanmış, bütünlüklü bir yelpaze çıkartılmaya çalışılmıştır. Ayrıca her iki kesim gençlerin Türkiye’ye yaklaşımları ile Türkiye ve gelecekten beklentileri irdelenmiş, ihtiyaçlar belirlenmiştir. İki kesim arasındaki farklılıklara ışık tutmanın ötesinde, araştırma Alevi ve Sünni gençler arasındaki etkileşim ve ilişkileri de mercek altına almaktadır.

Araştırma çerçevesinde:

Kasım 2015 – Ağustos 2016 arasında toplam 18-30 yaş aralığında toplam 184 Türkiye kökenli Alevi genç ile yüz yüze derinlemesine mülakat gerçekleştirildi:

  • Almanya’da Köln, Duisburg, Berlin, Münih, Hamburg, Stuttgart ve birkaç küçük şehirde 82,
  • Avusturya’da Viyana ve Innsbruck şehirlerinde 29,
  • Fransa’da Paris, Strasburg ve Nancy şehirlerinde 22,
  • Hollanda’da Rotterdam, Lahey ve Nijmegen şehirlerinde 21,
  • İngiltere’de Londra şehrinde 20,
  • İsveç’te Stockholm şehrinde 10

Yine aynı zaman zarfında, aynı 6 ülkede 18-32 yaş aralığında toplam 244 Türkiye kökenli Sünni genç ile derinlemesine mülakat ve 24 kişi ile de grup toplantısı yapıldı:

  • Almanya: 100 derinlemesine mülakat + 24 kişi ile grup toplantısı
    • Duisburg: 12 görüşme + 2 grup toplantısı (8+7=15 kişi)
    • Köln: 19 görüşme
    • Berlin: 22 görüşme + 1 grup toplantısı(3 kişi)
    • Hamburg: 24 görüşme
    • Münih: 16 görüşme + 1 grup toplantısı (6 kişi)
    • Stuttgart: 7 görüşme
  • Avusturya’da 47 görüşme: Viyana 34, Innsbruck 13
  • Hollanda’da 22 görüşme: Amsterdam 7,Den Haag 6, Utrecht 4, Deventer 5
  • Fransa’da 38 görüşme: Paris 27, Lyon 11
  • İsveç’te 16 görüşme: Stockholm 16
  • İngiltere’de 21 görüşme: Londra 21

Raporda görüşme yapılan gençlere ek olarak, dernek yöneticileri, uzmanlar ve araştırmanın konularıyla ilgili kişilerin de görüşlerine ve tespitlerine yer verildi. Görüşmecileri seçme ve bu kişilerle iletişim kurma konusunda ziyaret ettiğimiz ülkelerdeki sivil toplum kuruluşları ve/veya akademisyen/öğrenci, yazar, araştırmacı ve devlet görevlilerinden yardım alındı. Gençlerle görüşmeler dernekler, iş yerleri, üniversiteler ve sosyal buluşma alanlarında yapıldı. ‘Kartopu’ yöntemiyle görüşmecilerin tavsiyeleri üzerinden başka gençlere ulaşılması mümkün oldu. Kadın-erkek sayısının dengeli olmasına, sosyo-ekonomik ve eğitim durumlarının farklı seviyeleri yansıtmasına dikkat edilerek, araştırma yapılan ülkelerin çoğunda hem büyük hem küçük şehirlerde görüşmeler yapıldı.

Rapor hakkında

Altı Avrupa ülkesinde 18-32 yaş arasındaki gençlerle gerçekleştirilen mülakatlar sonucunda hazırlanan bu rapor, Sünni ve Alevi kesim gençleri ile yapılan görüşmelerden çıkan değerlendirmeleri iki ayrı bölümde ele alıyor. Bu iki kesime has farklı ve ortak özellikleri ortay çıkarabilmek adına böyle bir ayrıma gidilirken, iki kesim arasındaki ilişkilerin de irdelenmesi amaçlanıyor. Raporda her iki kesim için kültürleşme, kişilik ve kimlik edinme, sosyo- ekonomik hayat, Türkiye ve geleceğe bakış alanlarında saha bulgularını ve bunlardan çıkan değerlendirmeleri bulmak mümkün.

Bu araştırmanın Sünni gençler ile yapılan saha çalışması Vahap Coşkun ve Berat Özipek; Alevi gençler ile yapılan saha çalışması ise İbrahim Bahadır, Ahmet Taşğın ve Beril Bahadır tarafından gerçekleştirilmiştir. Aybars Görgülü her iki saha çalışmasında da yer almıştır. Araştırma raporu ise yine bu takım tarafından hazırlanmıştır.

Raporun başında Etyen Mahçupyan tarafından kaleme alınan değerlendirme bölümü, Alevi ve Sünni gençlerin ortaklaşan ve farklılaşan yönlerini, iletişim ve ilişki boyutlarını ele almaktadır. Yine bu bölümdeki politika önerileri kısmında, mülakatlarda dile getirilen beklenti ve taleplerin bir yelpazesi sunulmuştur. Raporun, Türkiye’nin bu alanda çalışan devlet kurumları ve siyasetçileri yanında Türkiye ve Avrupa’da gençlere yönelik çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşlarınca da faydalı bulunacağını umuyoruz.

Teşekkürler

Projenin gençlik sahasını gerçekleştirirken 6 ülke ve 20’ye yakın şehri ziyaret ettik. Bu ziyaretlerde bize yardımcı olan, gençler ile bir araya gelmemizi kolaylaştıran ve çalışmamız için görüşüne başvurduğumuz onlarca değerli isim oldu. Bu vesile ile Ali Bacanlı, Ali Çiçek, Ali Gedikoğlu, Ali Paşa Akbaş, Ahmet Çakıral, Arslan Kütükte, Aydın Sacık, Ayşe Barış, Aziz Şahin, Banu Buldak, Bilal Dinç, Bilal Sali, Bilgehan Avcı, Cahit Öner, Cemal Bulut, Elif Zehra Kandemir, Emrullah Yolal, Erdal Yetimova, Faik Tanrıkulu, Hakan Kalaycı, İsmet Mısırlıoğlu, Mehmet Tatlı, Mehmet Ünlü, Mevlüt Bulut, Muhammed Mikdat Direk, Muhammed Reis, Muhammet Bal, Muhterem Dilbirliği, Musa Karabulutlu, Mustafa Bulut, Mustafa Gündoğdu, Özer Erken, Salih Yılmaz, Suat Arı, Şahin Hekimoğlu, Veyis Güngör, Vicdan Doğan, Yakup Özcan, Yaşar Oktay, Yunus Emre Yağız, Yunus Yıldırım, Yusuf Armağan, Yusuf Özcan, Zafer Ülgen ve Zülfikar Gündoğar’a teşekkür etmek isteriz.

Saha Bulguları Analizi

Etyen Mahçupyan

Avrupa’daki Türkiyelilik hallerine bakarken çoğu zaman farkında olmadan Türkiyelilerin Avrupa’daki hallerini arıyoruz. Sanki Türkiyeliler hep aynı insanlar olarak kalmaktalarmış ve mesele onların yabancı diyarlarda nasıl bir uyum mekanizması ürettikleri imiş gibi… Oysa gerçekte Türkiyeliler aynı kalmıyorlar. Değişiyorlar… Bu değişim tam olarak bir uyum dinamiğine karşılık gelmeyip bunun ötesine geçiyor. Öyle ki Avrupa’daki Türkiyeliler bir süre sonra Türkiye’deki hallerinden de farklı ölçülerde uzaklaşıp, “başkalaşıyorlar”. Bugün karşımızda zamanın ruhunun, koşulların ve buna verilmiş tepkilerin toplamından oluşan bir “Türkiyelilik” hali var.

Göçmenlerin Türkiye’deki hallerini veri olarak aldığımızda, yurt dışına bakarken esas olarak farklılıkların peşine düşüyoruz. “Buradaki” kimliksel ayrışmaların ve gerilimlerin doğal olarak “orada” da geçerli olacağını düşünüyor, analizlerimizi bu varsayım üzerine oturtuyoruz. Söz konusu bakış tümüyle yanlış değil; gerçekten de Türkiye halen göçmenler nezdinde önemli bir ağırlık noktası ve referans. Türkiye’ye ve Türkiye’deki siyasi aktörlere olan mesafe ve algı, çoğu zaman Avrupa’daki Türkiyelilerin kimliksel, kültürel ve siyasi duruşuyla çakışıyor.

Alevi ve Sünni gençlik arasında da bu bağlamda önemsenmesi gereken farklılıklar mevcut. Taşınan kimliğin Türkiye’deki göreceli konumu, ona tanınmış olan hak ve özgürlük alanı, buradan hareketle oluşan kültürel ve siyasi ayrışma, Alevilerle Sünnilerin kendilerini diğer kimlikle bir karşıtlık ilişkisi içinde tanımlamasına neden oluyor. Türkiye’de çeşitli eşitsizliklerin sürmesi de söz konusu ayrışmayı canlı tutuyor.

Kimlikler arası ayrışma siyasi ve ideolojik bir farklılaşmaya oturduğu ölçüde, göçmenler yaşamakta oldukları ülkelerin bu alandaki stratejisinden etkilenmeye açık hale geliyorlar. Ev sahibi ülkenin bakışı ve davranışı ne denli siyasi ise Türkiyeliler arasındaki farklılıklar da o denli beslenip öne çıkıyor. Devletin kimlik siyaseti yürüttüğü ülkelerde göçmenler de kimliksel özelliklerini işlevselleştiriyor ve farklılıkları çok daha fazla önemseyerek siyasi dile tahvil ediyorlar.

Bu durumun ilginç bir sonucu var. Avrupa’nın merkezinde yer alan ve Avrupa Birliği’nin iki kurucu üyesi olan Almanya ve Fransa’da devletlerin kimlik siyaseti yürütmesi, Alevilerle Sünnilerin kendilerini farklılıklar üzerinden tanımlamalarına neden olmakta. Bu sadece bir algı meselesi değil. Bu ülkelerde Alevi ve Sünnilerin sorunları da birbirinden farklı… Avrupa Birliği’ne sıkı bağlarla bağlı olan Avusturya ve Hollanda’da ayrımlaşma duygusu azalıyor. Bu iki ülkenin cemaatlere yönelik kendi tarihsel tutumları devletin daha esnek bir politika izlemesine neden oluyor ve bu durum Alevilerle Sünnileri birbirine yakınlaştırabiliyor. Avrupa Birliği’nin çeperinde duran ve “Avrupalı” kimliğini gevşek bağlar içinde taşıyan İngiltere ve İsveç’te ise kimlikler arası farklılıkların değil, ortak algı ve sorunların öne çıktığını görüyoruz.

Öte yandan bugünün Avrupa’sında göçmenlerin giderek birbirine benzemelerine neden olan çok güçlü dip dalgaları mevcut. Başarılı göçmen politikalarına sahip ülkelerin diğerlerini etkileme ihtimali daha yüksek. Son dönemde artan ırkçı yaklaşımların da göçmenler arasındaki mesafeyi azalttığını öne sürebiliriz. Genel bir tespit olarak, Avrupa’daki yaşama dair objektif koşulların belirleyici olması halinde Alevi ve Sünni gençlik arasındaki benzeşmenin, farklılıklardan çok daha önemli hale gelmesi beklenir. Daha temel bir etken ise muhakkak ki “orada” doğup büyümek: Alevi ve Sünni gençler aynı somut ekonomik, sosyal ve kültürel ortama muhatap oluyor ve göçmenliğin sıkıntılarını çok benzer şekilde yaşıyorlar. Ayrıca her iki grup da bugünün küresel ortamında çok benzer normlara ve değer yargılarına sahipler. Bu nedenle ilk nesilden bu yana farklılıkların süreklilik içinde azaldığını ve benzerliklerin arttığını söylemek mümkün. Bu trendin önümüzdeki dönemde de, hatta hızlanarak sürmesi şaşırtıcı olmaz.

Sağlıklı bir değerlendirme için Alevi ve Sünni gençlik arasındaki farklılık ve benzerliklerin birlikte ele alınması gerekiyor ve saha çalışması bize bu tabloyu epeyce net bir biçimde sunuyor.

Farklılıklar

Alevi ve Sünni gençler arasındaki farklılaşmayı altı başlık altında ele almak mümkün.

1 Geliş Koşulları

Ailelerin ev sahibi ülkeye geliş koşulları genelde kimliksel ayrımla da çakışıyor. Sünni kesimin daha ziyade ekonomik nedenlerle ve belirgin çalışma koşullarının hazırlanması sonrası göç ettiğini görüyoruz. Oysa Aleviler çoğunlukla siyasi nedenlerle ve nasıl geçineceklerini bilmeden yabancı ülkelere gitmişler. Buna, Sünnilerin göçünün daha süreklilik içinde olduğunu, Alevilerin ise belirli tarih aralıkları içinde yığınsal olarak ülke değiştirdiğini eklemek lazım. Bunun sonucu olarak iki taraftaki aile tipi, karşılaşılan sorunların ağırlığı ve bulunan çözümler açısından epeyce farklılaşıyor. Sünniler yeni hayatlarına cemaatsel hayatın içinde adapte olurken, Aleviler çoğu zaman bireysel çözüm üretmek zorunda kalmışlar. Sünnilerin hayatı nispeten daha öngörülebilir ve güvenli iken, Aleviler kendilerini bu korunmadan mahrum hissetmişler. Söz konusu farklılıklar aile ortamını, kültürünü; aynı zamanda hem öteki kimliğe hem de ev sahibi kültüre olan bakışı etkilemiş. Bu etkenin giderek zayıfladığını söylemek mümkün olsa da, Sünni ailelerin daha içe kapalı olduğu, buna karşılık Alevilerin yeni ortamı kabullenmeye ve uyum sağlamaya daha hazır bir ebeveyn bakışı geliştirdikleri öne sürülebilir. Yetiştikleri aileler arasındaki bu anlayış farkı gençlerin sokakta, okulda ve ev sahibi toplumla bire bir ilişkide farklı davranış kalıpları üretmeleri ile sonuçlanmış. Sünniler daha temkinli, mesafeli ve kuşkucu iken Alevi gençler daha girişken ve sosyaller.

2 Kimlik

Kendi kimliğinin ne olduğu, nasıl yaşanması gerektiği ve “dışarıya” ne kadar açılmanın doğru olduğu konusunda iki genç grup arasında belirgin bir farklılık gözlemleniyor. Sünnilerin durumu çok daha açık: Gençler Türk ve Müslüman kimliklerini öne çıkarıyor ve bunları çoğu zaman birlikte, iç içe kurguluyorlar. Bunun pratikteki anlamı ise ailevi ve dini değerlerin sahiplenildiği şeklinde ortaya çıkıyor. Sünni gençlerin kimliklerini üzerinde düşünmeye gerek olmadan benimsedikleri, kimliklerinden emin oldukları, ancak yabancı ortamda olmanın sonucu olarak bunu cemaat içinde yaşadıkları gözüküyor.

Alevi ailelerde görülen politik duruşla inanç arasında oluşan sıkışmışlık duygusu gençleri de etkileyen bir atmosfer yaratıyor. Gençlerin ihtiyaç ve istekleri üzerine yoğunlaşmak yerine birçok aile ya çocuğunu korumak üzere Aleviliğini gizlemeye yöneliyor, ya da kimliğin modern değerlerle uyumunu önemsiyor. Dernek üyesi ailelerde ise, tersine, Aleviliği çok öne çıkaran bir duruş gözlemleniyor. Her halükarda Alevilik gençler açısından inançtan ziyade bugünün değerleriyle biçimleniyor ve yaşam tarzının taşıyıcısı olduğu ölçüde işlev kazanıyor. Sonuçta Alevilik önemsenen ancak inanç anlamında derinlik kazandırılamayan bir kimliğe dönüşürken, Sünni karşıtlığı Aleviliğin temel göstergelerinden biri haline geliyor.

3 Aile

İstisnalar olmakla birlikte, her iki kimlikteki gençler de diğer kimlik mensuplarıyla evlenmeyi tercih etmiyorlar. Sünniler açısından ölçüt farklı inanç anlayışı iken, Aleviler için temel neden Sünni ailelerde sosyal hayatın kısıtlanması. Alevi ailelerde aile içi eşitlik fikrinin çok daha yaygın olduğu ve özellikle kız çocuklarının ve genç kadınların bu konuyu giderek önemsedikleri anlaşılıyor. Dolayısıyla Sünni aileye “kız vermek” istenmiyor. Sünni aileler ise ataerkil bakışın uzantısı olarak Alevi aileye “kız vermeye” karşılar. Bunda, evliliklerin iki kişi arasında değil de geniş aile ile olması ve bu şekilde yaşanması önemli bir etken. Böylece kültürel planda farklı nedenlerle de olsa iki cemaat arasındaki mesafe daralmıyor. Söz konusu “manevi uzaklığın” aşılması bireyselleşme ile mümkün ve bu açıdan Alevi gençler çok daha fazla inisiyatif kullanıyorlar, çünkü ailelerin gençler üzerindeki yaptırımı daha zayıf. Birçok Alevi ailede gençler bir süre aileden uzaklaşıp kendilerini kanıtladıktan sonra yeniden aileye yakınlaşabiliyorlar. Oysa Sünnilerde aile hayatı kimlik kazanma sürecinde çok daha yumuşak bir dinamiğe sahip.

4 Siyaset

Alevi ve Sünni gençlik arasındaki en belirgin farklılık siyasi duruştan ve bunun toplumsal hayata yansımasından kaynaklanıyor. Sünniler için karmaşık olmayan bir dünya var: Kimlikleri doğrultusunda siyasi konum alıyor ve Türkiye’deki iktidar ile doğal bir yakınlık üretiyorlar. Oysa Alevi gençler için siyaset çok karmaşık bir alan. Bir yanda Türkiye’de Alevi meselesinin hala çözümlenmemiş olması ve devletin genel tutumu Aleviliğin daha “radikal” bir kimlik olarak yaşanmasına neden oluyor. Ailelerin geçmişte yaşamış oldukları olaylar ve sol bakış bu tutumu daha da keskinleştirebiliyor. Diğer taraftan Alevi dünyasının en azından bir bölümünün Kürt kimliğinin çekiciliği altında kaldığı görülüyor. Böylece Alevilik inanç ve etnisite işlevlerinin her ikisini birden yüklenen, bu arada sol ideolojinin değerleri ile Kürt kimliğinin siyasetini de taşıma yatkınlığı gösteren bir esneklik içeriyor.

Bu durumun gençlerin dünyasını ne denli karmaşık hale getirebileceği tahmin edilebilir. Söz konusu durumdan çıkış siyaset üzerinden oluyor ve farklı Alevi pozisyonları Türkiye karşıtlığı üzerinden yeniden bir araya gelebiliyor. Alevi gençlerin Türkiye’ye bakışı büyük ölçüde tepkisel, beklentileri ise kötümser. Türkiye’deki hak ihlalleri, Türkiye’ye itirazı merkeze alan bir siyasi duruşu çok kolay hale getiriyor. Sünni gençler Türkiye’nin son yıllarda başardıklarını öne çıkarırken Alevi gençler Türkiye’yi “geri” olarak tanımlamayı mümkün kılan uygulamalar üzerinde duruyorlar.

İki kesim arasında Türkiye’den beklenti konusunda da temel bir yaklaşım farkı var: Sünniler birçok uygulamadan memnun ve artmasını ya da daha rasyonel kılınmasını talep etmekteler. Buna karşılık Aleviler ayrımcılıktan şikayetçiler ve daha eşitlikçi bir tutum talep ediyorlar. Zihniyet açısından genelleme yapmak doğru olmasa da, Alevi gençlerin Sünni yaşıtlarına nazaran daha demokrat bir tutum sergiledikleri de öne sürülebilir. Bireysel sorumluluğu öne çıkaran ve mesafe alan yaklaşımların Alevi gençlerde daha yaygın olduğu gözlemlenebiliyor.

5 Avrupalıya Bakış

Alevi ve Sünni gençliğin farklılaşması açısından en kritik alanlardan biri; ev sahibi ülkeye, onun vatandaşlarına ve genelde Avrupalıya bakış. Alevilerin Avrupalı ve modern bir hayatın gereklerine çok daha uyumlu davrandığı ve bunu olumlu bir değer olarak gördüğünü tespit edebiliyoruz. Genel bir izlenim olarak Alevi gençler Avrupalı kişiliğini ve değerlerini beğeniyor, benimseme gayreti içinde oluyorlar. Buna karşılık Sünni gençlik Batıdaki sistemi beğense de kültür farkına çok daha fazla önem veriyor ve bu farklılığın çeşitli tezahürlerini bile ayrımcılık olarak değerlendirebiliyor. Son dönemde Avrupa’da Türkiye aleyhine yayınların artması Sünni gençlerin kuşkuculuğunu daha da artırmış. Böylece kültürel açıdan zaten uzak durulan ev sahibi toplumun dürüst de olmadığı kanaati besleniyor ve kabuğuna çekilme dürtüsü üretiliyor. Bu durum Türkiye’ye ilişkin söz konusu algıda kendisini Avrupalılar ile aynı çizgide gören Alevi gençler ile Sünni gençler arasındaki mesafeyi açıyor.

6 Entegrasyon

Alevi ve Sünni gençlik arasında aileden başlayarak gelen birçok farklılık, ev sahibi ülkeye entegrasyon konusunda bütünleşerek temel bir tutum farklılığına yol açıyor. Sünni gençler için entegrasyon daha ziyade bulundukları ülkeye tutunma, iş hayatında başarılı olma ve haklarını arama ile sınırlı. Entegre olmaktan ziyade kültürel farklılığına sahip çıkan bir azınlık olmak çok daha tercih edilebilir gibi duruyor. Oysa Alevi gençler Aleviliğin kendiliğinden sağladığı uyum kolaylıklarından memnunlar. Avrupalı değerlerin benimsenmesi ve taşınması sayesinde entegre olduklarını düşünüyorlar. Bu ise bireyselleşme ile bağlantılı. Nitekim entegrasyon arttıkça Alevi gençlerin derneklere katılım oranı düşüyor. Buna karşılık Sünni gençler için cemaatsel hayat entegrasyonun istenmeyen etkilerinin izale edilmesi açısından gerekli bir unsur.

Entegrasyonun kültürel getiri ve götürüsü bir yana, kişisel seviyede fark yaratma işlevinden söz edilebilir. Sünni gençlerin başarılı olmak üzere kat etmeleri gereken yol daha çetrefil ve zorlayıcı. Alevi gençler ise entegrasyonu çok daha ufak yaşlarda “becerdiklerini” hissettikleri ölçüde daha önyargısız, özgüvenli ve çoğulcu bir bakış geliştirebiliyor. Bunun, hayatın sonraki evrelerinde başarılı olma yönünde önemli bir avantaj olduğu açık. Sünni gençlerin bu açıdan daha fazla zorlanmaları, iki kesim arasındaki muhtemel yakınlaşmalar önünde de engel oluşturma potansiyeline sahip.

Benzerlikler

Alevi ve Sünni gençliğin algı, tutum ve değerlendirmelerindeki benzerlikleri ise sekiz başlık altında toparlayabiliriz.

1 Aile

İki kesimdeki ailelerin kaygıları ve sahip oldukları değerler arasında birçok farklılık olmasına karşın, gençler açısından çok kritik benzerlikler de mevcut. Bunlardan biri, ailelerin dil bilmemesinin yaratmış olduğu olumsuz duygu. Bunun sonucunda hayata daha handikaplı olarak başlamış olmak bazen aileyi küçümseme veya aileden uzaklaşma dürtüsünü uyandırabiliyor. Çocukları yaz aylarında Türkiye’ye gönderme alışkanlığının ise gençlerin yaşadıkları ülkenin diline yeterince hakim olmamasına neden olabildiği görülüyor. Giderek önemli hale gelen bir konu ise gençlerin aile ortamında kendilerine ait bir özel alana sahip olamamaları. Bu durum gençlerin kendi hayatlarını ev dışında aramalarına neden olabiliyor. Diğer taraftan kendisine ait özel alanları olan gençlerin de oraya kapanıp aile ile bağını asgari düzeye indirdikleri gözlemi yapılıyor. Her iki durumda da sonuç aile bütünlüğüne atfedilen önemin gençler nezdinde yıpranması ve ortak aile anılarının giderek azalması. Bir başka benzerlik ise tüm ailelerde kız çocuklar üzerinde belirgin bir baskının varlığı ve kız çocuklarının aile tarafından daha yakından takip edilmeleri.

2 Eğitim

Genel bir trend olarak eğitim süresi ve düzeyi her iki kesimde de nesilden nesile artarken, eğitimi kreşten başlatmak bir kurala dönüşmüş ve eğitimin tüm göçmenler için tek sosyal kaldıraç olduğu gerçeği idrak edilmiş durumda. Bu nedenle ailelerin çocuğun eğitimine ayırdığı ilgi ve para da artıyor. İkinci olarak, ister Alevi, ister Sünni olsun gençler giderek farklı kimliklere sahip öğrencilerle birlikte okuyor ve çok kültürlü ortamı bir norm olarak benimsiyorlar. Diğer taraftan ayrımcılık ve ırkçılıkla da ilk olarak eğitim sisteminde karşılaşılıyor olması gençlerin motivasyonu üzerinde belirgin olumsuz etkiler yaratabiliyor. Üçüncü nokta, her iki kesimde de kız çocukların aileden ve çevreden özgürleşmeyi de hedefleyerek okumaya daha hevesli olmaları. Nitekim üniversitelerde Türkiyeli genç kadınların sayısı erkeklerden fazla. Dördüncü olarak, iş hayatı erkeklerin eğitiminde ikircikli bir rol oynuyor. Bazı öğrenciler devlet bursları kazanarak ve yarı zamanlı işlere girerek aileye olan bağımlılığını azaltma peşinde.

Buna karşılık daha geniş bir kitle ise kısa sürede hayata atılıp para kazanma isteği ile okuldan uzaklaşıyor. Ayrıca devletin verdiği sosyal hakların da gelecek kaygısını azaltarak eğitimden kopmayı teşvik edebildiği görülüyor.

3 Kimlik/Kişilik

Alevi ve Sünni gençlik arasındaki kültürel farklılıklar ne olursa olsun, göçmenlik koşulları çok benzer bir “genç” üretiyor. Karşımızda kendisini “göçmen” olarak görmeyen, çok kültürlü bir kimliğin taşıyıcısı olarak algılayan; içinde yaşadığı kültürü tanıyan, ev sahibi ülkenin vatandaşı olmaktan memnun ve özgüvenli olmayı önemseyen bir prototip var. Gelecek hayallerinin bireysel ve modern olduğu, sosyal statüyü hedeflediği görülüyor. Avrupa’daki Türkiyeli gençlerin, iki kültür arasında sıkışmışlıktan tam kurtulamasalar da, kültürler arasında sentez yapmaya yönelmiş oldukları öne sürülebilir. İster Alevi ister Sünni, bu gençlerin artık Avrupalı olduklarını ve hep öyle kalacaklarını kabullenmek gerekiyor.

4 Kültür/Entegrasyon

Türkiyeli gençler, ailelerinin kültürel özelliklerinden bağımsız olarak, iki farklı insan tipi ile muhatap olmak durumundalar. Evdeki kültür ve zihniyet ile okul, sokak veya iş hayatındaki kültür ve zihniyet arasında halen kapanmamış bir mesafe mevcut. Türkiye’de büyük kentten göç eden ailelerle siyasi bir bakışa sahip olanlar arasındaki söz konusu mesafe daha yakın. Dolayısıyla Alevi gençlerin Sünnilere göre nispeten daha az sıkıntı yaşadığı söylenebilir.

Ancak her iki kesimde de gençlerin daha dışa dönük oldukları, ailenin taşıdığı geleneksel değerlere aile kadar önem vermedikleri görülüyor. Gençler bu durumu ilk kez lise seviyesine geldiklerinde bir sorun olarak algılıyor ve eğitim sisteminde yaşadıkları ayrımcılık ya da dışlanmaya bağlı olarak ev ile dışarısı arasında bir denge tutturmaya çalışıyorlar. Böylece kimlik açısından hala Alevi veya Sünni olmayı sürdürüyor, ancak gündelik hayatın norm ve değerleri açısından giderek Avrupalı kimliğin bir parçası haline geliyorlar.

5 Sosyal Hayat

Türkiyeli göçmenler cemaatsel özelliklerini korumuş ve bunu sağlamak üzere dernekleşmişler. Ancak her iki kesimde de gençlerin dernek üyeliği çok düşük sayılarda kalıyor. Bunun nedeni cemaat derneklerinin kişiselleşmiş yönetimlere mahkum olması, bazılarının içe kapalı kalmaları ya da aksine aşırı siyasileşmiş olarak algılanmaları. Sonuçta ne Alevi ne de Sünni derneklerin bu halleriyle gençlere fazla hitap edebildiklerini gözlemliyoruz. Son dönemde gençlerin, derneklerin geleneksel faaliyetleri dışında kalan sosyal sorumluluk projelerine katkı vermek istemeleri ise gelecekle ilgili bir ipucu sunuyor.

Gençler derneklerde homojen bir kitle ile karşılaşıyorlar ama asıl tercihlerinin “karışık” arkadaş çevreleri olduğu anlaşılıyor. Arkadaşlık tercihlerinde belirleyici olan, kimlikten ziyade aynı kültürel sınıftan gelmek veya benzer koşullara sahip olmak. Muhakkak ki her iki kesimde de bir grup için “dindaşlık” arkadaş edinmede hala önemli bir kolaylaştırıcı. Ancak ahlak ve saygı gibi genel insani değerlerin öne çıktığı, ortak merak alanlarının belirleyici olduğu ilişkiler hızla artıyor. Bu tür arkadaşlıkların dar çevreleri aşarak sosyal alana taşınma özelliği var. Böylece gençlerin okul ve iş hayatındaki ilişkileri, aile hayatlarına ve sosyal aktivitelerine yansıyor. Bu tablo Alevi ve Sünni gençler arasındaki ilişkilerde de büyük ölçüde geçerli. Genelde halen   her iki kesimde de kontrollü ve mesafeli bir duruş olsa da, eğitim ve sonraki başarı ile birlikte mezheplerin önemini yitirdiği kişi ve aile ilişkilerine doğru gidiliyor.

Arkadaşlık ilişkilerindeki çeşitlenmeye paralel olarak kadın-erkek ilişkisinin de giderek rahatladığı görülüyor. Flört artık gizli yapılan bir iş değil. Öte yandan erkeklerin yaşamakta olduğu rahatlığın kızlar için geçerli olduğunu söylemek mümkün gözükmüyor. Türkiye’den evlenmek ise her iki kesim için de artık istenmeyen bir durum. Gençler kendi tercihlerine uygun kişilerle ve ailenin telkinlerinden bağımsız olarak evlilik yapmak istiyorlar. Buna karşılık evlenene kadar aile ile birlikte yaşamak halen tercih nedeni. Bunda, gençlerin kendilerini ekonomik olarak idame ettirememeleri kadar ailelerin de çocukları yanlarından ayırmama isteği de etkili.

Nihayet gençlerin genelde ekonomik birikim yapma alışkanlığının olmadığını vurgulamak gerek. Devletin sosyal imkanlarına olan güven ve Avrupalı gençliğin ruh hali Türkiyelileri de etkilemiş gözüküyor. Bu durumun olumsuz sonuçlarından biri hayata tutunamamış gençlerin varlığı. Ne okulda ne de herhangi bir işte başarılı olamamış bazı genç erkekler ailelerinden koparak kumar ve çete dünyasına kayabiliyor, ya da tam tersine aileye yapışıp kalıyor.

6 Vatandaşlık/Ayrımcılık

Öncelikle teslim etmek gerek ki hem Alevi hem de Sünni gençler açısından Avrupa Türkiye’ye nazaran çok daha yaşanası bir ortam sunuyor. Kayırmacılığın olmaması, rasyonel bir sistemin ve sosyal hakları garanti eden bir yaşam standardının varlığı, hak ve özgürlük alanının genişliği ve saygıya dayanan bir çoğulculuk Türkiyeli gençliğin beğenisini kazanmış durumda. Türkiyeli gençler bulundukları ülkelerin vatandaşı olmaktan memnunlar ve ellerindeki hakların kıymetinin farkındalar. Ancak bu beğeni nesnelliği engellemiyor. Nitekim Avrupalıların bireyciliği, önyargılı ve genelleyici bakışları eleştiriliyor. Herkesin ortak kanısı, ayrımcılığın okulda başladığı ve göçmenlerin üniversite dışı eğitime yönlendirilerek işçi yapılmak istendiği yönünde. Müslümanlığın en dipte olduğu bir hiyerarşi içinden bakışın varlığının, farklı nüanslarla da olsa, tüm Avrupa’da geçerli olduğu düşünülüyor. Okul sonrasında da özellikle iş bulmada ayrımcılığın çok yaygın olduğu tespiti yapılıyor.

Diğer bir deyişle, yaşadıkları ülkeyi irdelerken Alevi ve Sünni gençlik arasında görüş farklılığı yok ve kişisel deneyimleri mezhepten bağımsız olarak son derece benzeşik. Söz konusu ayrımcılığın “üstüne çıkılabilmesi” için ev sahibi ülkenin dilini çok iyi konuşmak ve iyi eğitim almak kritik önemde. Bu nedenle artık her genç dili çok iyi öğrenmeye ve içinde yaşadığı kültürün özelliklerini olabildiğince içselleştirmeye çalışıyor. Ancak bu da asimile olma korkusuna neden oluyor ve eldeki tek çare olarak Türkçe öğrenmek isteği giderek artıyor.

7 Siyaset

Türkiyeli göçmen gençliğin siyaset konusundaki tutumu, yeni nesillerin anlaşılması açısından çok öğretici: Bir yandan hem yaşanan ülkedeki hem de Türkiye’deki siyasete olan ilgi artıyor. Ama diğer yandan siyaset şu anki haliyle ve düzeyiyle çekici bulunmuyor. Nitekim siyasi partilerle olan ilişkiler çok zayıf. Gençler hiyerarşik yapılarda çalışmak istememenin yanında, siyaseti samimiyetsiz de buluyorlar. İster Alevi ister Sünni olsun, gençlerin normları çok yükselmiş ve eski nesillerden farklılaşmış durumda. Bunun en iyi örneği Sünni gençlerin de Alevilerin hak taleplerinin karşılanması gerektiğini savunması. Zorlamaların olmadığı, seçme özgürlüğünün geniş tutulduğu bir sistem, tüm gençler için bir ideal. Türkiye’deki siyaset ise bu tabloya tam zıt yönde bir etki yaratıyor; kimliklerin ayrışma yönünde inşa ve tahkim edilmesinde işlevsel oluyor ve politik görüş farklılıkları mezhepsel farklılık ile üst üste oturtuluyor. Bundan her iki kesimdeki gençlerin de şikayetçi olduğu anlaşılıyor.

8 Türkiye

Türkiyeli gençlerin hemen hepsi Türkiye ile ilgili. Bunda yaşadıkları ortamın etkisi büyük. Çünkü Avrupalıların gözünde de böyle bir ilişki var ve bunu her fırsatta konu ediyorlar. Dolayısıyla Türkiye konusunda ilgisiz kalmak mümkün olmuyor. Öte yandan Türkiye’yi tanıma arzusu çok yüksek. Ne var ki gidildiğinde uyum zorlukları yaşanıyor ve Türkiye’den arkadaşlıklar kurmakta zorlanılıyor. Gençler için Türkiye artık bir ziyaret mekanı. Oraya temelli dönmeyeceklerini biliyorlar…

Kürt meselesinde yürütülen Çözüm Süreci Alevi ve Sünni gençliği aynı noktada buluşturan bir etmen olmuş. Her iki kesim de şiddete karşı bir tutum alırken; bu sürecin olumlu ve önemli olduğunu, yeniden denenmesi gerektiğini düşünüyor. İlginç bir nokta ise, Çözüm Süreci döneminde Türkiye’nin daha fazla benimsenmesi, daha “güçlü” olarak görülmesi ve gençlerin kendilerini özgüvenli hissetmelerine katkıda bulunması.

Hem Alevi hem Sünni gençlerin bir bölümü Türkiye’nin Avrupa’daki Türkiyelilerin hayatına karışmaması gerektiğini savunuyor. Buna karşılık her iki kesimin içinde doğrudan destek projeleri üretilmesinin yararlı olacağını düşünenler var. Bu projelerin Avrupa’daki hayatı temel alması ve yerelde projeleri yürütecek olanlara inisiyatif vermesi talep ediliyor. Ayrıca Avrupa’da yetişmiş eğitimli gençlerin Türkiye’de istihdamı da ortak bir talep.

Genel Bir Öneri

Yukarıdaki farklılık ve benzerlikleri bir araya getirdiğimizde Türkiye’deki kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşlarının dikkatine sunulabilecek bir stratejik bakış ortaya çıkıyor: Şu anki Alevi/ Sünni ayrışması ne denli beslenirse beslensin kalıcılığı yok. Bu ayrışma üzerinden siyasi bir karşıtlık üretmek mümkün olsa da, bu tutumun takipçileri her iki kesimde de nesilden nesle azalacak gibi gözüküyor. Mezhepsel farklılığın önemsenmesi, gençlerin zihninde Türkiye ile Avrupa arasındaki mesafeyi de açıyor. Alevi ve Sünni gençliğin giderek daha da Avrupalı olacaklarını ve onların bu perspektifini dikkate almayan çabaların ters tepeceğini gözden kaçırmamak lazım.

Diğer taraftan Türkiye’deki kamusal ve sivil aktörlerin dil öğreniminden sağlığa, pedagojiden yetişkin eğitimine yapabilecekleri katkılar önem taşıyor. Daha da kritik olarak, Avrupa’daki Türkiyelilerin çok kimlikli olma halini dışlamadan kendi ortak kamusal alanlarını üretmelerini sağlamak, bu kamusal alanların ev sahibi ülkenin toplumsal yapısı ile bütünleşmesine yardımcı olmak ve Türkiyelilerin bir bütün olarak hak arama ve başarılı olma ihtiyaçlarına zemin oluşturmak gerekiyor. Bu ise önerilecek projelerin demokrat bir bakışla üretilmelerini zorunlu kılıyor. Katılımcı mekanizma içinde hazırlanan ve Avrupa’da yaşamakta olanlarca yönetilmesine izin verilecek kuşatıcı projelere ihtiyaç var.

Bunun ötesinde Türkiye’nin Avrupalı Türkiyelilere ve özellikle gençlere yapabileceği bir büyük hizmet de, kendi demokrasisinin sorunlarını çözmek ve gençlere gurur duyabilecekleri bir ülkeden geldikleri duygusunu vermek olabilir.

Alevi Gençlik Raporu

Ahmet Taşğın, Aybars Görgülü, Beril Bahadır, İbrahim Bahadır
Kişilik ve Kimlik Edinme
Kimlik Tanımı

Alevi gençler kimliklerini öncelikle Alevi-Türk ve Alevi-Kürt olarak ayrıştırıyor ve kendilerini “göçmen” olarak tanımlamayı tercih etmezken, Alevi kimliğinin bir “öteki” kimliği olduğunu  da sıklıkla vurguluyorlar. Öte yandan, Alevi gençlerin çoğunluğu günlük hayatlarında kültürel kimliklerinin belirleyici olmadığını, laik bir toplumda zaten “böyle olması gerektiği” kanısındalar. Sadece küçük bir grup günlük yaşantısında kimliğinin belirleyici olduğunu söylüyor. Bununla birlikte gençlerin çoğunluğu için Alevi kimlikleri önemli ve bu kimliğe korunması gereken bir değer olarak bakıyorlar.

Alevi gençler diğer Müslümanlardan “farklı” olduklarını hissediyorlar, bu hissiyatta öncelikle dış görünüşün etkisi olduğu dile getiriliyor. Annenin, kız kardeşlerin baş örtüsü takmaması, ailede Ramazan orucu tutulmaması ya da camiye gidilmemesi gibi örnekler farklı hissetme haline dair öne çıkan konular arasında yer alıyor.

Alevi derneklerine giden ailelerin çocuklarına küçük yaştan itibaren Alevi olduklarını söylediği ve derneklerde yapılan etkinliklere onları da götürerek, çocuklarını adeta dernekte büyüttükleri anlatılıyor. Diğer taraftan, Alevi bir kurumla ilişkili değillerse aileler çocuklarına Alevilikle ilgili bir eğitim vermeyebiliyor ya da bu eğitimi yetişkinlik çağına kadar erteleyebiliyorlar. Özellikle herhangi bir Alevi derneği veya kurumuna üye olmayan ailelerden bazı gençler, ebeveynlerinin “başlarına bir şey gelir” kaygısıyla Alevi olduklarını kendilerinden sakladığını dile getiriyorlar. Bu tutumdaki amacın çocuğun okulda ya da sosyal hayatta ayrımcılığa maruz kalmasının önüne geçmek olduğu söyleniyor.

“Bana ailem Alevi olduğumuzu uzun süre söylemedi, benim ısrarım üzerine söylediler.” 

(Kadın, 22, Stuttgart)

 Gençler kendi tanımlarıyla bir ‘sentez’ olan kimliklerine hem Türkiye’nin hem de yaşadıkları Avrupa ülkeleri devletlerinin olumsuz yaklaşımından şikayetçiler. Farklılıklarının ayrımına kendilerinin değil, yerli toplumların tutumuyla vardıklarını, kendi kültürel kimliklerinin diğer arkadaşlarının dışlayıcı tavırlarıyla şekillendiğini vurguluyorlar. Aynı şekilde Türkiye’ye gittiklerinde karşılaştıkları ayrıştırıcı yaklaşımdan da ciddi bir rahatsızlık duyuyorlar. “Türkiye’de Almancı, Almanya’da yabancısın” hissiyatında olan bu gençlerin aslında her geçen gün her iki kültürün de dar çerçevesinden uzaklaşarak birçok ögeyi birlikte barındıran bir kimlik oluşumuna sahip olduklarını söyleyebiliriz.

“Azınlık olduğumun 6 yaşından itibaren farkına vardım. Türkiye’deki arkadaşlarım Alman gibi, Almanya’daki arkadaşlarım da Türk gibi olduğumu düşünüyorlar.

(Erkek, 16, Berlin)

 “İş ve eğitimde Alman kültürü, günlük hayatta da Türkiyelilik var.”

(Erkek, 22, Stuttgart)

Beni Almanlar Türk yaptı.”

(Erkek, 22, Hamburg)

Alevi çevrelerde ‘dindarlık’ kavramı muhafazakarlık ve Sünnilik olarak anlaşıldığından gençler kendilerini ‘dindar’ olarak tarif etmeyi tercih etmiyor. Bir diğer deyişle, Alevi gençler tarafından dindarlığın “Sünniler, camiler ve bunun etrafında şekillenen siyasi alan” olarak algılandığı söylenebilir. Kendilerini “Alevi inançlısı” olarak görüyorlar. Öte yandan dindarlık “inanç, yola bağlılık” şeklinde tanımlandığı takdirde kendilerini dindar sayılabileceklerini belirtiyorlar.

“Dindarlık iyi değil. İnsanlara iyilik etmek adı altında kötülük ediliyor, sömürülüyorlar.

(Erkek, 27, Hamburg) 

Gençler dindarlara yönelik ön yargılarının olmadığının da altını çiziyor. Dinin, radikallik ve şiddet aracı olarak kullanılmadığı, başkalarına dayatılmadığı sürece saygı gösterilmesi gereken bir kavram olduğunu söylüyorlar. Bu görüşlerinin Alevilikteki “72 millete bir nazarla bakmak” ilkesinden kaynaklandığını belirtiyorlar. Kendi dindarlıklarının diğer din ve mezheplere bakışlarını olumsuz etkilemediğini, tam tersine farklı inanç ve topluluklara saygıyla baktıklarını, böyle yapmalarının inançlarının gereği olduğunu da sözlerine ekliyorlar. Bir diğer prensip olarak, esas olanın insan olduğunu ve insan olarak yaratılmış olmanın bütün tanımlardan daha önce geldiğini vurguluyorlar.

İsveç’te görüşülen gençlerin hiçbirinin herhangi bir siyasi partiye ya da örgüte doğrudan üyeliği yok, fakat hemen hemen hepsi kendisini İsveç Sosyal Demokrat Partisi’ne yakın hissediyor. Gençlerin bir kısmı ailelerinin sol gelenekten geldiklerini, bunun da onları ister istemez etkilediğini söylüyor. Aileler dindar olsalar da bu gençlere fazla tezahür etmemiş, az da olsa inançlı gençler arasında bile dine aidiyet hisseden yok. Alevilik daha çok kültürel, duygusal bir bağ olarak kalmış. Bunun nedeni İsveç toplumunun dine bakışının gençler tarafından içselleştirmesi olabilir.

“Hiç dindar değilim. Bu tuhaf çünkü inançlarına, geleneklerine bağlı bir ailede yetiştim… ama beni zorlamadılar hiçbir şekilde. Benim neslimde durum böyle sanırım. Mesela ‘dindar bir İsveçli’ tanımıyorum ben, yoktur herhalde.”

(Kadın, 26, Stockholm)

 Öte yandan, Alevi gençlerin önemli bir bölümünün kendilerinden önceki nesillerin hassasiyetlerine daha az ilgi gösterdikleri görülüyor. Aleviliği anlama ve anlatmada geçmişin değerlerinden çok modern söylemlerin tercih edildiği gözlemleniyor. Aleviliğin özellikleri anlatılırken inanç boyutundan ziyade barışçıl, hümanist, kadın – erkek eşitliğini savunan, post- modern söylemler ön plana çıkartılıyor.

“Günlük yaşamda mecburen kanunlara uymak zorundasın, ‘benim inancım böyle, onun için böyle olacak’ diyemezsin.”

(Kadın, 23, Hamburg)

Avusturya örneğine bakıldığında, Alevi gençlerin kendilerini toplumun geri kalanından “farklı” gördüklerini gözlemlemek mümkün. Bunda Avusturya’daki artan İslam korkusu ve Türk/yabancı düşmanlığına ek olarak, devletin kendilerini hep yabancı gibi hissettiren tutumunun da etkili olduğu düşünülüyor. Gençler, kimlik olarak Türk, Avusturyalı, Avrupalı kimliklerinin bir karışımına sahip olduklarını ifade ediyorlar ve ne Türkiye’ye ne de Avusturya’ya ait olduklarını düşünüyorlar. Avusturya’da “yabancı ve göçmen” olarak görülürken, yılda en az bir kez gittikleri Türkiye’de ise uyum sorunu yaşadıklarını ifade ediyorlar. Özellikle Türkçelerinin yetersiz olması, ilk göçle gelen aile büyüklerinin kullandıkları dil/yerel lehçe ile konuşmaları ve dış görünüşlerindeki farklılık Türkiye’de sıkıntı yaşamalarına neden oluyor.

Avusturya’da yaşayan gençler, melez kimliklerini aynı zamanda bir şans olarak da görmekteler. Hem Avusturyalılardan hem de Türkiye’dekilerden avantajlı olduklarını, her iki toplumu da tanıdıklarını, iki dili ve kültürü de öğrenerek yetiştiklerini aktarıyorlar. “Avusturyalı olma” hususuna gelince bu ülkede büyüyüp, okuduklarını ve vatandaş olduklarını belirtip, geleceklerinin de burada olacağını söylüyorlar. Fakat Avusturya’da giderek yükselen aşırı sağ ve ırkçılıktan da endişe ediyorlar. Göçmenlerin, özellikle de Türkiye kökenli nüfusun yaşam alanlarının daraltıldığını, yakın zamanda Avusturya’da yabancılar konusunun çok ciddi bir sıkıntı oluşturacağını düşündüklerini ifade ediyorlar.

İsveç’te yaşayan Türkiye kökenli Kürtler, bu ülkeye 1980’lerde ve 1990’larda, çoğunlukla Batman, Maraş ve Dersim’den siyasi nedenler ile iltica etmişler. Siyasi alanda aktif Kürtlerin İsveç’te yoğunlaşması, araştırma kapsamındaki diğer Avrupa ülkelerinde sıkça görülen Alevi – Sünni hattı yerine Türk/muhafazakar – Kürt/solcu hattının gelişmesine neden olmuş. Kürt kimliğinin burada güçlü olmasıysa Kürt kimliğini Alevi ve Sünni kimliklerini birleştiren bir “üst kimlik” haline dönüştürmüş. Görüşülen Alevi Kürt gençlerin Kürt kimliğini ön plana çıkarıp, sorulmadığı müddetçe Alevi kimliklerinden bahsetmemeleri bunu doğrular nitelikte.

Burada görüşülen gençlerin çoğunluğu, öncelikli kimliklerini “İsveç Kürdü” olarak tanımlıyorlar. Bu gençler kendilerini her şeyden önce İsveçli hissettiklerini, ancak kökenleri sorulduğunda Kürt olduklarını söylediklerini, Kürt olmaktan gurur duyduklarını belirtiyorlar. Her iki kültürden de beslenen bir sentez kimliğin ortaya çıktığı, gençler arasında da giderek popülerleştiği görülüyor. Avrupalılık kimliği ise gençler arasında benimsenmiyor. Çoğu için Avrupa, sıklıkla seyahat ettikleri yakın bir bölge ama uzak bir fikir. Avrupalı kimliğindense İskandinav kimliğinin daha yakın görüldüğü söyleniyor. Almanya ya da Fransa gibi kıta Avrupa’sının merkezinde yaşayan Türkiye kökenli gençlerin Avrupalılığa daha sık vurgu yaptıkları göz önüne alındığında, İsveç’in bu anlamda farklılaştığı söylenebilir.

 

“Kürdüm, ama bir o kadar da İsveçliyim. Her iki kültürün de en iyi kısımlarını aldım. Bu bakımdan kendimi çok şanslı görüyorum. Arada kalındığı da oluyor ama bu sorun değil, günlük hayatıma da yansımıyor çünkü bana destek veren bir ailem ve arkadaş çevrem var.”

(Erkek, 20, Stockholm)

 “İsveç Kürdü” kullanımın yaygınlaşmasının nedenleri arasında, doğum yerinin İsveç olması bir yana, İsveç devletine duyulan müteşekkirlik var. Görüşülen gençlerin neredeyse hepsi devletin zamanında oldukça muhtaç bir şekilde ülkeye gelen ailelerine yaptıkları yardımlardan bahsediyor. Bir genç bunu şu sözlerle ifade ediyor:

“Kendimi İsveç Kürdü olarak tanımlıyorum. Türkiye ailemi kapı dışarı ederken İsveç kapı açtı, iş verdi, hayata tutundurdu… Göçe açık ve göçmeni destekleyen bir tutum izledi hep. Buna o kadar saygı duyuyorum ki, kendimizi İsveçli olarak tanımlamak zorunda olduğumuzu düşünüyorum.”

(Erkek, 16, Stockholm)

 “İsveç’te nerelisin diye sorduklarında Kürdüm diyorum, yurtdışındayken İsveçliyim diyorum. Bense kendimi Dersimli hissediyorum.”

(Erkek, 21, Stockholm)

 Türkiye’de, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde doğmuş ve küçük yaşta İsveç’e göç etmiş gençlerde memleket hatıraları oldukça zayıf. Yine de Kürt kimliğinin İsveçli kimliğine göre ön planda olduğu görülüyor.

“Aklımda İsveççe düşünüyorum, ama İsveçli demem kendime, eşim İsveçli olmasına rağmen… Kürt olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Yine de her şeyden önemlisi insanın kişiliğidir, siyasi fikirlerin kişiliğin önüne geçmesini istemem.”

(Erkek, 30, Stockholm)

 “Yedi kardeşim var, en büyüklerimiz Batman’da doğdu, anneme göç sürecinde bize sahip çıkarak destek verdi. En küçüklerimizse burada doğdu. En büyük ablalar ve en küçük kardeşler arasında çok fark var… Örneğin en küçüğümüz tamamen İsveçlidir.”

(Erkek, 31, Stockholm)

 Hollanda ve İngiltere’de yaşayan gençlerse diğer ülkelere göre çok daha farklı deneyimler aktarıyorlar. Özellikle bu iki ülke sömürge geleneğine sahip oldukları için yabancılarla yaşama kültürleri gelişmiş durumda. Bürokraside ayrımcılık yapan kişiler bulunsa da, genel eğilimin daha insancıl olduğu, bu nedenle hem eğitim hem toplumsal hayatın çok kültürlü olma özelliği taşıdığını söylüyorlar. Çocuklar daha küçük yaştan itibaren farklı milletlerden ve dinlerden çocuklarla aynı mekanlarda daha eşit koşullarda yetişiyor. Çok kültürlü bir ortamda yetişen çocuklar için ayrımcılık neredeyse yabancı bir kavram. Yeni nesil gençlerin, ailelerinin sahip olduğu ön yargılara sahip olmadıkları görülüyor. Onlar açısından ne Müslüman ya da Hindu, ne de Alevi ya da Sünni olmak sorun teşkil ediyor. Bu da onları sadece bir milletin ve dinin sınırlarından çıkararak, dünya vatandaşı haline getirmiş. Dolayısıyla diğer kültürlere karşı düşmanlıklara geçit vermeyen, toleranslı bir yaklaşım içerisindeler.

“Benim kreşten beri en iyi iki arkadaşım var birisi Hindistanlı, birisi Faslı. Çok iyi anlaşıyoruz.”

Kadın, 21, Den Haag)

 “Biz Aleviler 72 millete aynı nazarla bakarız, ben ailemden Müslüman olmayanlara gavur dendiğini duymadım. Diğerleriyle hep iyi geçinmemizi öğütlediler.”

(Kadın, 19, Nancy)

“Artık dünyalı olduk, her ülkeden arkadaşımız var.”

(Kadın, 25, Rotterdam)

 Bu koşullarda yetişen gençlerin büyük çoğunluğu, kendini hümanist olarak tanımlamayı yeğlemekte. Bireysel özelliklerini genellikle aileyle özdeşleştirmeyi tercih etseler bile çok kültürlü ortamın kişiliklerinde büyük etkisinin olduğu görülüyor. Öte yandan, bu toplumlarda yaşamanın bazı olumsuz sonuçlarından da bahsediliyor. Çocuklar insan olarak iyi yetişmiş, barışçı ve iş hayatında nitelikli kişiler olurken, kendi geleneksel kültürleriyle bağları kopuyor. Çocukların bireyselleşmesiyle de aile dayanışması gitgide ortadan kalkıyor.

Görüşülen gençlerin önemli bir kısmı Alevi inancına bağlı ve kimliklerini önemsiyor olsalar da çoğunun Alevilikle ilgili derinlikli bir bilgiye sahip olmadığını söyleyebiliriz. Bir yandan bilgideki eksiklik, diğer yandan sosyal hayatın ertelenemez koşulları, onları bir tercih yapmaya itiyor. Bu nedenle gençlerin tamamına yakını, inanç ile sosyal yaşamı birbirinden ayırt etmek gerektiğini dile getiriyorlar. Yaşam tarzları, dini inançlarındaki yorumlara damgasını vurmuş durumda, nasıl yaşamak ve toplumda var olmak istiyorlarsa dini referanslarında da bunları ön plana çıkartıyorlar.

İnanç olarak zaten katı bir yapısı olmayan ve sosyal yaşamda liberal duruşu ve etik değerlere önem vermesiyle Aleviliğin Avrupa’daki yaşama uyumu kolaylaştırdığı belirtiliyor. Bu durumu sadece Hollanda ya da Fransa’da değil, araştırmanın yapıldığı diğer ülkelerde de görmek mümkün. Araştırmaya katılan bir genç, Hollandalıların Alevilerin Müslüman olduğunu duyduğunda çok şaşırdıklarını ve “diğer Müslümanlara benzemiyorsunuz” dediklerini söylüyor (Erkek, 20, Nijmegen).

Avusturya’daki gençlere geleceklerinde Aleviliğin yeri hakkında soru yöneltildiğinde bazılarının kararsızlığı göze çarpıyor. Gelecekte de Alevi olarak kalacakları ya da Alevi olarak yaşayacaklarını söylemelerine rağmen kimliklerinin önemini yitirmesine dair endişeli oldukları gözlemleniyor. Bu durumu “böyle giderse Alevilik diye bir şey kalmayacak” şeklinde özetliyorlar. Bu değerlendirmelerinin arkasında, Aleviler ve Alevi kurumları arasındaki tartışma ve uyumsuzlukla birlikte bu kurumlarda görevli kişilerin yetersizliği (ya da yeterli kişilerin azlığı) ön plana çıkıyor.

İsveç’te görüşülen gençler arasında kendini Alevi olarak tanımlayanlar daha az sayıda ve Aleviliğin inançsal tarafından ziyade kültürel boyutunu yaşıyorlar. Bunun nedeni Aleviliğin inançsal tarafının gençler için fazla bir anlam ifade etmemesi. Bir genç bunu şöyle anlatıyor:

“Aleviyiz ama ne olduğunu bilmeyiz. Dedem cem anılarını anlatırdı sadece. Anneannem de bazı küçük gelenekleri anlatırdı ama bunların yöresel olduğunun farkındaydık. Türkiye’de de asimilasyon yaşamışlar zaten, unutmuşlar çoktan…”

(Erkek, 16, Stockholm)

 Bir başka İsveçli genç de Alevilik tecrübesini şu sözlerle anlatıyor:

“Alevi derneğine giderim sıklıkla, gençlerin gittiği, güzel bir ortam… Kültürümüzü yaşamak için, dayanışma için giderim. Alevilik kültürel bir şey ve dinden daha önemli benim için.”

(Erkek, 21, Stockholm)

Aleviliğin gençler arasında canlı olmamasının nedenleri arasında, Türkiye kökenliler arasında Alevilerin azınlık olması, diğer Avrupa ülkelerinde görüldüğünden farklı olarak İsveç’te güçlü bir münferit Alevi siyasi hareketin olmaması ve bu ortamda Kürt siyasi hareketinin Alevileri ve Sünnileri bir araya getiren çatı bir kimlik vasfı görmesi sayılabilir. Bununla birlikte, gençlerin herhangi bir uyum problemi yaşamamalarının, örneğin kendilerini “göçmen” olarak hissetmemelerinin de herhangi bir kimliğin radikal bir şekilde yaşanmamasına vesile olduğunu eklemek gerekir.

İngiltere’deki gençler de kimliklerini tanımlarken ilk olarak kendi kökenlerini (Türk, Kürt, Alevi) öne çıkarsalar da çoğu genç açısından “Britanyalılık” verili bir üst kimlik olarak görülüyor. Gençlerin çoğu, etnisite çağrışımı yaptığı düşüncesiyle kendini “İngiliz” olarak tanımlamaktan imtina ediyor. Bunun yerine, British Culture (Britanyalılık) ile bağdaştırdıkları Londralı kimliğini de tercih edebiliyorlar. “İngiltere’de evlerinde hissettiklerini” aktaran birçok genç, Londralı kimliğinin  birinci nesil göçmenler tarafından bile yaygın olarak benimsenmesini, şehrin sunduğu çok kültürlü ortamın göçmenlere kucak açışıyla açıklıyorlar. Bir genç, bu durumu şöyle ifade ediyor:

“Burada göçmenler vatandaşlığa kabul törenlerine bayram kutlamasıymış gibi giderler… Burası ikinci vatanımız oldu, memleketimizin bize yapmayacağı iyilikleri yaptı… Örneğin, ailemden birini kaybettiğimizde çok yardımcı olundu, sosyal destek sağlandı.”

(Kadın, 31, Londra)

 İngiltere’deki Kürt ve Alevi dernekleri gençlerin etnik kimliklerinin inşasında önemli bir rol oynamış. Özellikle Türkiye köylerinden İngiltere’ye olan toplu göç süreçlerinde bu derneklerin birer sosyal hizmet merkezi olarak çalışmasıyla birçok çocuğun bu merkezlerde büyüdüğü söyleniyor. Ancak entegrasyon süreçlerinin hızlanması ve derneklere katılımın düşmesiyle yeni nesilde Türkiye ile manevi bağların zayıfladığı öne sürülüyor. Diğer taraftan, gençlerin büyük bir kısmının, aidiyet hissettikleri çeşitli kimlik unsurlarını kendi içlerinde uzlaştırdıkları söylenebilir. Yine de bunun her genç için eşit derecede kolay olmadığı da görülüyor. Londra’ya annesiyle göç etmiş bir genç bu durumu şöyle anlatıyor:

“Türkiye’de yaşayan babamla her zaman iletişim içindeyim, ancak bu beni ikiye bölüyor. On yılı aşkın süredir Londra’da olsam da şehre tam olarak ısınamadım. Sıklıkla gittiğim hemşeri derneğinde kendimi özgüvenli hissediyorum ama bu çekirdeğin dışına çıkınca uyumsuzluk hissediyorum.”

(Kadın, 24, Londra)

 Entegrasyon her zaman lineer, determinist bir eğilim olarak tezahür etmeyebiliyor. Örneğin başka bir genç, kendisinden küçük kuzenlerinin Türkiye’yi görmemiş olmalarına rağmen oraya güçlü bir aidiyet hissettiklerine dikkat çekiyor.

Sosyal Hayat

Avrupa’da yetişen gençler, kreşe gitmeye başlamalarıyla birlikte ailenin koruyucu çemberinden çıkıp başka bireylerle bir arada ve eşit koşullarda ilişki geliştirmişler. Sosyal hayat ve eğitim sistemindeki bireyci tarzın eseri olarak gençler, kendilerine güvenen bireyler olarak hayata başlıyorlar. Bir iki örnek dışında görüştüğümüz gençlerin tamamı kendilerine güvendiklerini ve istediklerini elde etmek için mücadele ettiklerini söylüyor, rekabetin üst seviyede olduğu bir yerde “her şeyi oluruna bırakma” şanslarının olmadığını belirtiyorlar.

“Burada hayat bisiklete binmek gibi, ya bisikleti sürüp ayakta kalacaksın ya da düşeceksin”

(Erkek, 21, Duisburg)

 Kadın-erkek eşitliği konusuna gelindiğinde dini hayatın en ön safhalarında kadınların varlığına dair örnekler veriliyor. İnançtaki bu yaklaşımın Alevilerin kültürel hayatına da yansıdığı, kadın- erkek arkadaşlıklarında herhangi sosyal sorun yaşanmadığı gözlemleniyor. İkinci önemli veri olarak, yetiştikleri okullarda zaten küçük yaştan itibaren karışık bir sistemde okuyor olmalarının bu da arkadaşlıkları normalleştirmiş olduğunu söylüyorlar. Ancak arkadaşlıklar rahat kurulsa da bunun sınırını çok iyi bilmek gerektiğinin altını çiziyorlar.

“İnançta herkes candır, cinsiyet ayrımı yoktur”

(Kadın, 19, Duisburg)

 Yine de, kadın-erkek ilişkilerinde büyük şehir – küçük şehir farkı dikkat çekilmesi gereken bir nokta. Avusturya’da Viyana’da görüşülen Alevi gençlerin hemen hemen tamamı karşı cinsle ilişkilerinde rahat olduklarını, cinsiyet ayrımının gözetilmediği konusunda fikir birliğindeler. Diğer taraftan, Innsbruck’ta görüşülen gençler dar ve aile kontrolünün yüksek olduğu çevrelerde kız çocuklarının daha geri planda bırakıldığı, arkadaş ilişkilerinin daha sıkı bir şekilde takip edildiğini ifade ediyorlar. Bu durumun kız çocuklarının eğitimde ve iş hayatında geri kalmalarına, sosyal çevrelerinin daha dar ve sınırlı olmasına neden olduğu ekleniyor. Derneklerin ailelerle yürüttükleri faaliyetlerde de çocukların yabancılarla değil, yine Türkiyeli Alevilerle arkadaşlık kurmasının teşvik edildiği belirtiliyor.

Alevi gençler diğer dini gruplara yaklaşımlarında temel kıstas olarak radikalizmi ön plana çıkartıyorlar ve radikal gruplara karşı tepkililer. Son zamanlarda Alevi gençler arasında taraftar bulan “Alevilik İslam dışıdır” düşüncesinde bu radikal çevrelerle aynı dini çerçevede olmama isteği yatıyor. Öte yandan gençlerin Hristiyanlıkla fazla problemlerinin olmadığı görülüyor. Yehova Şahitleri gibi ısrarcı kimi cemaatler dışında Hristiyanlık ile bir zıtlık içerisinde değiller. Ateistlere yönelik de olumsuz bir tavır gözlemlenmiyor.

“Ben Aleviler adam öldürse ona da karşı çıkarım”

(Kadın, 26, Köln)

 Bununla beraber, Alevi gençler diğer Müslüman mezhepler ve milletlere yönelik ayrımcı bir bakışa sahip olmadıklarını vurguluyorlar. Alevi gençler, Sünniliği değerlendirmede teolojik arka plandan çok siyasal tercihler noktasından hareket ediyorlar. Sünni, sol yada Kemalist çevreleri kendilerine daha yakın görürken, muhafazakâr çevrelere biraz daha mesafeli durmayı tercih ediyorlar. Onların, Sünniliğe bakışını belirleyen daha çok bu grupların modernlikle kurdukları ilişki. Görüşülen Alevi gençlerin Araplara yönelik kaygı ve tepkileri olduğu da anlaşılıyor. Özellikle Mağripli gençler arasında görülen radikalleşme eğilimi, yaşam tarzları ve belki daha da önemlisi Aleviler için kimi kutsal kişiliklere yönelik olumsuz değerlendirmeler yapılabilmesi bu tepkide önemli rol oynuyor. Dolayısıyla Anadolu Sünniliği onlar için daha olumlu bir anlam taşıyor.

“Sünni arkadaşlarımızla zaman zaman bir araya geldiğimizde eğer Alevilik-Sünnilik mevzusu olmazsa çok iyi anlaşıyoruz.”

(Kadın, 23, Nancy) 

“Türk Sünnilerle ilişkilerimiz soğuk olsa da Araplar gibi değil, Araplar çok tehlikeli.”

(Erkek, 23, Paris)

 Alevi gençlerin birçoğu katı Sünni kesimlerin dini “radikal” bir biçimde yaşamalarının, giyimleri ve yaşam tarzlarıyla bulundukları ülkelerde yabancı düşmanlığının yükselmesine, İslam’ın olumsuz algılanmasına neden olduğunu düşünüyorlar. Diğer taraftan yine bu gençlerin birçoğu dindar Türkleri aynı kapsamda görmediklerini de dile getiriyorlar. Bazı genç Alevilerin kendilerini zaman zaman Sünni karşıtlığı ya da eleştirisi üzerinden de anlatmakta oldukları görülüyor.

“Dindarlara karşı değilim ama onların radikalleşme ve buradaki toplumdan kopuk yaşamalarını anlamıyorum. Neredeyse burada yaşamıyorlar, buradaki sorunlara tepki vermiyorlar.”

(Kadın, 21, Berlin)

Kürt-Alevi nüfusun yoğun olduğu İngiltere’de ise Alevi – Sünni ayrımı herhangi bir gerilim ima etmiyor. Görüşülen Alevi gençlerin hemen hemen hepsi, Sünniler ile aralarında pek bir fark olmadığını, kendilerini onların yanında rahatça ifade edebildiklerini söylüyorlar. İngiltere’deki Türkiyelilerin çoğunluğunu Alevilerin oluşturması ve Sünnilere kıyasla dernekleşme alanında önde olmaları Alevilere ek bir özgüven kazandırmış durumda. Ayrıca Kürt kimliğinin, Alevi ve Sünni kimliklerini kendi çatısı altında birleştiriyor olması potansiyel sorunlara bir set çekme görevini de görüyor.

Politik Alan ve Örgütlenme

Avrupa’da yaşayan Alevi gençlerin bulundukları ülke siyasetine ilgilerinin genellikle sınırlı olduğu görülüyor. Ülkelerin sistemleri oturmuş olduğu için hangi parti iktidara gelirse gelsin büyük değişiklikler beklenmiyor. Ciddi bir değişim ve dönüşüm beklentisi olmayan gençlerin siyasete ilgisi haliyle azalıyor. Araştırma çerçevesinde görüşülen gençlerin çoğunluğu herhangi bir siyasal partiye üye olmadıklarını dile getiriyor. Büyük bir bölümü sol siyasete yakın durduğunu söylerken, örgütlü olan küçük bir kesimin Alevi derneği, öğrenci derneği, spor kulübü ya da sendikalara üyelikleri olduğu görülüyor.

Burada dikkat çekici olan, Alevi gençlerin yaşadıkları ülkenin politik sorunlarıyla ilgili olmamalarına rağmen Türkiye’deki gelişmeleri çok yakından takip etmeleri. Bunda öne çıkan ilk sebep Avrupa ülkelerinin oturmuş sistemlerinde politik hayatın canlı veya ilginç olmaması. İkinci sebep ise yaşadıkları ülkelerde özgürlükler açısından sınırlama hissetmemeleri ya da hak ihlallerine uğramamalarının siyasete katılımı geri planda tutuyor olması. Buna paralel olarak, Türkiye siyasetine ilgilerinin önemli bir diğer sebebi ise insan hakları açısından halen yaşanmakta olan sorunlar olarak ortaya konuluyor.

“Burada misafir olarak kabul ediliyoruz her hakkımız var, ama kendi anavatanımızda haklarımızı vermiyorlar.”

(Kadın, 26, Berlin)

 Alevi gençlerin yaşadıkları ülkelerde siyaset ile fazla içli dışlı olmasalar da yaşanılan sorunlara tamamen sırtlarını döndüklerini söylemek de mümkün değil. Özellikle ırkçılık ve ayrımcılığa sert bir şekilde karşı çıktıkları görülüyor. Yabancılara yönelik ayrımcılık ya da sosyal hakların kısıtlanmasına yönelik politikaların eleştirilmesinde oldukça aktif bir görüntü çizerken, son zamanlarda ırkçıların hedefi haline gelen Sünni dindar çevrelere de Alevi gençlerin destek verdiğini söylüyorlar.

Bu noktada İslamofobi meselesi için ayrı bir parantez açmakta fayda var. Avrupa’da artan yabancı düşmanlığı ve İslamofobi hem Sünni hem de Alevi gençleri olumsuz etkilese de saha araştırması gösteriyor ki Sünni gençler biraz daha dertliler. Örneğin Alevi bir genç bir iş başvurusu yaptığında isminden ötürü bir ayrımcılığa uğradığı zaman yabancı düşmanlığı ve İslamofobiden şikayet ediyor. Sünni gençler ise iş başvurularının ötesinde başörtüsü, oruç, camiye gitme gibi günlük pratikler üzerinden de İslamofobiye maruz kalıyorlar. Dolayısıyla Alevi gençler çoğu zaman yaşadıkları ülkede Alevi olarak doğrudan bir tehdit altında hissetmediklerini belirtseler de Sünni gençler bu tehdit/risk algısına daha fazla sahip.

Siyasi tercihleri sorulduğunda, Alevi gençlerin Türkiye’dekine benzer bir şekilde, Avrupa’da da sol siyasete yakın bir görüş içerisinde oldukları görülüyor. Nadir de olsa (Türkiye’de solu desteklemelerine rağmen) Almanya’da sağcı CDU partisine yakın olduklarını, burada faaliyet yürüttüklerini belirtenler de var. Bu tezat durumu Alevilerin haklarını savunmak için farklı partiler içinde yer almanın gerekliliği ile açıklıyorlar. Zira Alman siyasi hayatı içerisinde sayısal çoğunluk sağlamak ve etkili faaliyet yürütmenin zor olduğunu belirtiyorlar. Dolayısıyla farklı siyasal partilerde Alevileri temsil etmek ve Alevilerin sorunları ve tanıtımını sağlayabilecek fırsatları oluşturmak için değişik tercihler yapabiliyorlar.

“Burada sol partilerde Aleviler çok, başka partilere giderek Aleviliğe oradan katkı sağlarım.”

(Kadın, 21, Berlin)

 Alevi gençlerin büyük bir kısmının sivil toplum kuruluşlarına üye olmadıkları görülüyor.  Gençler yaşadıkları ülkelerin sivil toplum kurumlarında yer almadıkları gibi bu ülkelerdeki   Alevi derneklerine katılım açısından da çekimser kalıyorlar. Bunda esas öne çıkan sebebin Alevi derneklerinin genç nesillere hitap edebilecek yapı ve faaliyetler sunma açısından eksik kalıyor olduğu gözlemleniyor. Bununla birlikte birçok derneğin kültürel ve sosyal alana hitap eden misyonlarından uzaklaşarak siyasi alana yönelmiş olmaları da gençlerin uzak durmasına sebep olduğu belirtilmekte. Bunlara ek olarak üye aidatlarının yüksekliğinin de etkili olduğu  dile getiriliyor. Gençlerin ancak küçük bir kısmı öğrenci derneği, sendika ya da bir Alevi derneğine üye olduğunu söylüyor. Zaten Alevi derneklerine üyelik çoğu zaman aile üzerinden olduğu için aileden birisi derneğe üyeyse gençler de kendilerini o derneğin doğal üyesi gibi hissediyorlar. Almanya’daki Alevi çevrelerde bir derneğe üye olan bir kişinin ailenin tamamını temsil ettiği belirtiliyor. Bu nedenle Alevi derneklerinde gençler doğrudan üye olarak değil, onların gençlik kollarına bağlı olarak faaliyet yürütüyorlar.

Avrupa çapında Alevi Gençler Birliği (AGB) adı altında Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’na (AABK) bağlı bir örgütlenme bulunuyor. Bu yapı dernek temsilciliği yanında sosyal medyayı da etkili kullanarak internetten yaygın bir örgütlenme gerçekleştirebilmiş. AGB’nin Almanya’da 33.000 üyesi olduğu söyleniyor ve Almanya’daki Katolik Gençler Birliği’nin ardından en örgütlü gençlik grubu olarak  gösteriliyor.  AGB  genel  kurulunda Alman hükümetinden önemli bir temsilcinin bulunması, siyasetçilerin bu çevreye dair olan ilgisini gösteriyor. Sıklıkla Türkiye’ye yapılan seyahatlere ek olarak, gençlerin dernek ve  çeşitli sosyal faaliyetlerle daha yoğun bir şekilde “Türkiyeli olmayı” sahiplendikleri görülüyor. Alevi dernekleri Aleviliğin kökeni ve tanımı gibi konular etrafında tartışmalar ve eğitimler düzenledikleri gibi, Türkiye özelinde siyaset konulu toplantılar da organize ediyorlar.

Alevi gençler nezdinde Avusturya’da aktif siyasi parti üyeliği ve katılımın diğer ülkelere  göre daha fazla ilgi çektiğini ve derneklerin gençlerin sosyal hayatlarındaki yerinin önemli olduğunu söylenebilir. Buradaki gençlerin Alevi kimliğini kamusal alanda öne çıkarma konusunda güçlü bir söyleme sahip oldukları görülüyor. Bu farklılığın Aleviliğin bu ülkede Sünnilikten kendisini resmen ayırmış olması ve bu dönemde kazanılan özgüven ve tecrübe sayesinde oluştuğu söylenebilir.

Alevi gençlerin kendi aralarındaki ilişkilere bakıldığında, giderek artan etnik tartışmaların yaşandığı, Türk-Kürt ayrışmasının bu tartışmaların merkezinde yer aldığını söylemek mümkün. Bazı genç grupların Türk-Kürt ayrışması üzerinden gerilim yaşadığı, bu tartışmanın uzun zamandan beri devam ettiği söyleniyor. Gençler arasında “Türkiyeli olmak” konusu Türk ve Kürt ikili kimlik tartışmasıyla birlikte yürütülmekte. Kürt Alevilerin Aleviliklerinin yanında Kürt olduklarını da vurgulamaları, buna paralel olarak Türk Alevilerin Türklüklerinin fark edilmesi için çaba göstermeleri bu bağlamda dikkat çekici.

İngiltere’de yapılan mülakatlarda, Alevilerin tehdit altında hissetmemesi ve Sünnilerle  iyi ilişkiler içinde olmasıyla Alevi kimliği etrafındaki örgütlenme fazla ön plana çıkmıyor.  Farklılaşmanın inanç ayrılıkları üzerinden değil, daha çok siyasi görüş ayrılıkları üzerinden yürüdüğü görülüyor. Gençlerin farklı derecelerde siyasallaştığı söylenebilir. Aralarında İngiliz İşçi Partisi’ne ya da daha küçük sosyalist partilere sempati duyanlar, hatta kısa süreliğine  üye olanlar var. Bu gençler genelde Türkiye’de sol eğilimli partileri destekliyorlar. Yine de, görüşülen gençlerden çoğunun organik bir siyasi parti ya da dernek üyeliği bulunmuyor. Halkevi, Cemevi ya da benzeri dernekler, çocukluk döneminde zaman geçirilen, Türkçe ya da saz kursuna gidilen yerler olarak hatırlanıyor. Birçok genç, bir sosyalleşme alanı sunan, ilk göç dönemlerinde İngilizce desteği, hukuki destek de sağlamış bu derneklerin artık ‘misyonunu tamamladığı’ görüşünde.

 

KÜLTÜRLEŞME
Dil

Avrupa’daki genç nesil Aleviler, aynı Sünni gençler gibi, yaşadıkları ülkelerde dil sorunu çekmiyorlar. Bulundukları ülkelerde kreş ve ardından anaokuluna gidenler, ülkenin anadilini orada öğrenirken daha ileri yaşlarda gelenler eksikliklerini dil kurslarına giderek kapatmaya çalışmışlar. Yeni neslin dil sorununu çözmesiyle birlikte daha iyi olanaklara kavuştuğu, örneğin üniversiteye gitmenin ve kalifiye iş gücüne katılımın önceki nesillere göre çok daha fazla olduğu görülüyor.

Çocuklar kreşe gitmeye başlayana kadar (üç yaş civarı) aile ve yakın akraba ortamında yetişiyor ve bu dönemde kendi ailelerinin anadili ve kültürüyle tanışıyor, büyüyorlar. Kreş eğitiminin başlamasıyla birlikte çocuklar, yaşadıkları ülkenin eğitim sistemine giriyor ve böylece zamanlarının önemli bir kısmını ülkenin kültürünün etkisi altında geçiriyorlar. Anne ve babanın tam zamanlı çalıştığı ailelerde çocuklar kreşte daha da fazla zaman geçiriyorlar. Çocuğun ailesiyle geçirdiği zaman azaldıkça ‘yabancı’ dili de daha hızlı gelişirken Türkçesi giderek zayıflıyor ve hatta bazen Türkçe hiç öğrenilemiyor.

“Ben küçükken Türkçeyi iyi konuşuyordum sonra unuttum 16 yaşından sonra tekrar Türkçem gelişti”

(Kadın,19, Duisburg)

 Almanya’da gözlemlenen dikkate değer bir nokta, özellikle Alevi ailelerde, annelerin Almancayı iyi konuşması ve bunun sağladığı avantajla çalışma hayatında orta/yüksek pozisyonlarda yer alabilmeleri. Sünni ailelere kıyasla Alevilerde daha sık rastlanan annelerin çalıştığı aile yapısına bakıldığında, Alman kültürüne daha yakın bir yaşam olduğu görülüyor. Eğitim düzeyi yüksek, kariyeri ilerlemiş, her iki ebeveynin çalıştığı aileler, Alman kültürü ve sosyal hayatına daha fazla dahil oluyor ve dolayısıyla çocukları da bu şartlar altında yetişiyor. Ancak, Alman kültürünü kabullenmiş olsalar bile bu ailelerin genç nesilleri de kendilerini tanıtırken Türk ve Alevi kimliklerini ön plana çıkarıyorlar.

“Diğer göçmen gruplarına kıyasla biz Aleviler olarak Almanlara çok benziyoruz. Onlar çok modern, biz de aynı onlar gibi çok moderniz.”

(Kadın, 24, Hamburg)

 Avrupa’ya 1980’ler ve 1990’larda siyasi ilticacı olarak gelen ailelere mensup gençler ile konuşulduğunda ise çok daha farklı bir sosyoloji ile karşılaşılıyor. İlticaları Avrupa’ya göçün üçüncü nesline denk gelen bu aileler ve çocukları, yabancısı oldukları yasal süreçlere ve iş hayatına geç dahil olmuşlar. Özellikle çocuklar, yaşlarının ileri olmasıyla (8 – 16 yaş) dil öğrenimi ve entegrasyon bakımından kilit önem taşıyan kreş ve anaokulu eğitimini kaçırmışlar. Önce dil kurslarına gitmiş, daha sonra yaşlarına uygun sınıflara kayıt yaptırmışlar. Bu gençlerden çok azı üniversiteye gitme şansını bulabilirken çoğunluğu ya meslek öğrenmiş ya da doğrudan çalışma hayatına dahil olmuş.

“Türkiye’de derslerim çok iyiydi. Almanya’ya geç gelmem benim burada ilerlememi durdurdu, önümü kapattı.”

(Erkek, 22, Köln) 

Çocukların eğitimi söz konusu olduğunda annenin dil bilmesinin aile – okul ilişkisinde de kritik bir rol oynadığı görülüyor. Birinci nesil anneler için geniş ölçüde söz konusu olmasa da sonraki nesillerde dil bilen annelerin çocuklarının eğitimlerinde belirleyici bir olumlu rol oynadığı anlaşılıyor. Ebeveynlerin yeterince Almanca bilmemesi durumunda – ki birinci nesilde bunun çoğunluk olduğu söylenebilir – okulla yeterli diyaloğun kurulamadığı, çocukların derslerinde ve sosyal ilişkilerinde ailelerinden destek göremediği şartlar altında başarısız oldukları görülüyor.

“Annemin yeterli Almanca bilmemesi, eğitimde gerilemememin sebeplerinden biri. Okulda öğretmenin önerilerini anlamayıp beni doğru şekilde yönlendiremedi.”

(Erkek, 22, Köln)

 Bugün özellikle üçüncü, dördüncü nesiller söz konusu olduğunda ailelerin dil problemleri açısından belirli bir eşiği aşmış oldukları, yaşadıkları ülkenin sistemi ve kuralları konusunda tecrübe kazandıkları ve çocuklarına eskiye nazaran daha çok destek oldukları aşikar. Ancak eğitimde başarının hayatın geri kalanında son derece belirleyici olduğu Almanya gibi ülkelerde sistem, ebeveynlerin çocuklarına verecekleri desteği kreş senelerinden itibaren çok önde tutan bir özelliğe sahip. Konuşulan uzmanlar Türkiye kökenlilerin bu sisteme ayak uydurmak, çocukları doğru yönlendirmek ve gerekli desteği verebilmek konusunda hala yetersiz kaldıklarını belirtiyor ve ailelere bu konuda destek programları sunulmasını tavsiye ediyorlar.

Araştırmanın yapıldığı tüm ülkelerde birinci neslin dil bilmeme ve bunun sebep olduğu çekingenlik ve zorluklar sebebiyle içine kapanık bir yaşam sürdürdüğü, ikinci neslin de ilk nesil kadar olmasa bile yine geleneksel kültürün etkisi altında yetiştiği görülüyor. Araştırmanın hedefindeki üçüncü ve dördüncü nesillerin ise bu ülkelerde doğup büyümeleri ve uyum sürecinin derinleşmesi ile konuştukları dilde, yaşam tarzlarında, hayata bakışlarında önceki iki nesle göre önemli değişiklikler olmuş durumda. Genç nesillerin büyük şehirlerin çeperindeki adacıklarda ya da “gettolarda” hakim değerlerle kentli ve kozmopolit değerlerin ortak ürünü olduğunu gözden kaçırmamak gerek. Bu durum gençlerin çoğunda, özelikle de genç kadınlarda, ikili bir yaşam tarzının oluşmasına neden oluyor. Evde daha çok gelenek ve görenekler doğrultusunda yaşayan bir kişi ile, okul ve çalışma hayatında ise “ortama uyum sağlamış” bambaşka bir kişi ile karşılaşmak mümkün. Bu durum günümüzde önemli ölçüde kırılmış olmasına rağmen etkilerini görmek hala mümkün. Türkiye’deki büyük kentlerden gelen veya siyasi kimlikleri ağır basan kesimlerde bu duruma daha az rastlandığını ise belirtmek gerek.

Aileler Kürt ya da Zaza kökenli olsalar bile, Kürtçe ya da Zazaca daha çok birinci neslin kullandığı diller olarak kalmış, ikinci ya da üçüncü kuşak aileler içinde Türkçe ya da yaşadığı ülkenin dilleri konuşuluyor. Ancak Kürt kökenli (özellikle Yezidi) ve Süryani kökenli kimi ailelerde bu durumun değiştiği de görülüyor. Bu aileler, kendi evlerinde Kürtçe ya da Aramice konuşabiliyorlar.

Günümüzde üçüncü nesil, yaşadıkları ülkenin dilinin yanında, ikinci ya da üçüncü yabancı dili de kendi anadilinden çok daha iyi konuşabiliyor. Bu gençlerde anadilleriyle yaşadıkları ülkenin dillerini karışık kullanmak yaygın olarak görülen bir durum. Bazı aileler çocuklarının daha başarılı olmaları için evde Türkçe konuşmayı yasakladıkları gibi Türkçe yayın yapan televizyon kanallarının izlenmesine de izin vermiyorlar. Bu şekildeki örnekler özellikle Fransa ve Hollanda’da dile getiriliyor.

“Annem bana üniversiteye gidene kadar evde Türkçe konuşmayı yasakladı. Türkçe soru sorduğumda bile bana Hollandaca cevap verirdi”

(Kadın, 23, Rotterdam) 

İsveç’te görüşülen gençlerin çoğu, çocukluklarında evde Türkçe ve/veya Kürtçe konuşsalar da 2-3 yaşlarında kreşe veya anaokuluna başladıklarında İsveççe öğrenmişler ve anadillerini çok yoğun kullanmamışlar. Örneğin, evde anne babanın çocuklara Türkçe ve/veya Kürtçe soru sorduğunda İsveççe cevap aldıkları, kardeşlerin kendi aralarında İsveççe konuştukları sık sık belirtiliyor.

Ebeveynler de İsveççe öğrenmek için dil kurslarına giderek gayret göstermişler ve çocuklarının iyi İsveççe konuşmalarına da destek olmuşlar. Görüştüğümüz gençler ebeveynlerinin eğitimlerine de destek olmak için çaba gösterdiklerini aktarıyorlar.

Yine de bu gençlerin dillerini tamamen unuttukları anlamına gelmiyor. Birçok genç okudukları devlet okullarında, ilkokuldan lise bitene dek haftada iki saat anadil eğitimi almış. İsveç hükümetinin anadilin kullanımı konusunda oldukça teşvik edici bir çizgide durduğu, örneğin 3-4 öğrencinin bile anadil öğretimi talebinde bulunmaları karşısında okulun mutlaka bunu o öğrencilere sağlayacağını söylüyorlar. Gençler, İsveç’teki bu uygulamaya karşın Türkiye’de Kürtçenin sadece belirli özel okullarda öğretilmesini hatırlatarak, buna anlam veremediklerini söylüyorlar.

İsveç kökenli öğrencilerin çoğunlukta olduğu, göçmen ailelerden gelen öğrencilerin bir elin parmağını geçmediği okullarda okuyanlar dahi okul çağında herhangi bir ayrımcılıkla karşılaşmamışlar. İsveçlilerin, ergenlikten yetişkinliğe çok anlayışlı insanlar oldukları, ayrımcılığa mahal vermeyecek bir zihniyet taşıdıkları vurgulanıyor.

“Burada bir İsveçli bir göçmene ayrımcılık yapsa, bütün sınıf ona çok sert bir şekilde karşı çıkar… İsveçliler ayrımcılığa öyle kolay kolay göz yummaz.”

(22, Erkek, Stockholm)

 Yaşanılan ülkenin dilini öğrenmenin önemli bir sonucu da gençlerin yavaş yavaş kendi anadillerini unutmaya başlamaları. Böyle durumlarda yaşadıkları ülkelerin dillerini ya çok az ya da hiç bilmeyen aile büyükleri ile çocukların arasındaki bağların kopma tehlikesi ile karşı karşıya kalınıyor. Özellikle Almanya’da dördüncü nesle gelinmesiyle gençlerin kırık ve bozuk bir Türkçe konuşmaları toplumsal bir sorun olarak öne çıkartılıyor. Birinci nesil tarafından dillendirilen “kendi torunlarımızla tercüman aracılığıyla konuşmaya başladık” serzenişinin çok yaygın olduğu görülüyor. Gençlerin büyükleriyle ancak üçüncü kişiler aracılığıyla konuşabilmesi, nesilden nesle kültür aktarımını neredeyse sıfıra indiriyor. Nesiller arası bağları yitiren göçmen aileler, kendi değerlerini bir sonraki nesle geçirmekte zorlanıyorlar. Bunun gençlerin kendi ailelerini ve kültürlerini küçümsemeye varan bir tutum sergilemelerine, büyüklerini yaşadıkları ülkenin bakış açısıyla yargılamalarına sebep olduğu da söylenebilir.

“Ben küçük kızıma, babam geldiğinde ‘kalk deden otursun’ dedim. Onun cevabı, ‘o da insan, ben de insanım, ben önce oturdum; neden kalkıp ona yerimi vereyim’ şeklinde oldu.”

(Kadın, 28, Almanya)

Okul ve Ayrımcılık

Alevi gençler eğitim hayatlarından genellikle olumlu bir şekilde söz ediyorlar, ancak özellikle Almanya, Avusturya ve Fransa’da ayrımcılığa uğradığını söyleyen gençlerin sayısı da az değil. Örneğin Almanya’da göçmenlerin üniversiteler yerine özellikle meslek okullarına yönlendirildiği belirtiliyor. Bu durum saha çalışması yapılan bazı ülkelerde de bir ayrımcılık göstergesi olarak öne çıkarken, Türkiyeli toplumun tüm kesimleri için geçerli bir şikayet. Öğretmenlerin ve okul müdürlerinin kendilerine yönelik tavırlarından memnun olmadıklarını söyleyenlerin sayısı da hayli fazla. Gençler arasında okul arkadaşlarının kendilerine yönelik tavırlarından şikayet edenler ise sayıları daha az olmakla birlikte mevcut.

“Bizleri daha çok işçi olarak yetiştirmek için çaba gösterdiklerini düşünüyorum.”

(Erkek, 22, Hamburg) 

“Okul arkadaşlarım benimle arkadaşlık konusunda isteksizdi hatta bazıları selam vermezlerdi.”

(Erkek, 22, Hamburg) 

Almanya’da ilk öğretimde başarılı olan gençler Gesamtschule’ye devam ediyorlar. Lisenin bu düzeyine gelebilen öğrenciler,  üniversite eğitimine de devam etme imkanını elde ediyorlar.  Türkiye kökenli gençler arasında Gesamtschule’ye gidenler, anne babalarının Almanca bildiklerini, bu sayede eğitim hayatı boyunca ailelerinin onlara yakından destek olduklarını, Gesamtschule’den mezun olunca üniversite eğitimine devam edebileceklerini belirtiyorlar. İlkokul sonrası orta derecede başarılı öğrenciler ise Realschule’ye giderken daha başarısız öğrenciler de akademik eğitimden ziyade pratik iş yaşamına yönelik eğitim veren Hauptschule’ye yönlendiriliyorlar. Hauptschule’de başarı gösteren öğrenciler, Realschule diploması almaya, daha sonra Abitur üzerinden üniversiteye girmeye hak kazanıyorlar. Ancak bu sık rastlanan bir durum değil.

Alevi gençler arasında son zamanlarda üniversiteye girenlerin sayısında dikkat çekici bir artış söz konusu. Sünni gençlerle yapılan çalışmada da görüldüğü gibi, üniversiteye giden kız öğrenci sayısının erkek öğrenci sayısından fazla olduğu ve genelde kız öğrencilerin akademik alanda erkek öğrencilerden daha başarılı olduğu anlaşılıyor. Almanya özelikle mühendislik alanında lider ülkelerin başında geliyor olsa da, Türkiye kökenli gençlerin bu alanı çok tercih etmedikleri, özellikle Alevi gençlerin mühendislik okulları yerine daha çok sosyal bölümleri tercih ettikleri söyleniyor. Almanya’da son birkaç yıldır var olan öğretmen açığıyla bağlantılı olarak kız öğrencilerin artan bir oranda öğretmenlik mesleğine yöneldiği gözüküyor.

“Birinci nesil para kazanıp Türkiye’ye dönmek istiyordu ve vasıfsız işçilik onlara yetiyordu. İkinci nesil biraz Almanca öğrendi ve hemen meslek edindi. Bizim önümüzdeyse artık daha büyük hedefler var, iyi yerlere gelmek istiyoruz.”

(Erkek, 24, Stuttgart) 

İsveç’te gençler herhangi bir ayrımcılık yaşamamış olsalar bile, ilk defa diğerlerinden “farklı görünümde” olduklarını okulda hissetmişler ve bunun nedenleri üzerine düşünmeye başlamışlar. Yine de buna herhangi bir ayrımcılık vakası eşlik etmemiş. Bir genç, öğretmeninin “siyah saçlı insanların diğer herkesten daha da fazla çalışması, çaba göstermesi gerektiğini” söylediğini ve bu sözün onu düşündürdüğünü söylüyor. Bu kişi bununla farklılığının bilincine varmış, ancak bunu ayrımcı değil, tam tersine teşvik edici bir söz olarak algılamış. Okulun ardından sosyal hayat ve iş hayatında da ayrımcılığın olmadığı gençler tarafından sıklıkla dile getiriliyor. Yine de sosyal hayatta, bir kötü niyet barındırmasa bile Türkiye kökenli gençlerin dış görünümlerine atıfta bulunan ve “aslen nerelisin?” gibi, onları bir İsveçliden farklı olarak konumlandıran, ısrarcı soruların gençleri rahatsız ettiği görülüyor.

“Kendimi %80 İsveçli, %20 Kürt hissediyorum. İnsanlar dış görünümüm yüzünden aslen nereli olduğumu ısrarla soruyorlar. İsveçliyim demem yetmiyor. Bu bence doğrudan ayrımcılık değil, daha çok meraktan kaynaklanıyor. Ama yine de bunun sıklığı beni rahatsız ediyor.”

(Kadın, 26, Stockholm) 

Avusturya’da görüşülen gençlerin büyük bir kısmı meslek okuluna giden, yarısına yakın bir kısmı da üniversiteye devam eden gençlerden oluşuyor. Gençlerin hemen tamamı, bir taraftan yarı zamanlı olarak çalışırken, bir taraftan da – çoğu burslu olarak- okumaktalar. Böylece eğitim masraflarının bir kısmını karşılayarak aile bütçesine katkı sunuyorlar. Son zamanlarda Avusturya’da iş imkanlarının azalmış olması gençleri daha iyi bir eğitim almaya teşvik ediyor. Avusturya’da üçüncü neslin tamamı anaokulundan itibaren eğitim hayatının tümünü burada geçirmiş. Bu süreci, sınıf arkadaşları ve öğretmenlerinin genel olarak iyi olduğunu, doğrudan bir ayrımcılığa uğramadıklarını belirterek anlatıyorlar. Ancak satır aralarında, öğretmenlerinin bir yandan yardımcı olmaya çalışırken diğer yandan da göçmen ailelerden gelen öğrencilere ayrımcılık uyguladıkları örneklerden de bahsediliyor (örneğin daha düşük seviyede okullara yönlendirmek).

Buna ek olarak gençler göçmen ailelerden geldikleri, vatandaş dahi olsalar “hakiki Avusturyalı” olmadıkları için, kültürel ve dini bayramların, festivallerin farklılığı üzerinden ayrımcılığa uğradıklarını dile getiriyorlar. Müslüman veya Türkiye kökenli olmaları nedeniyle İslam dünyasında meydana gelen çatışmaların tetiklediği birçok sorunun doğrudan “muhatabı” olarak görüldüklerini de belirtiyorlar. Ancak ayrımcılığın en belirgin olduğu alan, Almanya’da görüldüğü gibi, göçmen ailelerin çocuklarının meslek okullarına yönlendirilmeleri ve üniversite eğitimi almalarının teşvik edilmiyor olması.

Aleviliğin Avustralya’da ayrı bir dini inanç olarak kabul edilmesiyle, üniversite eğitimi almış Alevi gençler arasında yeni bir istihdam alanı olarak Aleviler için din eğitimi ve öğretimi ön plana çıkmış durumda. Şimdilik ancak bir ek iş için yeterli olacak kadar verilen ders ücretlerinin zaman içinde artırılarak yakında din öğretmenliğinin ciddi bir meslek haline geleceği söyleniyor. Bu nedenle üniversite mezunu Alevi gençler arasında bu alana ciddi bir ilgi ve yönelim olduğu vurgulanıyor. Lise/üniversite eğitimini Türkiye’de tamamlamış birçok genç de Alevi din öğretmeni olma hevesi ile Aleviliğin ayrı bir din olarak kabul edildiği Avusturya’yı tercih ediyor.

Üçüncü nesil gençler arasında Fransa’dakilerin önemli bir bölümü, devlet okullarında eğitime devam ediyorlar. Hollanda’da ise özel okullara gidenler de bulunuyor. Hollanda’da da Türkiye kökenli gençlerin üniversiteye gitme oranları ve diğer ülkelerde olduğu gibi kızların erkeklere göre başarı oranı daha yüksek. Aileler çocuklarının okumasını özelikle teşvik ediyorlar. Yükseköğrenim görmeseler bile zaten bir mesleği olan gençlerin kariyerlerini yükseltmesi, aileler içinde ve çevresindeki insanlar arasında bir prestij kaynağı olarak görülüyor.

İngiltere’deki tecrübeler diğer Avrupa ülkelerine göre biraz daha farklı. İngiltere’de görüşülen Alevi gençler okul yaşamlarını kendileri için zorlu veya ayrımcılıklarla dolu bir süreç olarak anlatmıyorlar. Tersine, eğitim sisteminin İngilizce bilmeyen öğrenciye hayatı zorlaştırdığı değil, fazladan dil dersleri, Türkçe bilen öğretmenler üzerinden kolaylaştırdığı anlaşılıyor. İngiltere’de gençlerin gittiği anaokulu, ilköğretim ve ortaöğretim okullarında öğrencilerin etnik kompozisyonunun oldukça çeşitli olmasının önemli katkıları olduğu dile getiriliyor. İlk olarak, kendilerine benzer tecrübeleri yaşamış ailelerden gelen sınıf arkadaşlarıyla dolu bir çevre Türkiye kökenli gençlerin entegrasyonunu kolaylaştırmış ve hızlandırmış. İkinci olarak, çok kültürlü bir ortama girmek, gençlerde dışlayıcı, sınırları belli bir topluluk hissiyatı yerine, kapsayıcı bir toplum anlayışının benimsenmesine yardımcı olmuş.

İngiltere’deki eğitim sürecinde genel bir ayrımcılık yaşanmadığı görülse de, bazı istisnalardan söz etmek mümkün. İki genç, ilkokulda gettolaşma olduğunu, herkesin kendi topluluğunun davranış kodlarını benimsediğini, bunun da zaman zaman gerginliğe yol açtığını belirtiyor. Yine de bu durumun genel eğilimden ayrıştığını, özellikle 18 – 25 yaş arası çoğu gencin eğitim süreçlerinde tecrübe ettikleri çoğulcu ortam sayesinde ayrımcılık yaşamadıklarını görülüyor.

“Evde Türkçe konuşuluyordu, Türk yemekleri yeniyordu… Televizyonda ‘İngilizliği’ görüyordum (etnik vurgu var). Okula başlayınca her kökenden öğrencinin olduğu, karışık bir ortama girdim… Böylece, bizim burada British Culture (‘Britanya Kültürü’) dediğimiz anlayışa uygun olarak, çoğulculuğu önemseyen, çeşitlilikleri birleştiren, çok-kültürlü topluma adım attım.”

(Kadın, 28, Londra)

Ayrımcılığa Neden Olan Faktörler

Göçün ilk döneminde vasıfsız işlerle yetinen göçmenlerin yerini bu durumun ötesine geçmeye çalışan, hayat standartlarını genişleterek yükseltmek için uğraşan nesillere bırakmasının, göç edilen ülkelerin yerli halkını rahatsız ettiği söylenebilir. Daha önce belirtildiği gibi, eğitim hayatında ayrımcılık tecrübeleri en çok Almanya, Avusturya ve Fransa’da söz konusu ediliyor. Bu ülkelerdeki eğitim bürokrasisi içerisindeki karar vericilerin göçmen çocuklarının daha alt seviyede işler için yetişmelerine yönelik gayrı resmi olsa da çaba gösterdiği düşünülüyor. Bu ülkelerde göçmenlerden “göçmene biçilen rolü” oynamaya hazır, sınıfsal yapıyı fazla rahatsız etmeyen bireyler olmalarının beklendiği söyleniyor. Aynı koşullarda, aynı standartlarda eğitim almış çocuklar arasında bir iş için seçim yapılırken çoğu zaman göçmenler yerine yerli toplumdan gençlerin tercih edildiği ifade ediliyor. Hatta bunun da ötesinde, Türkiye ya da Ortadoğu kökenli gençlerin bürokrasi ya da iş hayatında önemli bir pozisyon için şansı, Doğu Avrupa ülkelerinden gelenlerden de çok daha geride olduğu düşünülüyor.

“Bazı öğretmenler yükselmemizi ve iyi yerlere gelmemizi istemiyorlar, bizi olumlu yönde teşvik etmiyorlar”

(Erkek, 30, Strasburg) 

“Adamlar bizlerin sadece işçi olmamızı istiyorlar”

(Erkek, 27, Rotterdam) 

Gençler iş başvurularında, daha özgeçmişlerinin incelenmeden başvurularının reddedildiğinden şikayet ediyorlar. Konuyla ilgili eleştirilerinde de gençler bu durumu sıkça vurguluyor:

“Ben elektronik mühendisiyim ancak iş ararken Fransız sınıf arkadaşlarıma nazaran oldukça zorlandım, onlar ortalama on iş başvurusundan sonra iş bulurken, benim şöyle elli kadar iş başvurusu yapmam gerekti.”

(Erkek, 28, Paris)

Bu konudaki şikayetlerin gerçekliğini anlamak ve ortadan kaldırmak için Almanya’nın Bielefeld kentinin pilot bölge olarak seçildiği bir araştırmada bütün iş alımları için özgeçmişler, isim yazmadan rumuz üzerinden kabul edilmiş, bir sene içinde bir önceki yıldan %30 daha fazla göçmen gencin önemli pozisyonlara geldiği görülmüş. Bu sonuç kentte başta belediye başkanı olmak üzere herkeste ciddi bir şaşkınlık yaratmış, daha önce böyle bir ayrımcılığın olmadığını savunan çevreler bile ayrımcılık konusunda problem olduğunu kabul etmişler.

Sıradan bir Hollandalının göçmenler hakkındaki düşüncesi şu şekilde aktarılmakta:

“Terörist olduğumuzu zannederler, Hollandaca konuşamadığımızı zannederler, vergi ödemediğimizi zannederler, işsizlikten para aldığımızı zannederler.”

(Erkek, 28, Den Haag)

 Öte yandan Alevi gençlere göre Hollanda’da ırkçı partinin güçlü bir desteğe sahip olmasının en büyük sebebi, ülkede yaşayan Ortadoğu ve Mağrip ülkelerinden gelen göçmenler. Alevi gençler katı muhafazakar göçmenlerin hem radikalleşmeye müsait olduğunu, hem de yaşam tarzı ve giyimleriyle yerli halkın tepkisini çektiklerini düşünüyorlar.

“Doğrusunu söylemek gerekirse, çoğu Hollandalılar yabancıların hangi ülkeden geldiklerini çıkartamıyorlar ve bu yüzden bütün yabancıları bir olarak görüyorlar. 11 Eylül’de Amerika’ya olan saldırıdan sonra bir grup Faslı gencin sevinç gösterileri yapması, bütün göçmenlerin bu olaya sevindiğini düşündürdü.”

(Kadın, 42, Den Haag)

 Görüşülen bir başka genç, Hollandalıların Faslılar hakkındaki görüşünü ise şöyle aktarmakta:

“Adamlar giyimleri, göbeğine kadar sakallarıyla Hollandalılar tarafından itici bulunuyor. Hele bunların görünüm olarak IŞİD’lilere benzerliği ciddi endişe yaratıyor.”

(Erkek, 22, Den Haag)

 Bu görüşlerden yola çıkarak Alevi gençler kendi göçmen kimlikleri  sebebiyle  belli  bir seviyede ayrımcılığa uğradıklarını belirtiyorlar. Ekonomik koşulların zorlaşması, iş imkanlarının daralması göç edilen ülkelerdeki göçmenlere bakışı sertleştirmiş durumda. Buna ek olarak göçmenlerin yerleşik yaşama geçmesi ve dil, eğitim ve çalışma kültürü gibi alanlarda ilerleme kat etmesi ile yerli halkın iş alanlarına talip olması bu rahatsızlığı artıran bir duruma yol açmış. Bununla birlikte 11 Eylül’den başlayan ve Işid tehdidi ile çok yüksek bir noktaya ulaşan ‘radikal İslamcılığa’ karşı tepkinin Müslümanlara yansıması ile ayrımcılığın daha da hissedilir olduğu gözüküyor.

Gençler ile Aileleri Arasındaki İlişkiler

Özellikle eğitim seviyesi düşük, ülkenin dilini iyi konuşamayan göçmen ailelerin çocuklarıyla iletişim kurmakta zorlandıkları görülüyor. Örneğin, Almancası yetersiz olan aile toplumsal hayatta – en önemlisi okulda – çocuğunu gerektiği gibi temsil edemiyor. Bu durum çocuğun karşılaşmak istemediği bir sonucu doğurarak çocukların aileleriyle aynı düzlemde görülmek istememesine yol açabiliyor. Dolayısıyla çocuklar – özellikle erkekler- evden dışarıda arkadaşlarıyla daha fazla vakit geçirmek istiyorlar. Bu durum çocukların aileden uzaklaşmasına neden oluyor. Bu şekilde bir uzaklaşma söz konusu olduğunda çocuklar okulda ve sosyal ortamlarda karşılaştıkları zorlukları ve psikolojik sıkıntıları da aileleri ile paylaşmaktan imtina ediyor ve bunların üstesinden gelme konusunda da gençlerin herhangi bir destek bulması zorlaşıyor.

Önceki nesillerin gençlere dair kültürel eleştirilerinin karşısında mesela Almanya’daki gençlerin önemli bir bölümü kendileri için “iki kültür arasında kalmış” nitelemesini kabul etmiyor. Onun yerine kendilerini iki kültürün olumlu yönleriyle yetişmiş bireyler olarak değerlendirip, bunun bir olumsuzluktan ziyade iyi bir durum olduğunu belirtiyorlar. Örneğin, Alman gençlerin kendi kültürlerinden başkasını tanımadıklarını ancak kendilerinin hem Türkçe hem Almanca konuşuyor ve her iki kültürü de yaşayabiliyor olmalarının bir zenginlik olarak görülmesi gerektiğinin altını çiziyor, bunun kendilerine birçok açıdan getirisinin olduğunu ekliyorlar.

Şanslıyım, iki kültürü de tanıyorum. İkisinde de sorun yaşamıyorum.

( Kadın, 21, Berlin) 

Avusturya’da görüşülen Alevi gençler, ailelerinden Avusturya’ya ilk gelenlerin oradaki yaşam konusunda oldukça bilinçsiz olduğunu, Avusturya toplumuna uyumda geç kaldıklarını belirtiyorlar. Bu durumun aile birleşiminin ardından ortaya çıkan sıkıntıların çözümüne de yansıdığını söylüyorlar. Aileler, çocuklarının okumasına ve farklı kollarda iş bulmalarına yol göstericilik yapamamış, Almancayı da iyi bilmemelerinden ötürü kültürel ve sosyal uyum konusunda da daha iyi imkanlar oluşturamamışlar. Yeni neslin eskilerin tecrübelerinden dersler çıkardığını belirten gençler, şu anda Avusturya’da yeni bir Türkiyeli toplumun oluşmakta olduğunu söylüyorlar.

Almanya’daki gibi eğitimli ailelerin çocuklarının daha fazla kariyer odaklı düşündüğü, ayrıca siyaset ve güncel sorunlarla da daha yakından ilgilendikleri görülüyor. İngiltere’de de yetmişlerin başındaki ilk göç dalgasıyla gelenlerin para kazanmak için sabah akşam çalıştıkları ve bu şartlarda çocuklarını ihmal ettikleri, eğitimleri ve adaptasyon süreçleriyle hiç ilgilenmedikleri öne çıkıyor.

Bunun 1980’li yıllarda sokaklarda yetişmiş, suç çetelerine katılmış veya geniş anlamda başarıyı yakalayamamış “kayıp bir neslin” oluşmasına yol açtığı söyleniyor. Yeni neslin ebeveynlerininse bu durumdan ders çıkarıp bilinçlendikleri, böylece çocuklarının eğitimiyle yakından ilgilenmeye başladıkları vurgulanıyor. Görüştüğümüz birkaç genç, ebeveynlerinin eğitimsiz olmalarına rağmen kendi eğitimlerine yoğun ilgi gösterip emek harcadığını belirtiyor.

Günümüzde, çocuklar ve ailelerocuklar ve aileler arasındaki yabancılaşma, uyum süreçlerinin farklı hızlarda yaşanmasından kaynaklanıyor. Aileler zaten sınırlı olan ortak zamanlarında bile birlikte vakit geçirmekten giderek uzaklaşmış. Evlerde herkesin kendi odalarında kendine ait televizyon ya da bilgisayarların başında vakit geçiriyor olmasıyla aynı mekanda farklı yaşamlar oluşmuş. Gençlerin aileleriyle ortak anıları sorulduğunda fazla cevap veremedikleri görülüyor; artık babası ya da dedesiyle övünen gençlere pek rastlanmıyor. Bütün bunlardan yola çıkarak, kültürel bir yabancılaşmadan bahsetmek mümkün. Yapılan görüşmelerde gençler her ne kadar kendilerini Türk kültürüne bağlı gördüklerini ifade etseler de, yaşadıkları ülkenin kültürünün günlük hayatlarında ağır bastığı görülüyor. Gençlerin hayatlarında ailelerinden ziyade eğitim hayatlarının daha etkili bir unsur olduğu söylenebilir. Aileler ne kadar muhafazakar olursa olsun, çocukların okuldaki sosyal ortamdan kaçınılmaz olarak etkilendiği, bazı durumlarda aileyle okul arasında kalabildiği, bunun da ikili bir hayat tarzı oluşturabildiği görülüyor.

Yoğun göç alan bir ülke olan Hollanda’nın, özellikle Ortadoğu ve Mağrip ülkelerinden gelen nüfusun birinci neslini entegrasyona zorlamak yerine daha sonraki nesillerin entegrasyonve sosyalleşmesine odaklandığı, bunu da eğitim yoluyla sağladığı görülüyor. Eğitimin uyum açısından olumlu sonuçları her ne kadar ağır bassa da, bireylerin kendi kökleriyle bağını koparmasına yol açabiliyor olması ise bir eleştiri konusu. Ancak yine de eğitim hayatı, gençleri kendi kültürlerinden uzaklaştırsa bile, gençlerin nitelikli bireyler olarak yetişmelerine çok büyük katkı sağlamış durumda. Gençler liseye kadar zorunlu eğitim sayesinde donanım sahibi olarak yetişiyorlar. Liseye kadar zaten yaşadıkları ülkelerin dilinin yanında bir başka yabancı dili mutlaka öğreniyorlar ve üniversiteyi bitirdiklerinde de en az üç dil konuşacak şekilde diplomalarını alıyorlar. Dil bilgisine ek olarak iş disiplini ve çalışma alışkanlığı da kazanıyorlar.

”Ben şimdiden 3 dil biliyorum. İspanyolcaya da başladım okulun sonunda 4 dil öğrenmiş olacağım”

(Kadın 21, Rotterdam)

Sosyal ve Siyasal Hayat
Aile Yapısı ve Göç Tecrübesi

Görüşülen Alevi gençlerin ailelerinin göç tecrübesine ve aile yapısına bakıldığında farklı ülkelerde benzer pratiklerin yaşandığı görülüyor. İlk nesillerin kendi kültürlerinin dışına çıkmadan yaşayarak korudukları aile yapısı, günümüzde yerini yaşanılan ülkenin kültürüne ayak uydurmayı ön plana alan, daha “modern” bir yaklaşıma bırakmış durumda. Aile bireylerinin gündelik hayata, iş hayatına katılımları artıp, dil yetkinlikleri ve ekonomik düzeyleri yükseldikçe, aile de paralel bir şekilde “Avrupalılaşma” yaşamış.

Türkiye’deki yaygın muhafazakar aile yapısına kıyasla, Avrupa’daki göçmen ailelerde hem aile bireyleri arasında hem de aile dışındaki kişilerle ilişkilerin daha rahat olduğunu söylemek mümkün. Gençler, aile içindeki ilişkiler rahat olduğu için çoğunlukla aileleriyle birlikte yaşamaya devam ettiklerini belirtiyorlar. Öte yandan, Fransa ve Hollanda’da yapılan bazı görüşmelerde bu duruma istisna olabilecek örnekler de var. Bu iki ülkede ‘Anadolu’ tipi aile yapısının hala hakim olduğu, gençlerin sosyal hayatlarının daha sıkı şekilde takip edildiği aile yapılarından bahsetmek de mümkün. Ancak artık üçüncü ve dördüncü nesillerden bahsedilebilen ülkelerde, Alevi aile yapılarında modernleşme ve yaşanılan ülkede yaygın olan aile yapısına benzerlikler görüldüğünü belirtebiliriz. Hatta Hollanda’ya göç eden kırsal kesimin aile yapısında dahi nesiller arasında önemli değişikliklerin yaşandığı görüşmelerde vurgulanan konular arasında yer alıyor.

“Babamla arkadaş gibiyiz her şeyimi onunla konuşurum” (Erkek, 23, Paris) “Serbest bir ile yapımız var.”

(Erkek, 24, Berlin)

“Demokrat bir aileden geliyorum.”

(Kadın, 22, Köln)

 Almanya’da görüşülen Alevi gençlerin çoğunluğu, ailelerinin kendilerini baskı altına almadığını, ‘serbest bıraktığını’ dile getiriyorlar. Örneğin Alevi kültürünün öğretilmesi konusunda ailelerin çocuklarının ilgisine veya talebine göre karar verdiği belirtiliyor. Gençler aileleri tarafından herhangi bir dayatma hissetmediklerini söylüyorlar.

Almanya’da göçün daha erken başlaması dolayısıyla Alman kültürünün Türkiyeli genç nüfusa daha derin nüfuz etmiş olması sebebi ile ailesinden bağımsız şekilde yaşayan gençlerin sayısı diğer ülkelere göre daha yüksek görünüyor. Avusturya’da ise Türk kültürüne yakın aileler çoğunlukta. Buradaki gençlerin aileleri ile ilişkileri daha sıkı ve geleneksel kurallar dahilinde yaşanmakta. Ailelerin gençlerin eğitim ve sosyal hayatlarını yakından takip ettikleri, ailesinden bağımsız yaşayan gençlerinse sayılarının oldukça düşük olduğu görülüyor. Avusturya’ya göçün Almanya’ya göre daha geç başlamasının buradaki aile birlikteliğini koruma ihtiyacını halen güçlü tuttuğu düşünülebilir. Hem aileyi yalnız bırakmamak hem de aile bütçesini küçültmemek için gençler aileleri ile ortak bir yaşantı sürdürmeyi tercih ediyorlar.

Çalışma yapılan ülkelerde gördüğümüz ortak nokta ise özellikle gelir seviyesi düşük ailelerde bu durumun kaçınılmaz bir hal alıyor olması. Bu sayede aileler bir yandan – üniversite ya da iş hayatında olsalar da – çocukları ile birlikte yaşarken onların eğitim ve sosyal hayatlarını takip edebiliyor, bir yandan da aile bireylerinin gelirlerinin tek bir çatı altında toplanmasını sağlıyorlar.

“Kız-erkek ilişkileri gizli yürür biraz… Ayrı eve çıkmaya pek sıcak bakılmaz.”

(Kadın, 28, Londra) 

Gençleri kimlik bilinci bakımından en çok etkileyen faktör, ailelerinin siyasi görüşlerinden ziyade siyasi görüşleri sebebiyle yaşadıkları zorluklar. İsveç’te görüşülen bir genç, Türkiye’de işkence gören babasının 80’lerin sonunda iltica etmesini takiben annesinin çocuklarına tek başına bakmak zorunda kaldığını, daha sonra onun da iltica etmek için çocuklarıyla kıta kıta dolaştığını anlatıyor. Başka bir genç, babasının çatışmalardan kaçmak için ekonomik çaresizlik içinde Batman’dan İstanbul’a yürüdüğünü, on sene hapiste kaldıktan sonra iltica ettiğini anlatıyor. Ancak hepsinin odağında, bu zor tecrübelerden ziyade, sonraki dönemde ailenin İsveç’te açtığı yeni, temiz sayfa var.

“Biz 21 kişilik büyük bir aileyiz. Buralara kolay kolay gelmedik. Bir kısmımız İsveç’te doğdu, yetişti. Büyük bir aile olduğumuz için birlikte yaşamayı öğrenmemiz önemliydi. Bireysel kararlara saygı duymayı öğrendik… Herkes ‘kendimiz için en iyi olanı yapmamız’ görüşünde.”

(31, Erkek, Stockholm) 

“Onca zorluktan sonra buraya geldik, yeni ülke, yeni hayat dedik. Geleneklerimizi yolda bıraktık. Ailem iyi bir hayat kurmak için sıkı çalıştı diğer ailelere göre. Bu yüzden bizim ailemizin daha entegre olmayı başardığını düşünüyorum.”

(30, Erkek, Stockholm) 

İngiltere’ye ağırlıklı olarak 20 – 25 sene önce, Kahramanmaraş ve Sivas’tan göç eden komşu köylerden çoğu ailenin, ilk olarak sadece birkaç sene çalışıp para biriktirme amacıyla çocuklarını geride bırakıp geldikleri, daha sonra düzene alışınca İngiltere’de kalmaya karar verdikleri görülüyor. Bunun üzerine çocuklar, o zamana kadar onları köyde büyüten yakın akrabalarından ayrılıp İngiltere’ye yerleşmişler. Örneğin, bir genç, on yaşında İngiltere’ye, anne babasının yanına göç ettiğinde onları hiç tanımıyor olduğunu aktardı. Bu beraberinde hem yeni bir  ülkeye, hem de yeni olarak algılanan bir aileye çifte uyum sürecini mecbur kılmış.

İngiltere’de 2000’lerin başında Alevi gençler arasında intihar oranlarının hızlı bir artış göstermiş olduğu, bunun bir vaka olarak incelendiği birçok kişi tarafından aktarılıyor. Bunun sebebi olarak, gençlerin aileleri ile olan iletişim kopukluğu, ailelerin çocuklarına kendi kültürlerini dayatması, baskı yapması, aile içi şiddet ve ekonomik sorunlar gösteriliyor. Bu vakaların, belli bir bilinçlenme sayesinde, ailelerin çocuklarıyla iyi iletişim kurup kültür çatışması yaratabilecek durumlarda orta yol arayışına girmesiyle sona erdiği belirtiliyor.

Ekonomik Durum

Gençlerin ve ailelerinin ekonomik durumları değerlendirildiğinde ailelerin gelir düzeylerinin yeterli derecede iyi olduğunu ve gün geçtikçe de iyiye gittiği belirtiliyor. Almanya’daki Alevi aileler genellikle kirada otursalar da, 2000’lerin başından itibaren ev alımının arttığından bahsediliyor. Ailelerin ulaşım için en az bir araba sahibi olduğu da görülüyor. Görüşülen gençlerin çoğunluğunun öğrenci olup, kendi ihtiyaçlarını ek işlerde çalışarak karşılamaları, görüşmelerin yapıldığı hemen her ülkede yaygın olan bir durum. Almanya, Fransa ve Hollanda’da gençlerin devletin öğrencilere sağladıkları olanakları iyi kullandığı anlaşılıyor. Gençlerin, yüksek öğrenim dönemlerinde çok ciddi gelirleri olmasa da kendilerinin yaşamını sağlayacak kadar bütçeye sahip oldukları gözlemleniyor.

Alevi gençlerin büyük bir kısmı mesleki eğitim almışlar. Aile geliri orta düzey ya da altında olan gençler burs alarak ve çalışarak okumayı tercih ediyorlar. Eğer okumaya başka bir şehre gitmiyorlarsa aile ile beraber yaşıyor, yemek ya da araba ihtiyaçlarını ailelerinin desteği ile karşılıyorlar. Gençler ek iş olarak garsonluk gibi yarı zamanlı işler yaptıklarını belirtiyorlar.

1990’lı yılların sonlarına doğru Avrupa’daki çoğu ülkede büyük üretim yapan fabrikaların daha ucuz maliyet sunan ülkelere taşınmasıyla önemli derecede iş alanı kaybı oluşmuş. Avrupa’da istihdamın daralması ve göçmenlerin giderek ekonomik bir yük olarak görülmeleri ve bunun kamuoyu tarafından bir sorun olarak gündemde tutulması Türkiye kökenli göçmenleri tedirgin eden bir durum. Bir yandan her geçen gün daha fazla ve çeşitli topluluklardan göçmenlerin vatandaş olarak kabul edilmesi, Türkiyeli göçmenlerin giderek yerli ve orta sınıf haline gelmesini de sağlamış. Yeni gelenler, bir öncekilerin terk ettikleri semt ve mahallelere yerleşip, yine onların terk ettikleri iş kollarında çalışıyorlar. İstihdamın azalması ve işe alımlarda göçmenlere karşı artan olumsuz tavır gibi nedenler dolayısıyla gençler eğitimlerini alıp bir meslek sahibi olsalar bile kendi alanlarında iş bulmakta zorlanabiliyorlar.

Özellikle Fransa ve Hollanda’da göçmenler genelinde işsizlik oranları yerlilere göre çok yüksek seviyelerde bulunuyor. Gençler iş bulma ve bu işi uzun vadeli koruma açısından zorluk çekiyorlar. Hatta daha öğrencilik yıllarından bu kaygıları taşımaya başladıkları görülüyor. Gençler arasında, daha önceleri üretim sahasında olup da günümüzde daha üst pozisyonlara çıkmaya başlayanların sayısı ise az. Daha iyi işlerde çalışan gençlerin ise yaşam standartlarında önemli bir değişim olduğundan bahsetmek gerekir.

“Gelecekte iş bulmak zor olacak bu sorunu nasıl hallederim bilmiyorum.”

(Erkek, 23, Paris) 

İngiltere örneğinde ise üniversite okumamış gençler çoğunlukla market, restoran, taksi durağı, ya da küçük çaplı tesisat şirketleri işletiyorlar. Bir genç, okumayanların bu tür işlerin kıskacından çıkamadığını; bu “tipik” işlerle anılıyor olmanın da Türkiyeli gençlerde özgüven eksikliğine sebep olduğu görüşünü dile getirdi. Eğitimin diğer ülkelere göre kısmen daha pahalı olduğunu belirtebileceğimiz İngiltere’de, gençlerin eski nesillere göre eğitime yine de daha fazla önem verdikleri görülüyor. Eskiye kıyasla üniversite okuyanların sayısında artış yaşanmış durumda. Diğer ülkelerde olduğu gibi İngiltere’de de ailelerinin gelir düzeyi daha düşük olanların öğrencilik yanında bakıcılık, garsonluk gibi ek işler yaptığı görülüyor.

İsveç’in eşitlikçi sosyal politikalarının İsveç’te doğmuş göçmen gruplarında zaman içinde orta sınıflaşma yarattığı görülüyor. Avrupa’nın diğer ülkelerinde yerel halk ve göçmen gruplar arasında görülebilen ekonomik uçurum, burada dile getirilmiyor. Bunun bir nedeni, göçmenlerin tek bir iş sektörüne hapsedilmemeleri ve böylece göçmen iş gücünde bir çeşitlilik elde edilmesi.

Hizmet sektörünü, özel sektörü ve sosyal hizmetleri içeren yelpaze, mühendislik, tıp gibi dallarla da ilgilenen Türkiyeli gençlerle birlikte daha da genişlemiş durumda. Bunu destekleyen bir unsur, Almanya’daki lise sisteminin ve yabancıların toplumsal hareketliliğini engellemeye yönelik yönlendirme uygulamalarının burada olmaması. Sonuç olarak göçmen gruplar, kendilerini herhangi bir sektöre mahkum hissetmiyorlar ve çeşitli iş dallarında çalışabiliyorlar. Böylece topluma erişim için kanallar çeşitlenmiş, fırsatlar artmış oluyor. Örneğin bir gözlemci, burada Avrupa ülkelerinde görülen “Türk dönerci” profilinin olmadığını söylüyor. Bir görüşmeci bunu destekler doğrultuda, “siz istediğiniz müddetçe, İsveç devleti size topluma entegre olmanız için her türlü fırsatı sunar” (Erkek, 31, Stockholm) diyor. Yine de bunun için iki yıl sürebilen göçmenlik prosedürlerini tamamlamış olmak gerekli.

Gençler İsveç’in bütün sosyal gruplara eşit mesafede olduğu kanaatindeler ve bundan saygı ile söz ediyorlar. Görüşülen gençlerin birkaçının ailesi, sosyal hizmetler sektöründe, belediye görevlisi olarak çalışmış, farklı yaşlardan, geçmişlerden ve sıkıntılardan muzdarip insanlara sosyal destek sağlanmasında yer almışlar. Bu gençlerden birkaçı bu alanda çalışabilmek için özel eğitim programları almakta olduklarını ve üniversitede sosyal hizmetler bölümü okumak istediklerini söylüyor. Bunun nedeni, kendi ailelerine ve kendilerine “yapılan iyiliğe karşılık vermek.” (Kadın, 26, Stockholm) 

Eğitim ve iş hayatlarında başarılı bir düzen oluşturabilmiş gençlerin, Türkiye’ye temelli dönmek gibi bir niyetleri yok; ülkenin yerli halkının gündelik pratiklerine benzer bir yaşam tarzını benimsedikleri anlaşılıyor. Artık gençlerin bir çoğu memleketlerindeki aile büyükleri hakkında babalarla sohbetler yerine, arkadaşlarıyla seyahate çıkmayı tercih ettiklerini iletiyorlar. Dolayısıyla dedeleri gibi kısa sürede para biriktirip Türkiye’ye dönme isteğinden ziyade, yeni vatanlarında “kaliteli bir yaşam” sürdürmeyi tercih ediyorlar.

Sosyalleşme 

Gençlerin, üniversiteye gidip gitmemelerinin sosyal hayatlarındaki ilişkilerde önemli rol oynadığı söylenebilir. Üniversiteye giden gençlerin çoğu, hem okul hayatı hem de iş hayatı nedeniyle diğer gençlere kıyasla daha yoğun oluyorlar. Gençlerin bir kısmı bu nedenle boş zamanlarının sınırlı olmasından şikayetçiler. Meslek öğrenimi alan, ya da doğrudan çalışma hayatına atılmış gençlerin biraz daha rahat olduğu görülüyor.

“Hem okul hem çalışma bütün günümü alıyor. Sosyal yaşantım pek yok”

(Erkek, 26, Berlin) 

Özellikle Almanya, Avusturya, Fransa ve Hollanda’da boş vakitlerinde dernek çalışmalarına katılan gençlerin arkadaş çevreleri de genellikle aynı kesimden gelen dernek arkadaşlarından oluşuyor. Öte yandan daha önce de belirtildiği gibi gençlerin derneklere ve Alevilikle ilgili aktivitelere ilgisi sınırlı.

Görüşülen gençlerin çoğu, boş zamanlarında arkadaşlarıyla buluştuklarını, kafelerde sohbet ettiklerini anlatıyorlar. Gençlerin arkadaş gruplarıyla yaptıkları faaliyetler ülkeler arasında çok büyük fark göstermiyor. Eğer bir derneğe üye iseler veya bir yakınlıkları varsa sosyal hayatları bu faaliyetler ile çeşitlenebiliyor. Derneklerde daha çok saz, semah, folklor gibi etkinliklere katılıyorlar. Almanya’daki gençlerde derneklerin yönetimine katılım diğer ülkelere göre daha yüksek. Yine Almanya örneğinde çok sınırlı da olsa bazı gençlerin boş zamanlarında göçmen ailelere ücretsiz olarak danışmanlık verdikleri, çocuklarına dersler konusunda ücretsiz yardım ettikleri görülüyor.

İsveç’te görüşülen gençler boş zamanlarında arkadaşlarıyla vakit geçirdiklerini, kafelere gittiklerini ya da evlerinde buluştuklarını söylüyorlar. Çoğunun arkadaş çevresi okuldan ve “her milletten” karışık bir profilden oluşuyor. Birkaç genç, en yakın arkadaşlarının yerli İsveçli olduğunu söylüyor. Farklı kökenlerinden dolayı herhangi bir anlaşmazlık söz konusu olmasa da zaman zaman kültürel farklılıkların su yüzüne çıktığı ama bunların iki taraf için de ilginç anılar olarak kaldığı söyleniyor. Bir genç, hep birlikte bir yere gittiklerinde kendisinin tüm hesabı ödediğinde herkesin çok şaşırdığını söylüyor (Erkek, 21, Stockholm). Bir başka genç, benzer bir durumu şu sözlerle ifade ediyor:

“İsveçli arkadaşlarımız geldiklerinde evde onları iyi ağırlarız, sofraya alırız, rahat hissettiririz… Çok şaşırırlar. İsveçlilerse evlerine gittiğimizde ‘ben bir yemek yiyeyim, sen de bu arada odamda bekle’ diyebilirler. Biz ailelerimize sıcak davranırız, okuldan döndüğümüzde öperiz, İsveçlilerde böyle bir şey yok.”

(Erkek, 16, Stockholm)

 İsveç’teki gençler arasında önemli bir gündem konusu da Suriyeli mülteci krizi. Bir genç, İsveç ve Almanya’nın Suriyeli mülteci krizinin asıl yükünü taşıyan ülkeler olduğunu, diğer Avrupa ülkelerinin de kendilerine sorumluluk biçmesi gerektiğini söylüyor. Gençler bu sorumluluk paylaşılmadığı taktirde İsveç’in zorlanacağı ve gidişatın iyi olmayacağı kanaatindeler. Göçmenlik bürosunda çalışan bir genç, geçen sene 165.000 Suriyelinin İsveç’e iltica ettiğini, bununla nasıl başa çıkılacağı sorusunun endişe yarattığını söylüyor. İltica prosedürünün iki sene sürdüğü, bu süreç içinde başvuruda bulunanların yasal olarak çalışamadığı ve bunun sığınmacılarda hayal kırıklığı yarattığı belirtiliyor.

Avrupa’da görüşülen gençlerin büyük bir çoğunluğu farklı gruplardan arkadaşlarının olduğunu söylüyorlar. Ancak bununla beraber birçoğunun sosyal zamanlarını ve boş vakitlerini kendi muhitlerinde ve sosyal gruplarında geçirdikleri görülüyor. Alevi dernekleriyle ilişki kuranların daha çok Alevi gençlerden oluşan bir arkadaş çevresi edindikleri belirtiliyor.

Sosyal hayatta Sünni ve Alevi gençler arasındaki ilişkilerin mesafeli olduğu görülüyor. Gençler Sünni arkadaşları ile beraberken özellikle siyaset konuşmaktan kaçındıklarını, siyasi meselelere girilmezse iyi anlaştıklarını belirtiyorlar. Almanya’da Sünni kesim sayıca fazla ve örgütlü bir yapıya sahip olduğundan daha çok kendi aralarında arkadaşlık kurmayı tercih ederken, Alevi gençler de kendi çevreleri ile vakit geçiriyorlar. Görüşülen gençlere göre, Sünni arkadaşları Alevi gençlerini camiye davet etmelerine rağmen, kendileri cemevlerine gelmeye pek istekli davranmıyorlar. Bazıları ise Alevi olduğu öğrenilip hatta bir Alevi derneği ile ilişkili olduğu anlaşılınca Sünni gençlerin daha mesafeli durduğundan şikayet etmekteler.

“Çok iyi bir kız arkadaşım vardı benim Alevi derneğine gittiğimi duyunca bana mesafeli davrandı. Siyaset ya da din meselesi tartışmadığımızda iyiyiz, ama bu tür meseleler sohbet ederken bir mesafe oluşuyor! Öte yandan günlük hayatta Sünni gençlerle ciddi bir problem yaşamıyoruz, din ya da siyaset konuşmazsak son derece iyiyiz.”

(Erkek, 22 Stuttgart)

“Alevi olduğumu, derneğe gittiğimi söyledikten sonra Sünni arkadaşım tepki verip bana mesafe koydu.”

(Kadın, 18, Stuttgart)

 Avusturya’da görüşülen gençler kendi ortamlarında Alevi-Sünni ayrımı yapmadıklarını özellikle belirtiyorlar. Türkiye’deki tarihsel ve siyasi gelişmelerin neticesinde yaşanan Alevi-Sünni gerginliğinin Avusturya’ya çok keskin bir şekilde yansımadığı anlaşılıyor. Gündelik hayatta da Alevi-Sünni ayrımı keskin olmadığı için, arkadaşlıklar ve birlikte gerçekleştirilen faaliyetlerin olduğunu, hatta bazı gençler en iyi arkadaşlarının Sünni olduğunu dile getiriyorlar.

Fransa ve Hollanda’da yaşayan gençler diğer göçmenlerle ilişki kurmakta bir mahsur görmedikleri, ancak bu kesimlerle olan diyaloglarında daha seçici davrandıklarını ve daha sınırlı arkadaşlık ettiklerini belirtiyorlar. Bu çevrelere mesafeli durma nedenlerinden biri, onların “radikal gruplara yakınlıkları.” Hatta bu çevrelerle arkadaşlık eden gençlerin radikalleşme eğilimi göstermesinden kaygı duyduklarını söylüyorlar. Bazı gençler ise Afrikalılar ve Araplar ile pek iyi anlaşamadıklarını belirtiyor ve bu kesimlerden zaman zaman rahatsız edici ifadeler duyduklarını söylüyorlar. Diğer din/mezheplerleyse herhangi bir problem yaşamadıklarını, günlük hayatta ilişkilerinin normal olduğunu belirtiyorlar.

“Bir Faslı beni görünce Hz. Ali’niz sizi ne zaman kurtaracak diye dalga geçiyor”

(Kadın 25, Rotterdam) 

Alevilerin sayıca fazla olduğu İngiltere’de ise iki taraf arasında fazla bir soruna rastlanmıyor, Alevi- Sünni ilişkilerinin daha dengeli olduğu görülüyor. Bir genelleme yapmak gerekirse, iki kesimin de birbirlerinin alanına fazla müdahale etmeden bir ‘birlikte yaşama biçimi’ geliştirmiş olduğunu söylemek mümkün. Zaman zaman siyaset etrafında karşı karşıya gelinse de büyük boyutlarda bir kutuplaşmadan söz etmek zor. Alevi-Sünni ayrımının İngiltere’de bir gerilim konusu olmaması, bu iki kesim arasında evliliklerin olmasını kolaylaştırmış. Bunun çok yaygın olmadığını, ama tartışmalı görülmediğini de eklemek gerek. Örneğin, görüştüğümüz Alevilerden üçü Sünni kişilerle ile evlilik yaptıklarını, ailelerinin de bu konuda herhangi bir çekincesi olmadığını belirtti. Bu etkileşimler zaten belirgin olmayan ayrımı iyice erittiği gibi, bazı durumlarda da ortaya çıkartabiliyor. Örneğin, bir genç kadın, kendi kimliksel tecrübesinin evlilikte nasıl gerçekleştiğini bu sözlerle anlatıyor:

“Kendimi Alevi bilirdim. Evlendim, eşim Sünni’ydi. Bir süre sonra kendimi Sünni görmeye başladım. Eşimin yanında Alevilerin müzikleri dinlemezdim. Ayrılınca kendimi Alevi gibi hissetmeye başladım, hem de eskisinden daha fazla…”

(Kadın, 33, Londra) 

Yine de Avrupa genelinde gençler arasındaki yaygın davranış, ileride kültürel uyumsuzluktan kaynaklı sorunların çıkmaması için cemaat içinden birisiyle evlenmek şeklinde. Sünnilerle evliliklerde Alevi kadınların “başının kapatılacağı” ya da ona baskı yapılacağı, sosyal hayatta eşleri ya da eşlerinin aileleri tarafından kısıtlanacakları endişesi birçok genç tarafından dile getiriliyor. Böyle bir durumda mevcut özgür durumlarının yok olacağı, hayatın daha da zorlaşacağı düşünülüyor. Bu tür örneklerin varlığı konuyla ilgili gençleri daha dikkatli davranmaya itiyor. Ailelerin bu konudaki tercihleri ise eskisi kadar bağlayıcı olmasa bile gençler üzerinde etkili olabiliyor.

Öte yandan, Avrupalı gençler arasında gençler arasında evlilik kurumuna ilginin giderek azaldığı görülürken, Alevi gençlerin çoğu halen geleneksel değerlere bağlı kalarak evliliği doğru bulduklarını söylüyorlar. İnancı ağır basanların daha çok kendisi gibi inançlı olanları tercih ettikleri görülüyor. Ancak yine de geçmişte evlilikler 20 yaşın altında gerçekleşirken günümüzde 25 yaşın üzerine çıkmış durumda. Evliliklerde sadece beğeni değil, sosyal statü ve ekonomik durum da tercihlerde önem teşkil ediyor. Gençler evliliği genellikle ekonomik durumlarını netleştirip, kendilerini güvencede hissedince gerçekleştirmek istiyor. Geçmişte olduğu gibi kısa tanışmalar sonucu evlilikler yerine, daha uzun tanıma süreçlerini tercih ediyorlar.

“Evlikler sadece iki kişi arasında değil bütün akraba ile oluyor. Onun için evleneceğim şahıs Alevi olmalıdır.”

(Erkek, 26, Berlin) 

“Benim arkadaşım Sünni dindar birisi ile evlendi, çok sorun yaşadı ben kesinlikle istemiyordum. Onun için Alevi biriyle nişanlandım”

(Kadın, 26, Köln) 

“Anlaşabileceğim birisi olması önemli, inancı beni ilgilendirmiyor.”

(Erkek, 22, Köln)

 “Aileme kalsa evleneceğim kişi bizim köyden olmalı… olmadı Türkiyeli olmalı, olmadı en azından aynı mezhepten olmalı, o da olmadı, beyaz olmalı… farklı ırktan olmasın da!”

(Kadın, 30, Londra)

Eski nesillerden farklı olarak gençler evleneceği kişiyle önce kendisi tanışmakta, bir sene gibi bir zamandan sonra nişan ve düğün yapmaktalar. Genel olarak ailelerin gençlerin evliliği konusunda yaptırım gücünün sınırlı olduğu görülüyor. Cemaat dışı evliliklere karşı çıkan aileler mevcut ama çoğu zaman gençlerin tercihlerinin kabullenildiği belirtiliyor. Aileler genellikle evlilik vakti gelmeden çocuklarına prensip olarak Alevi bir kişiyle evlenmelerini telkin ediyor, bu mümkün olamıyorsa da Türkiyeli birini tercih etmeleri isteniyor.

İsveç’te görüştüğümüz gençlerin gençlerin bir kısmı, İsveçlilerle nişanlanmış ya da evlenmişler. Her iki taraftan da buna karşı çıkan bir aile profili görülmüyor. Bununla birlikte İsveç’te sık görülen evlilik öncesi birlikte yaşamanın Türkiye kökenli aileler için kolay kabul edilebilir olmadığını not düşmek gerek. Erkeklere bu konuda tanınan esneklik kadınlar için mümkün görünmüyor. 2002’de Uppsala’da Elbistan doğumlu Fadime Şahindal’ın erkek arkadaşıyla eve çıkması üzerine babası tarafından öldürülmesi bu duruma örnek gösteriliyor. Yine de, günümüzde gençlerin evlilik konusundaki tercihlerine saygı duyan bir ebeveyn profiliyle karşı karşıya olunduğu görülüyor. Buna rağmen kendi topluluklarından biriyle evlilik yapılsa ailenin daha memnun olacağı da ekleniyor. Halihazırda topluluk içi evlilikler daha yaygın olsa da, İsveç doğumlu nesillerin devamıyla karışık evliliklerin artışa geçeceğini söylemek mümkün.

İsveç’te yaşayan Türkiyeli ailelerin çocuklarına tanıdıkları özgürlüklerin mülakatların yapıldığı diğer Avrupa ülkelerine göre daha geniş olmasının, çocukların çok küçük yaşlardan beri toplumsal hayatta bir “birey” olarak muamele görmelerinden kaynaklandığı söylenebilir. İsveççede “siz” gibi resmi bir hitap şekli olmasına rağmen yaş, yakınlık veya statü fark etmeksizin herkesin birbirine “sen” diye hitap ettiği belirtiliyor. Hiyerarşik ilişki ima eden “siz” kullanıldığında bunun tepkiyle karşılandığı söyleniyor. Bunun da ötesinde kreşlerde çocuklar öğretmenlerine isimleriyle hitap etmeye teşvik ediliyorlar. Böylece eğitim hayatı boyunca öğrenci–öğretmen arasındaki hiyerarşik ilişkinin ortadan kalktığı, bunun toplumsal hayatta da bu şekilde olduğu söyleniyor.

Çocukların 2–3 yaşlarından itibaren içinde büyüdükleri bireyi güçlendiren bu yaklaşım, aile hayatındaki katı hiyerarşik ilişkilerin anlamsızlaşmasını ve ailenin daha esnek olmasını beraberinde getiriyor. Örneğin bir gözlemci, bunu şöyle ifade ediyor: “Kızım bana sinirlenince birden İsveçli oluyor. Bireyselliği kreşte öğrenmiş… Bana benim haklarım var diyor.”

Almanya’daki Alevi gençlere bakıldığında, özellikle genç kadınlar, evliliğe oldukça olumlu bakıyor ve aile kurup düzenli bir aile yaşantısı istediklerini ifade ediyorlar. Ama geçmişten farklı olarak evlenip eşlerinin imkanları ile geçim sağlamak yerine ekonomik olarak bağımsız olup eşit koşullarda evliliği sürdürmek istiyorlar. Onlara göre eşit koşullara sahip olmak, ev içindeki kararlarda eşit konuma sahip olmayı da getiriyor. Alevi gençler arasında evliliğin, ne zaman ve hangi koşulda olması gerektiği konusunda düşünce farklılıkları bulunuyor. Önemli bir kısım, evliliğin okulun ardından meslek elde edilmesinden sonra olabileceğini söylüyor. Bazıları ise sevdiği biriyle karşılaşmasının ardından bunun gerçekleşebileceğini belirtiyor.

Almanya’daki Alevi gençler, Sünni kökenli olsa da laik ve liberal ailelerin ve sol çevrelerin çocuklarıyla daha iyi anlaştıklarını belirtiyorlar. Ancak tüm bunlara rağmen Anadolu’dan gelen gençlerin büyük bir kısmı değerler manzumesinde kendilerine en yakın buldukları, yine aynı çevreler oluyor. Aleviliği paylaşmasa da, yakın arkadaşlarının yine aynı çevrelerden olduğu görülüyor. Alevi-Sünni, Türk-Kürt karşıtlığı gibi mesafelerin çok belirleyici olmadığı anlaşılıyor. Öyle ki benzer kültürel ortamda yetişen insanlar, inançları farklı olmasına rağmen birbirleriyle iyi geçindiklerini ifade ediyorlar.

Kız-erkek ilişkileri söz konusu olduğunda Alevi gençlerin çoğunluğu ilişkilere herhangi bir Avrupalı gibi baktıklarını ve her kesimden, dinden ve etnik gruptan arkadaşlarının bulunduğunu söylüyorlar. Fakat ilişkilerin sınırlarını korumaları anlamında ailelerin özellikle kız çocuklarına çok fazla hatırlatmada bulunduğu da ifade ediliyor. Zaten eğitim hayatlarında, hatta ibadet mekanlarında bu birliktelik yaşanıyor. Gençler bunun ileriki yaşamları için ciddi tecrübe kazandırdığını, birbirlerini daha iyi tanıdıklarını belirtiyorlar. Daha iyi anlaşabilenlerin arasında duygusal bağ oluşmasının da normal olduğunu söylüyorlar. Öte yandan gençler nişanlılık ve evlilik durumunda daha mesafeli bir arkadaşlığı tercih ettiklerini de ekliyorlar. Derneklerde tanışan bazı gençlerin evlendikleri de görülüyor. Alevi gençler kadın-erkek birlikteliği konusunda kendilerini Sünnilerden daha şanslı görüyorlar.

“Alevi derneğinde karşılaştık, önce arkadaş olduk sonra evlendik.”

(Kadın, 28, Nancy) 

Ebeveynler ya da sosyal çevrede gençler arasındaki duygusal yakınlaşma artık eskisi kadar tepkiyle karşılanmıyor. Ancak yine de çoğu gence göre ailelerin büyük bir kısmı evlilik öncesi kız- erkek ilişkilerine mesafeli duruyorlar. Flörtlerden annelerin çoğunlukla haberdar olduğu, babalarla ise birebir muhatap olunmadığı aktarılıyor. Bu konuda ailelerinin geleneksel kodlarını kırmalarının zor olduğu bilinciyle, gençler (özellikle kadınlar) ilişkilerini “ciddileşene” kadar gizli tutmayı tercih ediyorlar. Birçok ailede erkek arkadaşı eve getirme gibi bir durum halen tepkiyle karşılanıyor. Fazla tutucu olmayanlar aileler dahil olmak üzere Avrupa’da yaygın görülen evlilik öncesi ayrı eve taşınmaya karşılar.

Avrupa’dan Türkiye’ye Bakış
Türkiye Algısı

Alevi gençlerin tamamına yakını Türkiye’yle ilgili. Gençlerin neredeyse hepsi Türkiye’yi, Anadolu’yu kendi vatanı olarak görüyor, memleketin onlar için çok özel bir yere sahip olduğunu anlatıyorlar. Aile kökenleri ve onların yaşadıkları toprakları tanıma konusunda istekliler. Bu ilginin odağında Alevi inancı için kutsal olan isimlerin, türbelerin ve eski tekkelerin Türkiye’de olması önemli bir yer tutuyor. Hacı Bektaş Tekkesi halen bu ilginin en yüksek olduğu yerler arasında. Bunun yanı sıra Tunceli’deki Düzgün Baba gibi kimi evliyaların yaşadığı yerlerin de merak edildiği ve ziyaret edilmek istenen yerlerden olduğu dile getiriliyor.

Gençler Türkiye’yi hem akraba, arkadaş vasıtasıyla hem de daha çok sosyal medya ve televizyonlar aracılığıyla takip ettiklerini söylüyorlar. Sivil toplum kuruluşlarının Türkiye’yle ilgili birçok konuyu gündemlerine taşımaları, bu çerçevede birçok program yapmalarının da gençlerin Türkiye hakkında bilgi edinmeleri ve konuları takip etmelerine katkı sunduğu aktarılıyor.

Türkiye’nin turistik olarak da gençlerin ilgisini çektiği görülüyor, ülkenin farklı bölgelerini öğrenme ve görme arzusunda oldukları anlaşılıyor. Gençlerin büyük çoğunluğunda seyahat etmek istedikleri yerlerin başında Türkiye geliyor. Genellikle her yaz olmak üzere, yılda en az bir kez Türkiye’ye gittiklerini söylüyorlar. Günümüzde bu ziyaretlerin geçmişten farklı bir rota izlediği görülüyor. İlk nesil tatillerini genellikle kendi ailelerinin yanında geçirmeyi tercih ederken ikinci nesilden itibaren bu durumun değişmiş olduğu anlaşılıyor. Artık memleketteki akrabalarla daha az zaman geçirerek sahiller gibi turistik mekanlara gitmek daha revaçta. Sayıca fazla bir kesimin ailesi büyük kentlerde yaşadıklarından, aile büyükleriyle oralarda görüşüp sonrasında tatil yörelerine gittiklerini söylüyorlar. Birinci nesil doğup büyüdüğü memlekete gitmeyi tercih ederken, sonraki nesiller büyük şehirler ya da sahil kentlerine yöneliyor.

İngiltere’de görüşülen gençlerin Türkiye algısı konusunda ortaya karışık bir tablo çıktığını söylemek mümkün. Bir kısmının tüm ailesi İngiltere’ye göç etmiş ve Türkiye ile pek bağlantısı kalmamış. Bir kısmınınsa Türkiye’de akrabaları ve arkadaşları var. İlk grubun Türkiye’yi ziyaret etme sıklığı, ikinci gruba göre çok daha az. Bu gençler, Türkiye’ye gideceklerine başka ülkeleri keşfetmeyi tercih ettiklerini belirtiyorlar. Türkiye ile akrabalar, arkadaşlar üzerinden bağı kalan gençlerse, onları bazen senede bir, bazen de iki senede bir ziyaret etmeye gayret ettiklerini anlatıyorlar.

Gençlerden bir kısmı, Türkiye’ye gittiklerinde ortama ayak uydurmakta güçlük çektiklerini belirtiyor. Örneğin biri, “Türkiye’ye ne zaman gitsem damdan düşmüş gibi oluyorum”  (Kadın, 30, Londra) diyor. Bunun nedeni olarak, Türkiyeliler ve İngiltereliler arasındaki, günlük hayata yansıyan davranış farkları (trafikte yol verme, sıraya girme, selamlaşma vs.) gösteriliyor. Kürtler ve İsveçliler Kürt meselesi üzerinden bir etkileşim içindeler. Kürtler İsveçlilere olan biteni kendi gözlerinden anlatıyorlar ve bu İsveçlilerde bir karşılık buluyor. Siyasi bakışta ortak zeminde birleşmeleri Kürtlerin İsveç toplumuna erişimini kolaylaştırıyor. Örneğin Suriye’de savaşan “gerilla kadın imajının” İsveç toplumunun kafasındaki Ortadoğulu kadın imajını alt üst ettiği, bunun da Kürt toplumunun saygınlığını arttırdığı söyleniyor.

İsveç’teki gençler genelde Türkiye’ye senede bir kez akrabalarını görmek için gidiyorlar. Son dönemde terör olaylarının ve çatışmaların artması gidişleri azaltmış. Ayrıca kendi ailelerini kurmuş olanların seyahat sıklığı iki – üç senede bire düşmüş. Çifte vatandaşlık sahibi erkeklerin seyahatini engelleyen en büyük unsur, askerliğe çağırılmaları. Yine de gençlerin Türkiye’ye gittiklerinde genellikle iyi tecrübeler yaşadıkları, oradaki zamanlarını güzel andıkları görülüyor:

“Batman’da ailem var. Geçen yaz gittiğimizde çatışmalardan dolayı çok endişeliydim. Ama gittiğimde haberlerde gördüğümden çok farklı bir Batman’la karşılaştım. Ortalık güvenliydi, iyi bir tecrübe oldu benim için.”

(Erkek, 31, Stockholm) 

Bununla birlikte Kürt olarak kendisini Türkiye’de güvende hissetmediği, örneğin Türkiye’de Kürtçe konuştuğunda başına bir tehlike geleceğini düşünen gençler de var.

Stockholm’de doğmuş gençler kimliksel olmasa da, memlekete aile ve akrabalar üzerinden bir bağ hissediyorlar. Yine Stockholm doğumlu bir genç, iki kültürden de beslenen kişiler olarak karşılaştıkları ikili durumu şöyle anlatıyor:

“Türkiye’ye gidince burayı özlüyorum, burada da Türkiye’yi…. Buradayken Türkiye’nin havasını özlerim, akrabalarımı özlerim… Türkiye’deyken İsveç’in yağmurunu özlerim, arkadaşlarımı, İsveç usulü kebabı özlerim.”

(Erkek, 16, Stockholm)

 Gençler Türkiye gündemini hem yerli hem yabancı basından, hem de sosyal medyadan yakından takip ettiklerini belirtiyorlar. Genelde Hürriyet, Milliyet gibi kolayca bulunabilen gazeteler ve bir gencin deyimiyle “demokrat, sol kanallar” takip ediliyor. Internet ve sosyal medyanın da yine Türkiye’yi takip etmede önemli bir platform olduğu söyleniyor.

Türkiye’de yaşanan gelişmeler ve özellikle de siyasi konular gençleri yakından ilgilendiriyor. Türkiye’deki çatışma ortamı ve bunun Batı medyasında ele alınışı üzerinden ülkenin şiddet spiraline girdiğine yönelik güçlü bir algının pekiştiği görünüyor. Güvenlik endişesi çoğu aileyi tatil için Türkiye’ye gitme düşüncesinden caydırmaya başlamış. Londra’da tutunamadığını söyleyen bir genç, “eskiden Türkiye’ye taşınmayı düşünürdüm; şimdi tatile gitmeyi bile düşünmüyorum” diyor (Kadın, 21, Londra). Farklı profillerden gençlerden, özellikle IŞİD eylemlerine referansla, “Türkiye’de bombalar patlıyor” cümlesi sık sık duyuluyor. IŞİD’in bombalı eylemlerinin sadece Türkiye’yle sınırlı kalmadığı, Avrupa’nın büyük şehirlerinde de yapıldığı hatırlatıldığında bu şehirlere yönelik bir güvenlik endişesi duyulmadığı görülüyor.

Gençler Türkiye’deki çatışma ortamından ve sert siyaset dilinden rahatsız ve kaygılı olduklarını dile getiriyorlar. Türkiye’de yaşayan akrabalar sebebiyle akıllarının bir kısmı hep Türkiye’de. Konuşulan gençlerin çoğunluğu AK Parti’nin siyasetini olumsuz bulduklarını, kendilerini daha çok HDP’ye yakın gördüklerini belirtiyor, CHP’nin daha etkili bir muhalefet yapması gerektiğini ifade ediyorlar.

“Türkiye’deki siyasi ortam doğru değil. Gerilim ve çatışma ve tedirginlik var hep. Çözüm süreci iyiydi ama çatışmaların başlaması kötü oldu.”

(Erkek, 27, Hamburg) 

“Türkiye siyaseti çok olumsuz. Çözüm süreci umut vermişti. Çatışmaların başlamasında bence iki taraf da sorumlu.”

(Kadın, 21, Paris)

 Gençlerin önemli bir kısmı politik arenada yaşanan tartışmalar ve gerilimlerin Türkiye demokrasisine zarar verdiği gibi kendilerini de etkilediğini anlatıyorlar. Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde yaşadığı sıkıntıların özellikle Fransa ve Hollanda’daki ırkçı ve yabancı düşmanı kesimlere siyasal malzeme olduğunu söylüyorlar. Batı’nın Türkiye’ye ilişkin üçüncü sınıf demokrasi algısını beslediğini özellikle vurguluyorlar. Türkiye kökenliler yaşadıkları ülkelerdeki hak talepleri karşısında “buraları beğenmiyorsanız kendi ülkenize gidin siz orada daha iyi yaşarsınız” (Erkek, 22, Paris) denilerek aşağılanmakta olduklarını aktarıyorlar. Çözüm sürecinin çökmesiyle artan çatışmalardan endişelenen Alevi gençler, Türkiye’deki son seçim sonuçlarından da memnun olmadıklarını dile getiriyorlar.

Türkiye’deki Gezi Parkı protestolarının ve Kobane eylemlerinin İngiltere’deki bir kesim genci harekete geçirmiş olduğu görülüyor. Birkaç genç, Kobane sürecinde Türkiyeli göçmenlerin yoğunluklu olduğu mahallelerde sık sık eylem olduğundan; hatta bunların zaman zaman şehrin ana arterlerinde tekrarlandığından bahsediyor. Bir kesim genç üzerinde, Türkiye’deki siyasi olayların kimlik inşasında ve tahkiminde büyük etkisi olduğu anlaşılıyor. Buna paralel bir şekilde, özellikle İngiltere’deki dernek çevrelerinin Türkiye’deki seçimleri yakından takip ettiği de anlaşılıyor. Gençlerin bir kısmı sadece oy vermekle kalmamış, geçen seçimlerde müşahit olarak görev de almışlar.

Siyasete Bakış

Avrupa’da yaşayan Alevi gençlerin siyasete ilgisi ikili bir görünüm sergiliyor. Yaşadıkları ülkenin siyasetine neredeyse hiç ilgi duymazken, Türkiye siyasetine görece olarak daha ilgililer.

“Burada sistem oturmuş hangi parti gelirse gelsin çok büyük değişiklik olmuyor. Yani siyasal partiler arasında ciddi fark yok! Haklarımızda ciddi bir ihlal söz konusu değil kendi kimliğimize göre yaşıyoruz, Türkiye’deyse hak ihlalleri hat safhada”

(Erkek, 26, Berlin) 

Yine de çoğu, Türkiye hakkında bilgilenmek için kişisel bir çaba göstermiyor. Önde gelen haber kaynağı, aile. Bunu sosyal medya takip ediyor. Burada dikkat edilmesi gereken, bu kaynakların gençlerin ister istemez maruz kaldıkları kaynaklar olması.

“Bizim nesilde Türkiye’deki siyasete ilgi neredeyse yok. İsveçli Türkler olaya ‘iç mesele’ olarak bakıp ilgilenmiyor, İsveçli Kürtler yine daha ilgililer. Kürt olmaktan gurur duyar herkes ama öyle çok yüksek bir bilgi düzeyi yok. Burası bizim ülkemiz olmuş, İsveçli olmuşuz bilmeden…”

(Erkek, 16, Stockholm)

İsveç’te her gencin birincil kaynağı aileleri olmakla birlikte bazı gençlerin evdeki siyasal tartışmalara daha açık olduğu, Türkiye gündemini kendi anlam dünyalarında oturtmak için çaba sarf ettikleri aşikar. Bu gençler aileden duyduklarıyla çeşitli haber kanallarından edindikleri bilgileri karşılaştırarak, birleştirerek kendi fikirlerini, bakışlarını geliştiriyorlar. İsveç’te görüşülen gençler evde ailelerinin Türkiye siyaseti hakkında devamlı konuştuklarını, kendilerinin böylece bir kulak dolgunluğu geliştirdiklerini söylüyorlar. Bir gencin bu konudaki ifadesi, gençlerin yaklaşımını özetler nitelikte:

“Buradaki Kürtler, Aleviler her sene dernekler üzerinden festivaller düzenlerler. Ailem yakından takip eder ve katılır. Beni o kadar ilgilendirmiyor, hiçbir katkısı olmuyor bana, katılmıyorum o yüzden. Ailem evde hep siyaset konuştuğu için neredeyse katılmış kadar oluyorum gerçi…”

(Erkek, 31, Stockholm) 

Alevi gençlerin Türkiye’deki siyasete yaklaşımlarının tepkisel boyutlara vardığını rahatlıkla söylemek mümkün. Bu tepkisellikte iç içe geçmiş iki farklı dönemin izleri bulunuyor. Bunlardan birincisi, Alevilerin geçmişte yaşadıkları trajediler sonucunda hafızalarında biriktirdikleri devlete mesafeli tutum, bir diğeriyse 1980 öncesinde Aleviler arasında önemli taban bulan sol fikrin getirdikleri. Bu tepkiselliği incelerken Almanya’da yaşayanların önemli çoğunluğunun 1980 darbesinin mağdurlarından olduğu göz ardı edilmemeli ve bunun Alevi örgütlenmesindeki tavra yansıması ve olumsuz sonuçları dikkate alınmalı. Alevilerin yaşadıkları tarihsel trajediler nedeniyle Alevi hafızası Türkiye siyasetine karşı daha temkinli ve mesafeli bir duruşa sahip. Gençlere göre bu zamana kadar devletin kendi vatandaşlarına ilişkin onları kucaklayan ya da onların bu düşüncesini değiştirmeye yönelik bir çalışması da yok. Aynı trajedileri birebir yaşamamış olsalar bile bu hafızanın etkilerini günümüz gençlerinde de görmek mümkün.

“Yaşadıklarımızı unutmamıza fırsat tanımıyorlar her on senede bir katliam yaşanıyor, devlet bizi içine almamak için elinden geleni yapıyor”

(Kadın, 22, Berlin) 

“Her yerde ayrımcılığa uğruyoruz, bu devlet [Türkiye] bizi kabullenmiyor”

(Erkek, 25, Duisburg)

 Avrupa’da yetişen gençliğin Türkiye’de yaşananları pek olumlu bulmamalarına rağmen ebeveynlerinden farklı düşüncelere sahip oldukları da görülüyor. Eski nesilde geçmişin trajedileri ve acıları üzerinden bir Alevilik değerlendirmesi yapılırken, yeni nesil inançlarını daha çok insan hakları, eşitlik, ifade özgürlüğü, insani değerler, hoşgörü ve kadın-erkek eşitliği üzerinden tanımlıyor.

Türkiye’deki siyasal parti dağılımında da sol ağırlıklı siyasal tercihte bulunduklarını söylüyorlar.

Türkiye’nin büyük bir ülke ve birçok fırsatlara sahip olduğu, geliştiği, bazı imkanlarla ulaşım, mekan gibi konularda iyi bir yere geldiğinin söylenmesine karşın siyasi ve kültürel olarak gerilediği ifade ediliyor. Burada, düşünce özgürlüğü, dini grupların yaşadıkları mağduriyet ve farklı siyasi görüşlere baskılar yapıldığı, farklı inanç ve düşünce sahiplerine imkan sunulmadığı şikayetleri dile getiriliyor. Gençlerin büyük bir kısmı, Türkiye’deki mevcut siyasi hayatı olumsuz değerlendiriyor ve yakın gelecekte Türkiye’de giderek daralan ve sıkışan bir sosyal, kültürel ve siyasi hayatın olacağını tahmin ediyorlar. Son seçim sonuçlarını siyasi olarak olumsuz buldukları ve iktidarın bir şekilde kendi lehine bir seçimi yönlendirdiği ifade ediliyor.

Yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarına oy verme hakkının tanınmasını ise hem olumlu, hem olumsuz olarak değerlendiriyorlar. Oy verme hakkını olumsuz değerlendirenlerin gerekçe olarak oy verenlerin Türkiye’de yaşamıyor olması, dolayısıyla oradaki olup bitenden tam anlamıyla haberdar olamamalarından bahsediyorlar, hatta bu durumu Türkiye’de oy veren insanların iradesine saygısızlık olarak da değerlendiriyorlar. Bazıları ise bunun iyi bir adım olduğunu ancak oy verme yerlerinin uzaklığı nedeni ile zorlandıklarını söylüyorlar. Başka ülkelerde olduğu gibi yurt dışında yaşayıp Türkiye’deki seçimlerde oy vermeyi uygun bulmayanlar da var. Bazı gençler Avrupa’da yaşayıp Türkiye siyaseti için oy vermeyi garipsediklerini belirtiyorlar.

“Hiç tanımadığı bir yerde tanımadığı insanlara oy vermek mantıksız”

(Kadın, 21, Strasburg) 

“Olumlu, olumsuz hiçbir şeyinden etkilenmeyeceksin, oy vererek başkalarının hayatını etkileyeceksin”

(Kadın, 19, Paris) 

“Yanlış verilen kararların sonuçlarından kendimiz değil, başkaları mağdur durumda kalmakta. Bu nedenle oy verme hakkı çok sağlıklı bir karar değil.”

(Kadın, 25, Rotterdam) 

“Oy verme hakkı iyi olmadı. Başkalarının hayatlarını değiştirme hakkımız yok.”

(Kadın, 18, Stuttgart)

 “Oy verme hakkını doğru bulmuyorum. Yaşamadığınız bir ülkede, tanımadığınız insanlara oy vermek ne kadar mantıklı olur! Bana göre Türkler yüzlerini yaşadıkları Almanya’ya dönmeli.”

(Kadın, 22, Hamburg)

 “Türkiye’de sistemden çok kişilerin belirleyici” olduğunu düşünen gençler için Türkiye’nin politik alanı “heyecanlı ve hareketli.” Alevi gençlerin önemli bir kısmı AK Parti ve Erdoğan’ın “gerilimi esas alan bir siyaset izlediğini” düşünüyor, kendi inançlarına yakın insanların yaşam alanlarının daraltıldığına dair kaygılarını dile getiriyorlar. Dolayısıyla Türkiye’deki gelişmelere duyarsız kalmayacaklarını, bunun yaşamsal bir sorun olduğunu belirtiyorlar. Öte yandan Almanya’da Alevi olarak doğrudan bir tehdit/risk altında hissetmedikleri için Almanya’daki gelişmelere daha mesafeli durduklarını söylüyorlar.

Son zamanlarda Kürtler ve Alevilerin AK Parti muhalifliği temelinde yakınlaştığı görülürken, HDP’nin seçimlerden başarılı çıkmasıyla da Alevi seçmen nezdinde siyasete ilgi ve heyecan artmış durumda. Alevilerin politik tercihlerinin CHP’den HDP’ye kaymış olması ve çözüm süreci kapsamındaki gelişmeler Alevi kesimin tümüne yayılan bir hareketlilik yaratmış durumda.

Bu çalışmanın saha araştırmasında İsveç’teki gençlerle yapılan görüşmelerden bazılarının Ağustos ayında tamamlanması gençlerin Türkiye’de 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişimi hakkında fikirlerinin de raporda yer bulmasına fırsat sağlıyor. İsveç’te görüşülen gençler arasında 15 Temmuz darbe girişimi, İsveç’in de gündemine oturduğu için yakından takip edilmiş. Birkaçının ailesi girişim sırasında Türkiye’deymiş. Gençlerin bazıları, darbenin bir düzmece olduğu görüşünde. Örneğin bunlardan biri, ailesinden 1980 darbesinin hikayelerini dinlediğini, son girişimi dinledikleri doğrultusunda değerlendirdiğinde hiçbir benzerlik göremediğini, sonuç olarak farklı bir tür “darbe” yaşanmış olmasının girişimin gerçekliğine  dair kuşku uyandırdığını söylüyor (Kadın, 22, Stockholm). Başka bir genç ise Türkiye’deki tatili sırasında darbe girişimini yaşamış, o gece bulunduğu hastanedeki görevlilerin idam çağrıları yapmaya başlamaları üzerine bir kültür şoku geçirdiğini paylaşıyor:

“İdamı geçtim, İsveç’te böyle bir kamusal alanda böylesine bölücü, siyasi bir şey söylenmesi mümkün olamaz. Ne olursa olsun… İnsan ister istemez hep böyle karşılaştırıyor.”

(Erkek, 16 Stockholm) 

Çözüm Süreci ve Alevilerin Talepleri

Alevi gençlerin çok önemli bir kısmı Kürt sorununun demokratik yollardan barış içinde çözülmesini doğru buluyor. Kimliklerin siyasal alanda bir sorun olarak görülmesinin toplumsal barışın sağlanmasında tehlikeli olduğunu ve bu durumun uzun süre devam edemeyeceğini düşünüyorlar. Türkiye’nin zenginliklerinin herkese yetecek kadar geniş olduğunu, Anadolu halkının birbirine olan hoşgörüsünün yeniden inşa edilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Kürt halkının kültürel ve demokratik haklarının karşılıklı görüşmeyle tespit edilip konuyla ilgili çalışmaların başlaması gerektiğini, bunda geç kalmanın bedelinin her gün büyüdüğünü söylüyorlar.

“Her gün yeni şehit haberleri bizim barışa olan mesafemizi uzatıyor. İki taraf da birbirini öldürerek nasıl barış yapacak? Önce şu silahlar susmalı.”

(Erkek, 25, Hamburg)

Alevi gençlerin büyük bölümü ülkeyi bölünme algısına sürükleyecek şiddet eylemlerini doğru bulmuyor. “Eğer bir hak varsa bunu elde etmenin yolu sivil mücadele ile olmalı, kişiler toplumsal barışı bozacak ve birbirimize düşmanlığı körükleyecek eylemlerden vazgeçmeli” diyorlar. Kürt hareketinin hedefine ulaşmak için sadece şiddeti esas alan eylemlerinin hem kendilerinde hem de toplumda nefret yarattığını söylüyorlar. Bu tür girişimlerin kendi amaçlarına ulaşmada hiçbir katkısı olmadığını, sadece insanların nefretini kazandıklarını belirtiyorlar.

İngiltere’de görüşülen tüm gençlerin Türkiye’deki siyasi gidişatın oldukça kaygı verici olduğunu düşünmeleri, hakim ortak görüş. Bir genç, Türkiye’de kutuplaşmanın daim olduğunu, yakın bir dönemde demokratikleşme söylemiyle bastırıldığını ve günümüzde, özellikle çatışmaların başlamasıyla, tekrar su yüzüne çıktığını ve kartopu gibi büyüdüğünü belirtiyor. Görüşmelerin çoğunda benzer yorumlar paylaşılıyor.

Uzun bir dönem boyunca Türkiye siyasetinde gençlere umut veren tek gelişme çözüm süreci olmuş. Sürecin İngiltere’de bayram gibi karşılandığı ve ancak sona ermesinin büyük hayal kırıklığı yarattığı söyleniyor. Aynı hissiyatın diğer ülkelerdeki Aleviler için de söz konusu olduğu söylenebilir. Bir görüşmeci, çözüm süreciyle birlikte İngiltere’den “Kürt bölgelerine ziyarete giden gruplar olduğunu,” ve Diyarbakır’da Nevruz sırasında tanıştıkları kişilerle evlenip orada kalanlar olduğunu aktarıyor (Kadın, 34, Londra). Çatışmaların yeniden başlaması, bu olumlu havayı tersyüz etmiş ve insanların geleceğe yönelik olumlu plan ve düşüncelerini ortadan kaldırmış. Bir genç, onlar Türkiye’yi bu kadar yakından takip ederlerken Türkiye’nin Batısındakilerin çatışma ortamına duyarsız kalmasına da anlam veremediğini ekliyor.

Türkiye’ye baktıklarında İsveç’teki gençler hemen hemen hiçbiri gidişatı iyi görmüyor ve endişe duyuyorlar. Bununla birlikte PKK’ya sempatiyle bakan gençlerin dışındakiler, Türkiye hükümetine olduğu kadar Kürt siyasi hareketine de eleştirel yaklaşıyorlar.

Çözüm sürecinin İsveç’te saha araştırması kapsamındaki diğer ülkelerde olduğunun tersine bir gündem konusu olmadığının altını çizmek gerek. Sürece ilgi oldukça sınırlı olduğundan gelişmeler yine aileler üzerinden takip edilmiş. Öte yandan süreç hakkında bilgi sahibi gençler, sürecin samimiyetsizliği hakkında görüşlerini dile getiriyorlar.

“Sözde bir süreçti. Belki barış olabilirdi ama devletin samimiyetine inanmadım. Bombalamalar sürdü, 33 kişi öldü Roboski’de… Böyle barış olur mu?”

(Erkek, 21, Stockholm) 

Gençlerin büyük birçoğunluğu Alevilerin sorun ve beklentilerine dikkat çekip, Aleviliğin Türkiye’de anayasal olarak kabul edilmesini talep ediyorlar. Cemevinin, Avrupa’daki ülkeler gibi, Türkiye’de de ibadethane olarak kabul edilmesinin gerekliliğini vurguluyorlar. Zorunlu din dersleri adı altında Alevi çocuklarına Sünni eğitim verilmesini bir çeşit asimilasyon politikası olarak görüp, Alevilikle ilgili eğitim hakkı istediklerini belirtiyorlar. Yine kamuda ve siyasi alanlarda Alevilere yapılan ayrımcılıktan vazgeçilmesini, adil davranılmasını istiyorlar. Bu ve benzeri sorunların Avrupa ve özellikle Almanya ve Avusturya’da uygulamaya konulan program ve çözüm için atılan adımlarla büyük ölçüde çözüldüğünü, Türkiye’nin de bu uygulamaları bir model olarak alabileceği belirtiliyorlar. Avrupa’daki uygulamaların halk ve devlet arasındaki mesafeyi kaldırdığı, Türkiye’nin kendi vatandaşlarına yine kendi ülkesinde bu bakışla yaklaşması ve adımların geç kalmadan atılması bekleniyor.

Aslında Aleviliğin yasal bir zemine oturtulması talebi Aleviler açısından da bir tarihsel dönüşümü ifade ediyor. Tarihleri boyunca devlete mesafeli olmayı tercih etmiş bir dini topluluğun bu fikirlerini değiştirip devlete dahil olma isteğinin değerli olduğu söylenebilir. Gençler Alevilerin talepleri konusunda gerekli adımların gecikmesi durumunda Aleviler arasında “bizler ne yaparsak yapalım bu toplumda kabul görmüyoruz” hissinin derinleşeceğini düşünüyorlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına rağmen yasakçı uygulamaların devam etmesine anlaşılır olmaktan uzak olarak bakıyorlar. Alevilerin taleplerini şiddet içermeyen bir şekilde talep ettikleri ve ancak mevcut uygulamalar ile 10 milyonun üzerinde bir kitlenin haklarının gasp edildiği dile getiriliyor.

Devletin halk arasında ayrımcılık yapıp, bir dinin mezhebini tüm halka dayatmasını adaletli bulmadıklarını söylüyorlar. Son zamanlarda (Çorum Osmancık’ta olduğu gibi) eski Alevi dergahlarının kuran kursu yapılması da tepki uyandıran diğer bir konu. Yine Anadolu ve Balkan Alevileri için çok önemli bir mekan olan Şücaattin Tekkesi’nin müze haline getirilmesinin tekil bir durum değil, istikrarlı bir politikanın ürünü olduğunu düşünüyorlar. Devletin sistemli bir şekilde Alevi tarihinin önemli isimlerini tarihsel hafızadan çıkartmaya uğraştığını düşünen gençler, vatandaş – devlet ilişkisinin gittikçe zayıfladığını öne sürüyorlar.

Diğer bir eleştiri konusu ise zorunlu din dersleri. Dünyada demokrasi ve insan hakları temel değer olarak yükselirken, Türkiye’de insanlara istemediği şeyleri öğretmeye çalışmak kabul edilir bulunmuyor.

“Bizleri zorunlu din dersleri ile Sünnileştirmeye çalışıyorlar.”

(Kadın, 28, Strasburg)

 İngiltere’deki görüştüğümüz gençlerin çoğu, hükümetin Alevi sorununa samimi bir çözüm getirmeyeceği kanaatinde. Bugüne kadar yapılan açılımların “göstermelik” olduğu, “göz boyamak” için yapıldığı sıklıkla dile getiriliyor. Alevilerin taleplerinin oldukça basit olduğu, ancak hükümetin bunları karşılamaya niyeti olmadığı vurgulanıyor. Bir genç, bunu şöyle ifade ediyor:

“Alevilerin taleplerinin tekrar tekrar dile getirilmesi bile ayıp… Cemevinin ne zararı olacak devlete?”

(Erkek, 28, Londra)

 Gençler, Türkiye’deki duruma karşın, İngiltere’de Cemevinin ibadethane statüsünde olduğuna, Alevilerin çok rahat olduğuna dikkat çekiyorlar.

 

Gelecek Perspektifleri
Türkiye’den Beklentiler

Avrupa’da yaşayan Alevi gençlerin Türkiye’den beklentileri daha çok Türkiye’ye dair. Beklentiler sorulduğunda dini, siyasi konular gibi daha yapısal düzlemde değişikliklerin yanısıra gençler gündelik hayatlarını birebir etkileyen konularda da taleplerini dile getiriyorlar. Gençler yaşadıkları ülkelerde yasal zemin kazanan Aleviliğin Türkiye’de de kabul edilip, inançlarına yasal güvence verilmesini talep ediyorlar. Aleviliğin din olarak tanınması ve bu doğrultuda yapısal düzenlemelere gidilmesi gerekliliği birçok genç tarafından özellikle vurgulanıyor.

“Alevilerin yasal haklarının önündeki engeller kaldırılmalı. Bu tarz serbestlikler yasayla güvence altına alınmalı.”

(Erkek, 22, Köln) 

“Alevilerin yasal ve inançsal sorunları var. Birini devlet, diğerini Alevi kurumlar düzeltmeli ama her ikisi de olumlu şeyler yapmıyor.”

(Erkek, 27, Köln)

 “Alevilerin Türkiye’de ciddi sorunları var. Aleviler ayrımcılıktan ve devletin baskısından kurtulmalı.”

(Kadın, 22, Den Haag)

“Burada misafiriz, her hakkımız var ama kendi vatanımızda vermiyorlar. Bunun düzeltilmesi lazım.”

(Kadın, 26, Berlin)

 Aleviliğin din olarak tanınmasına bağlı bir şekilde örneğin Türkiye’deki tarihi inanç merkezlerinden tekke ve türbelerin Alevilere geri devredilmesi ve dedelerin yetişebilecekleri mekanların oluşturulup korunması talepleri en başlarda sıralanıyor. Alevilerin kutsal mekanlarının bakım ve restorasyonunun yapılması, bu tarihi mekanlara Türkiye’nin gerekli özeni göstermesi ve Kültür Bakanlığı’nın bu yapıların restorasyonu ile ilgilenmesi isteniyor.

“Ben burada Alevi dergahları ile ilgili tez yazdım; Türkiye’de gittiğim dört dergahtan üçü harap durumda idi.

(Kadın, 23, Strasburg)

 Bu taleplerin yanında Türkiye’deki okullarda zorunlu tutulan din derslerinin kaldırılması gerektiğinden, kendi yaşadıkları ülkelerde bu tarz zorunluluklarla karşılaşmadıklarından bahsediyorlar.

“Zorunlu din dersi kaldırılmalı, Alevilik dersleri verilmeli, Cemevleri kabul edilsin, anca ondan sonra inanç özgürlüğü olur.”

(Kadın, 26, Köln)

“Türkiye’de Alevilerin çok sorunları var. Bu sorunların başında dede yetiştirme ve çocuklara zorunlu din dersleriyle Sünnileştirilmesi var.”

(Kadın, 20, Nijmegen)

 Avrupa genelinde görüşülen gençlerin Türkiye’den beklentilerinin siyasi alana yoğunlaştığı söylenebilir. Türkiye’de artan şiddetin bitmesi beklentilerinin en başında yer alıyor. Bu gençler, kendilerine de dokunacak girişimlerden daha çok, Türkiye’deki halihazırdaki olumsuz koşulların düzelmesine yönelik temennilerde bulunuyorlar. “İnanç, kimlik, cinsiyet eşitliğinin sağlanması” ve “savaşın hemen bitmesi”, “patlamaların durması” gibi talepler, bu gençler tarafından sıkça dile getiriliyor.

İsveç’te görüşülen gençlerin çoğu geleceklerini İsveç’te görüyorlar. İnsanlara yardım edebilecekleri, topluma fayda sağlayabilecekleri saygın bir kariyer sürdürmek, aile kurmak, insan ilişkilerinde ve hayatın birçok alanında başarılı olmak istiyorlar. Türkiye’de bir hayat kurmak akıllarından geçmiyor. Yine de birkaç genç Türkiye’de bir eğitim fırsatı çıkması halinde bunu değerlendireceğini söylüyor. Memleketini küçük yaşta terk etmiş bir görüşmeci, “Türkiye’de özgürce Kürdüm diyebilecek bir noktaya gelirsek dönerim” (30, Erkek, Stockholm) diyor.

Demokrasi, daha fazla özgürlük ve kapsayıcılık dışında gençlerin Türkiye’den beklentisi sınırlı ya da hiç yok. Yine de bir genç, Türkiye’de algıladığı kutuplaşmış siyasi ortamın yumuşaması için kendilerinin harekete geçip mesaj verebileceklerini belirtiyor:

“Türkiye çok daha fazlasını yapabilir. Burada bir kesime bütün fırsatlar açık, fakat hala Türkiye’deymiş gibi davranıyorlar. Türkler ve Kürtlerin iletişimi sınırlı burada bile. Halbuki buranın fırsatları içinde bir araya gelip güzel bir mesaj verebiliriz Türkiye’deki topluma. Türk – Kürt önemsiz diyebiliriz. Önemli olan Türkiye’deki problemleri buranın barışçıl ortamında durduk yere yaratmamak, oradakini buraya getirmemek… Ortak gösteriler düzenlersek bunu başarabiliriz.”

(31, Erkek, Stockholm) 

Alevi gençlerin yaşadıkları ülkelerdeki şartlara dair Türkiye’den beklentileri daha çok iş hayatı çerçevesinde. Gençler, özellikle konsolosluklardaki işe alımlarda Sünni kökenli kişilere daha fazla imkan tanındığını belirtiyorlar. Alevi gençlere de işe alımlarda eşit şartlarda imkan verilmesini talep ediyorlar.

İşe alımlarda yaşanan zorlukların yanısıra gençler halihazırda konsolosluklarda çalışan memurların, geçmişe göre daha iyi olsa da, vatandaşlara davranışlarının problemli olduğu, bunların düzeltilmesi gerektiğini belirtiyorlar. Bu talepler dışında konsolosluklardaki bürokratik işlemlerin uzun sürmesi de şikayet edilen bir diğer konu. Örneğin Almanya’daki gençler boşanma prosedürleriyle ilgili özel bir talepte de bulunuyorlar. Anlaşamayan eşler Alman mahkemelerinde boşandıklarında bunun tanınması için Türkiye’de yeniden mahkemelere gidilmesi gerektiği ve bu durumun vatandaşlara ek bir ekonomik yük getirdiği belirtiliyor. Yeni bir yasal düzenlemeye gidilerek bu durumdaki vatandaşların mağduriyetlerinin giderilmesi talep ediliyor. Öneri olarak Alman mahkemesinden alınan kararın yeminli Türkçe çevirisi ile konsolosluklarda tanınması fikri iletiliyor.

Almanya’daki gençlerin beklentileri arasında Türkiye’de yaratılabilecek iş fırsatları da ön plana çıkıyor. Almanya’da iyi eğitim almış, nitelikli gençlerin Türkiye’ye kazandırılması ve iş gücüne katkı sağlamasının teşvik edilmesi konusunda gençlerin önemli beklentileri var. Gençler, iş bulma konusunda yaşadıkları ülkede zorluk çeken kesimlerin fazla olduğu, dolayısıyla Türkiye’de iş imkanlarının yaratılması durumunda gençlerin Türkiye’ye yönelebileceklerini belirtiyorlar.

Gençlerin Türkiye’yle ilişkilerinin güçlenebilmesi açısından da bazı beklentileri var. Türkiye’yi tanımaları için programlar düzenlenmesi, uçak biletlerinde indirim kampanyalarının yapılması gibi fırsatların uzun vadede Türkiye’nin yurt dışında yaşayan Türkiye kökenli vatandaşlarla duygusal bağlarını daha iyi muhafaza etmesi için elzem gözüküyor. Ücretsiz ya da düşük fiyatlarla Alevi gençlere Türkiye’deki Alevi dergahların tanıtılması için kültürel turlar düzenlenmesi dile getirilen istekler arasında.

“İnsanlara kendi topraklarıyla bağ kurduracak mecralar lazım. Türkiye’nin burada yılda 1-2 kere yaptığı festivaller yetmez. Türkiye destekli eğitim merkezleri açılmalı. Buralarda Türkçe eğitimi verilmeli, Türkiye ve Batı tarihi anlatılmalı…”

(Erkek, 25, Londra) 

Bu girişimlerin Türkiye ile bağları korumanın yanında bir işlevinin de gençleri “sokaktan alıkoymak” olabileceği belirtiliyor. Yine de, benzer faaliyetler sunan hemşeri derneklerinin gençler tarafından pek cazip görülmediği, katılımın giderek azalmış olduğu göz önünde bulundurulduğunda, gençlerin ilgilerini çekecek, daha yaratıcı faaliyetler düşünmek gerektiği anlaşılıyor.

İçeriği ne olursa olsun, girişimlerin itibar görmesi için kapsayıcı yapıda olmalarının önemi gençler tarafından vurgulanıyor. Bu girişimlerin hangi kurum tarafından organize edileceği önem taşıyan diğer bir faktör. Herhangi bir siyasi parti ile ilişkili sivil toplum örgütleri ya da Diyanet tarafından düzenlenen etkinliklerin veya sürdürülen projelerin Alevi gençlerin ilgisini çekmesi zor. Bu durumda siyasi bağı olmayan kurumlarla çalışmak, o ülkelerin yerli sivil toplum kuruluşları ile ortak işler geliştirmek gerekiyor. Konsolosluklar kapsamında yapılabilecek çalışmaların başarılı ve etkin olabileceği genelde dile getirilen bir düşünce.

“Girişimlerin tanıtımını, içeriğini kapsayıcı kılmak gerek; sadece bir kesim için yapılmış gibi algılanmamalı… Sponsor ön planda olmamalı. Bunlar olursa talep olur.”

(Kadın, 28, Londra) 

Gerçekten de, Alevi kesim arasında Türkiye devleti ve kurumlarının yurtdışındaki her faaliyetinin sadece Sünniler göz önünde bulundurularak yapıldığına yönelik güçlü bir algı var. Dolayısıyla girişimler için kapsayıcılık talebi, bu algı da göz önünde bulundurulduğunda değer kazanıyor.

Gençlerin Türkiye’den diğer bir talebi de Türkiye’ye kesin dönüş yapmayı düşünen vatandaşlara yardımcı olacak bir oryantasyon programının oluşturulması. Türkiye’de nelerle karşılaşacakları, çocukların eğitimi ve istihdam konularında kendilerine yol gösterecek bir mekanizmaya ihtiyaç duyduklarını belirtiyorlar. Kurulabilecek danışma merkezleri ile sosyal hayat, Türkiye hukuku ve bürokratik prosedürler konusunda vatandaşlara bilgi sağlanabileceğini dile getiriyorlar.

Bir grup genç ise Türkiye devleti ve kurumlarından kendi hayatlarına yönelik herhangi bir beklentileri olmadığını belirtiyor. Siyasi duyarlılığı daha yüksek olan bu gençler devletten gelecek destek ve yardımlara dair bir negatif duruş geliştirmiş. Bu gençlerin bazıları “bizim buradaki hayatımıza gölge edilmesin yeter” şeklinde bir fikre de sahipler. Türkiye’nin ilk önce kendisini düzeltmesi gerektiğini söyleyerek, devlet tarafından yapılabilecek herhangi bir girişimi kategorik olarak reddediyor. Bu gençlerden bazıları fikirlerini şu şekilde ifade ediyorlar:

“Türkiye’ye baktığımda siyasetin çarpıklığını gördüğüm için buraya bir artı değerini düşünemiyorum. Türkiye ilk önce kendisini düzeltmeden burada yapacağı her şey ironik olur. Bizim devletimiz var zaten.”

(Kadın, 31, Londra) 

“Türkiye’den hiçbir beklentim yok. Burada bir şey yapması imkansız, uzak dursun.”

(Erkek, 21, Londra)

 “Bir Sünni İslam ülkesinden beklentiye girmeye, hayal kurmaya gerek yok.”

(Kadın, 33, Londra)

 Geleceğe Bakış

Gençlere gelecekten beklentileri sorulduğunda, öncelikli olarak Türkiye iç siyasetinde yaşanan olumsuzlukların giderilmesi ve iç barışın sağlanması konusunda duydukları kaygıları dile getirdiler. Görüşmelerin yapıldığı hemen her ülkede gençlerin Türkiye’deki siyasi ve sosyal ortamın iyileştirilmesi konusunda hemfikirler. Gençler siyasetten beklentilerini dile getirirken, çözüm süreci konusuna da özellikle vurgu yapıyorlar.

“Türkiye siyasetini problemli buluyorum. Çözüm süreci iyiydi ama olmadı.”

(Erkek, 22, Köln) 

“Türkiye siyasetini gerilimli ve çatışmacı buluyorum. Bunda Kürt çevrelerin de şiddet ağırlıklı mücadele yönteminin etkisi var. Alevilerin sorunları var ama şiddetten uzak mücadele ediyoruz. İktidar haklarımızı vermeli.”

(Kadın, 22, Hamburg) 

Görüşülen çoğu genç bir diğer gelecek kaygısı olarak Avrupa’da artan yabancı düşmanlığını görüyor. Son zamanlarda IŞİD gibi örgütlerin düzenledikleri eylemlerin gençler arasında ciddi bir tedirginlik oluşturduğu görülüyor. Yabancı düşmanlığının artmasıyla ırkçılık ve ayrımcılık açısından gündelik hayatlarında gelecekleri için kaygılandıklarını özellikle dile getiriyorlar. Hollanda’da yaşayan Alevi gençlerin tamamına yakını dini fanatizm ve şiddeti esas alan IŞİD gibi radikal örgütlerin varlığından ve Avrupa ülkelerindeki yandaşlarından kaygı duyduklarını vurguluyorlar. Bazı ülkelerde ırkçılığın bu kadar hızlı yayılmasında dini fanatizmin rolü olduğunu söylüyorlar.

“Hollanda’da … IŞİD gibi örgütlerin taban bulabileceğini düşünüyorum.”

(Erkek, 23, Rotterdam)

 “Alevilerin IŞİD tehdidi altında olduğunu düşünüyorum. Alevilere karşı hem devlet hem de radikalleşen Sünnilerin ayrımcı tavırları var.”

(Erkek, 28, Den Haag)

 Gençler arasında geleceğe dair bir diğer önemli konu okullarını bitirdikten sonra iyi bir işe girebilmek, ekonomik özgürlüğe sahip olmak ve evlenip, bir aile düzeni kurabilmek şeklinde sıralanabilir. Avrupa genelinde işsizliğin arttığından bahseden gençler, iş sahibi olmanın zor olduğunu dile getiriyorlar. İş bulma konusunda hem göçmen hem Alevi oldukları için de iş imkanlarının kendileri için daha da kısıtlı olacağını belirtiyorlar. Gençler bu alanda Türkiye’den gelecek desteğe sıcak bakıyorlar. Türkiye’nin yurtdışında yaşayan vatandaşlarının daha nitelikli hale gelmesi konusunda çalışmalar yürütmesini, kariyer sahibi olma yolunda ilerleyen gençlere destek verilmesini bekledikleri belirtiyorlar. Bu duruma örnek olarak diğer Avrupa devletlerinin kendi göçmenlerine yönelik uygulamalarından bahsediyorlar.

Üniversite mezunu olan veya bir kariyer yapma yolunda ilerleyen gençler başladıkları işlerinde başarılı olmak, yüksek pozisyonlara gelmek istiyorlar. Bu gençler, en azından çalışma hayatları boyunca kendilerini Avrupa’da görüyorlar. Kariyer beklentisinde olanların yanında, yeni aile kurmaya başlayanların da en azından yakın ve orta vadede geleceklerini bu ülkelerde gördüklerini söylemek mümkün.

Bununla birlikte, özellikle meslek sahibi olanların, Türkiye’de “karşısına iyi bir fırsat çıkması” ve/ veya Türkiye’deki “hayat koşullarının düzelmesi” takdirinde, Türkiye’ye seve seve taşınacağını veya belirli bir süre orada çalışabileceklerini söyleyenler de var. Bir avukat, Türkiye’de insan hakları alanında çalışmayı “her zaman istemiş olduğunu” (Kadın, 20, Londra) dile getiriyor. Bir mimar, daha sonra geri dönme şartıyla, Türkiye’de, özellikle İstanbul’da birkaç sene çalışmak isteyebileceğini söylüyor.

Gençlerin önemli bir kısmı çocuk yetiştirme ihtimallerini değerlendirdiklerinde, iki ülke arasındaki hayat koşullarını karşılaştırarak nihai tercihlerini genelde Avrupa’dan yana kullanıyorlar. Yine de buna istisnalar yok değil; birkaç genç, çete yapılarından ve uyuşturucu kullanımından şikayetle ileride çocuklarını Türkiye’de yetiştirmek isteyebileceklerini söylüyor. Ancak yine de Avrupa ülkelerinin sunduğu sosyal imkanlar ve hayat standartları göz önüne alındığında, büyük bir kısım gencin uzun vadeli planlarında Türkiye’de temelli bir hayat görünmüyor. Günlük hayata yansıyan yaklaşım ve Türkiye ile Avrupa ülkeleri arasındaki sistem farklılıkları bu tercihte esas sebepler olarak öne çıkıyor.

“Ekonomik güvencem olursa Türkiye’ye dönmek istiyorum ailemle birlikte.”

(Erkek, 24, Hamburg) 

“Nasıl Avrupa devletleri kendi vatandaşlarının başına bir şey geldiğinde hemen   onlarla ilgileniyorsa aynı şeyleri Türkiye konsolosluklarının da yapması gerekir.”

(Kadın, 21, Nijmegen) 

“Burası çok kültürlü, insanlar birbirine saygı dolu, trafikte, sıra beklerken bile… Türkiye’de bu yok.”

(Kadın, 21, Londra)

“İngiltere’de yaşadıkça, derinden saygı duymaya başladığınız küçük şeyler oluyor.”

(Kadın 24, Londra) 

“Dönmeyi düşünmüyorum. Biz Türkiye’de ötekileştirilmiş bir toplumuz; burada değil. Türkiye’de kimliğin seni deşifre ediyor, bir yere gelemezsin. Burada okursan, bir hedefin varsa gelirsin. Burada kimse kimliğine göre ayrımcılığa uğramaz.”

(Kadın, 31, Londra)

 

Sünni Gençlik Raporu

Aybars Görgülü Bekir Berat Özipek, Vahap Çoşkun
Kişilik ve Kimlik Edinme
Kimlik ve Kendini Tanımlama Sorunu

 “Otuz yıl önce Frankfurt yakınlarında doğan, dilini ailesininkinden çok daha iyi konuşup yazan bir Türkün durumunu düşünüyorum. Benimsediği toplumun gözünde o bir Alman değildir; köklerinin geldiği toplumda ise artık tam bir Türk sayılmaz.

Sağduyu isterdi ki, o bu çifte aidiyeti tam anlamıyla talep edebilsin. Ama ne yasalarda ne de zihniyetlerde hiçbir şey bugün onun bu bileşik kimliğini uyumlu bir şekilde üstlenmesine izin vermektedir.”

Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler 1

 Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli gençler, kendilerini nasıl tanımlıyor? İlk işçi göçlerinin başladığı 1960’lı yıllardan bugüne, bazı ülkelerde üçüncü, bazı ülkelerde ikinci kuşağı oluşturan gençler, kendilerini annelerinden ve babalarından farklı algılıyor mu? Gerek kuşaklar arasında, gerekse son kuşağın kendi içinde bu bakımdan ne tür farklı algılar ve tanımlar var? Çoklu ve çeşitli kimlik tanımlamaları bir arada kalmışlık sorununa mı işaret ediyor, yoksa zengin ve üretken bir potansiyeli mi ifade ediyor? Bu bölümde gençlerin yapılan derinlemesine mülakatlarda bu sorulara verdikleri cevapların bir değerlendirmesi yer alıyor.

Amin Maalouf, “Her kişinin kimliği resmi kayıtlarda görünenlerle kesinlikle sınırlı olmayan bir yığın ögeden oluşur” der. Gerçekten de her insan aynı anda birçok aidiyete sahiptir. Her bir insan dini, mezhebi, dilsel, ulusal, siyasi, mesleki vb. birçok kimliğe kendini bağlı sayar. Bu kimliklerin tamamı, onları taşıyanlar için her zaman eş değerde değildir. İnsanlar bütün kimliklere aynı anda aynı ehemmiyeti atfetmez; lakin kimliklerin hiçbiri de bütünüyle manasız değildir. Yine Maalouf’un ifadesiyle onlar “kişiliğin yapı taşlarıdır, çoğunun doğuştan gelmediğini vurgulamak koşuluyla ‘ruhun genleri’ denebilir onlara.”2 

“Kimlik” günümüz dünyasında hemen her coğrafyada, önde gelen sorun alanlarından birini oluşturuyor. Avrupa’da yaşayan Türkiyeli gençlerin gündeminin önemli bir kısmını da bu mevzu işgal ediyor. Zira gündelik hayatlarında en çok kimlikten kaynaklı problemlerle karşı karşıya geliyorlar. Kendileri için zor bir konu bu; en çok bunun üzerinde düşünüyorlar. Yapılan görüşmelerde “Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?” sorusu yöneltildiğinde genellikle ilk verdikleri tepki “bu çok zor bir soru” şeklinde oluyor. Soru üzerinde biraz düşünüp kendilerini -çoğunlukla- tek bir kavramla değil, detaylı bir şekilde anlatmayı tercih ediyorlar.

Gençlerin kimliğe dair yanıtlarında ilk dikkat çeken husus, bir “göçmen” kimliğini kabul etmemeleri. Ailelerinden farklı olarak kendilerini “göçmen” olarak görmüyorlar, ama genellikle yaşadıkları ülkenin üst kimliğini de benimsemiyorlar. Başka aidiyetler üzerinden bulundukları yer ile kendileri arasında bir ilişki inşa ediyorlar. Burada öne çıkan iki kimlik var: Yaşadıkları şehir ve Avrupalılık. Kendisine “Alman” veya “Fransız” demeyi kesinlikle reddeden bir genç, “Berlinliyim”, “Parisliyim” veya “Avrupalıyım” demekten bir rahatsızlık duymuyor.

“Babam ‘işçi Türk’ olarak geldi. Ben ‘misafir işçi Türk’ün oğlu’ olarak görmüyorum kendimi.”

(Duisburg, 33, erkek) 

“Kimlik olarak Goussainville (Paris), aslen Sivaslıyım.”

(Paris, 29, erkek)

 “Kendimi Hollandalı bir Kürt olarak tanımlarım. Türkiyeli kimliğini de benimsemiyorum. Türkiye’ye gittiğimde onlarla aramda bir fark olduğunu görüyorum.”

(Lahey, 21, erkek) 

“Kimliğim Avusturya’da doğmuş Türk asıllı Avrupalıdır.”

(Innsbruck, 30, kadın) 

“Burada doğdum, burada büyüdüm. Burası benim parçam. Alman kültürünü az çok benimsiyorum. Buralıyım artık Kölnlüyüm.”

(Köln, 24, erkek) 

“Alman değilim. Almanyalı Müslüman Türk’üm. Kendimi Wilhemsbourglu olarak görüyorum.”

(Hamburg, 24, erkek) 

Gençlerin yaşadıkları ülkelerdeki üst ya da resmi kimliğe ilişkin tavırları, bulundukları ülkelere göre değişiyor. Mesela Almanya ve Fransa gibi ayrımcılığa dair şikâyetlerin daha fazla olduğu ülkelerde, gençler kimliklerinin oluşumunda Alman ve Fransız kültürünün etkilerinin varlığını kabul etmekle beraber, kendilerini tek başına bir “Almanlık” veya “Fransızlık” ile tarif etmekten ısrarla uzak duruyorlar. Buna mukabil, İsveç ve İngiltere gibi ayrımcılıktan daha az yakınılan ülkelerde “İsveçlilik” ve “İngilizlik/Britishlik” daha rahat kabul edilen bir kimlik olabiliyor.

“Hamburgluyum ama ‘Almanım’ demek bana çok itici geliyor. ‘Kendimi Alman hissediyorum’ diyenler var ama ben bunu eziklik olarak görüyorum.

(Hamburg, 27, kadın) 

“Burada doğup büyüdüğüm halde kendimi yabancı hissediyorum. Adım, kimliğim, tipim beni yabancı kılıyor.”

(Münih, 26, erkek) 

“Alman, Türk, Müslüman, Avrupalı: Bunların hepsiyim. Biz ‘Alman mıyız, Türk müyüz?’ sorusu üzerine düşünmüyoruz; ancak bize sorulduğunda düşünüyoruz.”

(Hamburg, 27, kadın) 

“Türk ve Müslümanım. Fransız pasaportu kullanıyorum ama Fransız hissetmem.”

(Paris, 29, erkek) 

“Burada doğdum, büyüdüm ama kendimi hiç Alman hissetmedim. Kendimi Alman hissettiğim bir zaman hiç olmadı.”

(Münih, 20, kadın)

“Kürdüm ama Türkiyeliyim. Kendimi İsveçli olarak görmüyorum.”

(Stockholm, 21, erkek) 

Bilhassa Almanya ve Fransa’daki gençler ve aileleri Türkiyelilerin ve Müslümanların kendi kimliklerini muhafaza ederek toplum içinde yükselmelerinin önünde görünür ve görünmez bariyerler konulduğunu düşünüyorlar. Buna göre:

  • Daha önce bu ülkeye “işçi” olarak gelmiş ailelerinin çocuklarının “işçi” olarak kalması arzu ediliyor, onların ekonomik ve sosyal statülerini geliştirmeleri
  • Tek bir kişinin hatası bütün bir Türk veya Müslüman kimliğine mal
  • Mevcut veya muhtemel sıkıntıların müsebbibi olarak onlar görülüyor.
  • “Uyum” veya “entegrasyon” sadece, özelde Türk ve Müslüman, genelde ise “Doğu” toplumlarına ait bir sorun olarak lanse “Batı” kültürüne mensup kişilerden kaynaklı sorunlar göz ardı ediliyor.

Proje çerçevesinde görüşme yapılan bazı araştırmacılara göre, Almanya’nın iki büyük özelliği var: Birincisi, Almanya’nın İngiltere, Hollanda veya İspanya gibi bir koloni tecrübesinin olmaması. İkincisi ise, 1960’lara gelinceye değin Almanya’nın dışarıdan yoğun bir göç almamış olması.

Dolayısıyla Almanya 1960’lı yıllarla birlikte tamamen kendine yabancı kültürlerle karşı karşıya geldi ve bu Alman toplumunda bir travma yarattı. Almanya, gelenlerin bir müddet kaldıktan sonra geri döneceğini umuyordu. Fakat gelenler geri dönmediler, yerleştiler ve kök saldırlar. Keza sayıları da her geçen gün arttı. Böylelikle Almanya tarihsel deneyimi olmayan bir meseleyle yüz yüze kaldı. Birleştirici bir kimlik oluşturamadı ve sorunu derinleştirip çözümü güçleştirdi.

Bu bağlamda Türkiyeli gençler “entegrasyon” kavramı üzerine hassasiyetle eğiliyorlar ve entegrasyondan ne kastedildiğinin iyi anlaşılması gerektiğini düşünüyorlar. Eğer entegrasyondan kasıt hukuki normlara ve ortak yaşamı mümkün kılacak toplumsal kurallara riayet etmekse bu manada kendilerinin zaten entegre olduklarını belirtiyorlar. Ancak onlara göre genelde entegrasyonla kastedilen aslında “asimilasyon” ve kişiliklerini biçimlendiren etnik ve dini kimliklerinden uzaklaşmaları.

Öte yandan entegrasyon kavramını kullanan siyasi aktörlere bağlı olarak reaksiyonların farklılaştığı görülüyor. Eğer entegrasyon Sosyal Demokratlar ve/veya Yeşiller tarafından dillendiriliyorsa buna pozitif bir mana yükleniyor ve bundan büyük bir rahatsızlık duyulmuyor. Ancak eğer Hıristiyan Demokratlar ve/veya aşırı sağ politikacılar tarafından gündeme getiriliyorsa bunun mutlaka bir kötülük içerdiği düşünülüyor. Ancak bu durumun da değişmeye başladığı, sol, sosyal demokrat partilerin de ayrımcı bir yaklaşım benimsemeye başlamalarıyla onların kullanımına da benzer eleştirilerin yöneltildiği görülüyor.

Çeşitliliğe kapalı bir üst/resmi kimliğin dayatıldığı düşüncesi, Türkiyeli gençlerin bir bölümünde etnik ve dini duyarlılığı ön plana çıkarıyor. Böyle düşünen gençler kimliklerini tarif ederken Türklüğe ve Müslümanlığa vurgu yapıyorlar. Türklük ve Müslümanlık da, ailevi değerlere sadakatle, anne ve babaya saygıyla, dini değerlere duyarlılıkla irtibatlandırılıyor. Türklük ve Müslümanlıktan hangisinin önce geleceği değişiyor. Kimi Türklüğü ilk sıraya koyarken, kimi ise Müslümanlığı birinci kimlik olarak ifade ediyor. Kimi de herhangi bir öncelik ve önem sırası atfetmeden ikisini beraber kullanıyor.

“Ortamına göre Hollandalıyım diyorum. Ama kendimi hiç öyle hissetmedim. Daha çTürküz.”

(Deventer, 22, erkek)

“Kendimi Türk hissediyorum. Resmiyette Almanım ama sokakta sorsan Türküm derim.”

(Berlin, 17, kadın) 

“Kendimi Türkiye’de daha çok Müslümanlık üzerinden tanımlıyorum. Ama buraya geldiğimde kendimi Türklük ile tanımlıyorum.”

(Londra, 24, erkek)

 “Benim için din önemli. Kürdüm ama Türklerle anlaşıyorum; fikirlerim farklı olsa da. Kendimi Almanya’ya ait hissetmiyorum.”

(Berlin, 27, erkek) 

“Öne çıkan unsur İslam kimliği. Irk ve millet [üzerinden] konuşmak abes bir durum. Alman vatandaşı oldum ama bu çok bir şey ifade etmiyor.”

(Köln, 27, erkek) 

“İlk derecede Müslüman olmak önemli. Kendi kültürünü unutmamak önemli.”

(Hamburg, 19, erkek) 

“En başta Müslüman kimliğim gelir. Gerisi pek fark etmiyor. Kürt kimliğim de ön planda. Ama Avrupalılık pek yok.”

(Innsbruck, 27, erkek)

 Çok-Kültürlülük ve Karışık Kültürlülük

 “Sadece bir kimliğe sığamıyoruz”

Viyana, 23, Üniversite Öğrencisi

 “Türkiye’de biraz daha uzun kalınca, oraya da ait olmadığını hissediyor insan. Ama iki arada bir derede kalmak değil; iki bakışla, iki açıdan bakabilmek demek bu dünyaya.”

Lahey, 28, Tıp Doktoru

 Görüşme yapılan gençlerin önemli bir oranı, kendini birden çok kültüre ve kimliğe ait hissediyor. Bazıları bunun için “çok-kültürlü”, bazıları ise “karışık kültürlü” tabirini kullanıyor; ama aynı durumu tarif ediyorlar. Etnik ve dini kimliklerine sahip çıkıyorlar. Ailede bu yönde belirgin bir hassasiyet varsa etnik ve dini kimliğe yapılan vurgu da artıyor. Bununla birlikte, içine doğdukları ve yetiştikleri ortamın da kimlikleri üzerinde tesir yaptığını belirtiyor ve  zaman içinde çok sayıda kimlik taşır hale geldiklerini ifade ediyorlar.

“Kültürümüze ve dinimize daha çok sarılıyoruz. İçeride tamamen kendi kültürümüz yaşarız. Fakat dışarıda Alman kültürüne saygılıyız.”

(Duisburg, 18, kadın) 

“Evde Türk kültürü aldım. Bu bağlılığı artıran bir şey. Ama Fransız kimliği de hayatımın bir parçası. Bazıları “Ben Fransız değilim” diyor. Ama ben hiçbir zaman bu cümleyi kullanmam.”

(Lyon, 21, kadın)

 “Tek bir kimliğe sığdırılamayız. Birçok kimliğimiz var. Hem Türklük, hem Müslümanlık var. Ben Hamburgluyum. Burada kendimi evimde hissediyorum.”

(Hamburg, 27, kadın) 

“Türküm, Londralıyım, Elbistanlıyım, Britishim.”

(Londra, 29, erkek)

“Hamburglu Müslümanım ama kişiliğimde Almanlık çok var. Hareketlerim, prensiplerim aşırı derecede Alman.”

(Hamburg, 22, kadın)

 “Tek bir kelimeyle açıklanamaz durumumuz. Hem Türklük, hem Avrupalılık, hem de Almanlık var. Harman bir kimlik.”

(Köln, 31, erkek) 

“Kimliklerimle bir kavgam yok. Hepsini seviyorum. Hepsini beni kuvvetlendiren unsurlar olarak görüyorum. Hem Türk’üm, hem Müslümanım, hem Avusturyalıyım, hem de Avrupalıyım. Bunlardan vazgeçmek için hiçbir sebep yok.”

(Innsbruck, 27, erkek)

 Farklılıkları ihtiva eden bir kimlik, kimilerince bir dezavantaj olarak tanımlanıyor. Kendilerini iki arada bir derede hissettiklerini, hiçbir dünyayla/kimlikle tam olarak bir aidiyet ilişkisi geliştiremediklerini, her yerde bir yabancılık çektiklerini ifade edenler var. “Burada yaşayan genç, ‘Bu, tam Türk usulü’ der, fakat Türkiye’ye gittiğinde bunu bulamaz ve o zaman bunun sadece gurbetçilere has olduğunu anlar” diyor Köln’de yaşayan ortaokul mezunu, 27 yaşındaki iskele işçisi bir erkek. Hamburg’da makine mühendisliği bölümü öğrencisi 21 yaşındaki genç erkek de Türkiye’den gelenlerle Almanya’da yaşayanlar arasındaki farklılıklara dikkat çekiyor ve “anlaşamıyoruz bazı noktalarda” diyor.

Farklı kimlik özelliklerinin, zorunlu olarak girdikleri çevrelerde kendilerini birçok müşkül duruma soktuğu kanaatinde olanlar da var. Mesela, Alman, Fransız, İngiliz vb. kültürüne denk düşen tavırlarının ailede, Türkiye’de ve Türkiyeli yoğunluklu arkadaş çevresinde; Türk kültürüne uygun davranışlarının da okulda, işyerinde ve diğer arkadaş ortamında yadırgandığını belirtiyorlar. Dolayısıyla her çevrede kendilerini ifade etme problemi yaşadıklarından; kendilerini anlatamadıkları gibi, anlaşılamadıklarından ve zor kabul gördüklerinden yakınıyorlar.

“Biz bir öyle bir böyleyiz. Asimile olmadık. Türk ve Müslüman kimliğimizi kaybetmedik. Ama Türkiye’yi evimiz gibi görmüyoruz. Evim burası, tüm çevrem burada. Ne tam Avusturyalı, ne de tam Türküm. Sadece bir kimliğe sığamıyoruz.

(Erkek, 23, Viyana) 

“Burada da, Türkiye’de de kendimi yabancı hissediyorum. Özellikle Türkiye’de konuşunca bize yabancı gözlerle bakıyorlar.”

(Deventer, 24, kadın)

 “Kendimi hiçbir yerli olarak görmüyorum. Almanca düşünür, Türkçeye çeviririm. Biz de Almanlık var bence.”

(Duisburg, 33, erkek) 

“Kendimi kadın olarak tanımlıyorum. Ne Türküm, ne de Fransız. İki kültürün bir karışımı gibi ama tam olarak ikisine de ait değil.”

(Paris, 22, kadın) 

“Çok-kültürlü olmak bir açıdan iyi. Ama bazen kendimi fazla arada kalmış hissediyorum. Özellikle konuşurken bu arada kalmışlığı çok hissediyorum. Ortaklaşan bir dil kullanamıyoruz.”

(Innsbruck, 26, erkek) 

Buna mukabil, kimileri de çok veya karışık kültürlü olmayı büyük bir avantaj olarak görüyorlar. Kültürler arasında kalmadıklarını, her bir kültürün olumlu yanlarını aldıklarını belirtiyor; bunun da kişiliklerini güçlü ve zengin kıldığının altını çiziyorlar. Kişiliklerine  renk veren kimliklerin fazla olması sayesinde çok fazla güçlük çekmeden farklı ortamlara rahatlıkla girebildiklerini ve farklı gruplarla temas edebildiklerini belirtiyorlar. “Benim backgroundumdan olan çok az insan vardı, ama kendimi hiç yabancı hissetmedim” diyor, kendisini “Baba tarafından Türk olan bir Avusturyalı” olarak tanımlayan 36 yaşındaki Viyanalı bir akademisyen. Annesi Avusturyalı, Babası Türk; Hıristiyan kültürüyle büyümüş. “Avusturya anavatanım, Türkiye babavatanım” diyor.

Ekonomi politik doktorası yapan 31 yaşındaki erkek öğrenci ise kendisini “British Muslim” olarak tanımlıyor ama “Türklüğüm de tartışılmaz” diyor. Ona göre “bu çok ince bir mesele.” “Ben buraya borçlu hissediyorum kendimi, ondan dolayı. Ama aynı şekilde   kendi milletime karşı da borçlu hissediyorum kendimi, ya da sorumlu hissediyorum.”   diyor. “Tek kelimeyle, üç kelimeyle tanımlayamam kendimi. Hem Türk, hem Fransız, hem Müslümanım; üniversalist, insan haklarından yana, moralist” diyor Paris’te yaşayan ve bir finans kurumunda çalışan 28 yaşındaki yüksek lisans öğrencisi. Ve ekliyor:

“Tek  bunlar da değil. Ben kendime ne şuyum diye sahip çıkabiliyorum, ne de   başkasının benim için dediği umurumda. Fransızca bilen, dünyayı izleyen, İngilizce okuyan, her türlü siyasi görüşe açık olan, kendi değerleri de olan; yeri geldiğinde Türkiye’yi, yeri geldiğinde Fransa’yı savunan; haklının, adaletin yanında olan. Bu annem babam için de geçerli; bazen onu bazen diğerini savunuyorum.”

Kimliklere ait değerleri ve davranış kalıplarını bir sorgulama sürecinden geçiriyorlar. Ailelerinden veya doğuştan edindikleri kimliklerinin bazı değerlerini ve tavırlarını benimsedikleri gibi, bazılarına açıktan karşı çıkıyorlar. Benzer şekilde, eğitimle ve sonradan edindikleri kimliklerin gereklerinden kendilerine uygun gördüklerini yerine getirirken, yanlış bulduklarından uzak duruyorlar. Mesela Alman arkadaşlarıyla sadece okulda değil, sosyal hayatın diğer alanlarında da birlikte oluyor, ortak etkinlikler gerçekleştiriyorlar. Sinemaya, tiyatroya gidiyor; aynı takımda top oynuyor; beraber gezilere çıkıyorlar. Öte yandan Alman arkadaşlarının çok tabi gördüğü, alkollü gece partilerine katılmaktan imtina ediyorlar.

Onlara göre, topluma ve kendilerine olan bakışları zaman içinde bir değişimden geçiyor. Söz konusu değişim kaçınılmaz olarak kimlik algısını da farklılaştırıyor, renklendiriyor. Böylece insanlar birden fazla kimliği aynı anda isteyerek yüklenebilir hale geliyorlar. Dolayısıyla bu gençler kimlikleri arasında çatışmayı değil uyumu ön plana çıkartıyor ve değişik kültürlerden taşınan parçalarla oluşturulmuş bir kimliğin önlerine birçok kapı açtığına işaret ediyorlar.

“Şimdiki jenerasyon çok şanslı! Alman, Türk, Müslüman, Avrupalı… Bunların hepsiyim. Karışık ve melez bir kimliğim var.”

(Hamburg, 27, kadın) 

“Kimliklerimle bir kavgam yok. Hepsini seviyorum. Hepsini beni kuvvetlendiren unsurlar olarak görüyorum. Hem Türküm, hem Müslümanım, hem Avusturyalım, hem de Avrupalıyım. Bunlardan vazgeçmek için hiçbir sebep yok.”

(Innsbruck, 27, erkek) 

“Bazen Türk, bazen de İsveçli gibi hissediyorum. Mesela, yeri gelince Paskalya yumurtasını boyuyorum. Bundan hiç gocunmuyorum.”

(Stockholm, 19, kadın)

“Hem kültürden biraz almış hissediyorum kendimi. Hem Kürt, hem Türk, hem de İsveç kültürü arasında bir sıkıntı yaşamadım.”

(Stockholm, 20, erkek) 

“Bazı ortamlarda kendimi Fransız, bazı ortamlarda ise Türk hissediyorum. Eskiden Fransa’yı savunacağımı hiç düşünmezdim. Ama şimdi Fransa’yı savunuyorum. Türkiye ile Fransa karşı karşıya geldiğinde üzülüyorum.”

(Paris, 24, kadın)

 Gençlerin çok veya karışık kültürlü olmayı benimsemelerinde başı çeken iki önemli faktörden biri eğitim. Okul öncesi yaşlardan başlayıp uzun bir süre devam eden eğitim süreci,   yaşadıkları ülkenin kültürünü ve kimliğini, gençlerin kültür ve kimliklerinin bir parçası haline getiriyor. Gençler o ülkenin dili ile düşünüyor, müfredat ve okul yönetimine yön veren ilkelerle yetişiyorlar. Farkında olmasalar veya bazen rahatsız olsalar da, eğitim –kaçınılmaz olarak- gençlerin kimliğini biçimlendiriyor. Köln’de görüşülen bir annenin verdiği örnek çarpıcıydı:

“Daha anaokulundan itibaren cinsel eğitim verilen, cinsiyet eşitliği fikri beynine kazılan kızımın, benim gibi yaşaması, düşünmesi veya davranması beklenemez. Ben, eşimin birçok hatasını kabul edebilirim. Ama o kabul etmez. O, artık sadece bir Türk kızı değildir, bir Alman kızıdır da. Onlar gibi yetişir, onlar gibi yaşar.” 

Diğer faktör ise, içinde bulundukları çok kültürlü ortam. Her geçen gün artan sayıda başka dinden, mezhepten, etnik kimlikten inşalarla kurulan ilişki, onlarla aynı havayı paylaşma, Türkiyeli gençlerin kendi kimliklerine dönük değerlendirmelerini de etkiliyor. Okulda, işyerinde ve kamusal alanda deneyimlenen çok-kültürlü pratik, gençlerin hem başkalarının farklılıklarını yaşamalarına daha toleranslı yaklaşmalarını sağlıyor, hem de kendi içinde farkı kimliklere alan açıyor.

“Dışarıdan baksan muhafazakâr dersin. Ama liberal bir bakış açım var, mülti-kültürel arkadaş çevresi sayesinde.”

(Köln, 26, erkek) 

“Tek bir Alman kültürü yok, çok kültürlü bir toplum burası ve bu büyük bir avantaj.   Eğitim farklı kültürleri destekleyebilir. Eskiden sadece Alman öğretmenler vardı. Ama şimdi çok farklı kültürlerden öğretmenler var. Bu büyük bir fırsat.”

(Hamburg, 27, kadın) 

“Almanya’da yaşayan Müslüman bir Türküm. Ama bazı konularda Alman prensipleri var. Kültürümüze bağlıyız ama Alman tarafım da var.”

(Köln, 23, kadın) 

“Müslüman ve Türküm, ama Türkiye’de 6 ay yaşayınca ne kadar Alman olduğumu görmüş oldum. Türklerin sıcakkanlılığını, Almanların disiplini almışız.”

(Köln, 24, erkek) 

“Bazen Türkleşmek, bazen Fransızlaşmak zorunda kalıyoruz. İnkar etsek de Fransız kültürünü aldık. % 50, % 50 pay edebilirim.”

(Paris, 26, kadın) 

“Müslümanım. Türküm. Bu kimliklerle bağım kopmadı. Fakat hal ve hareketlerimin Alman olduğunu görüyorum. Derste bir profesör “Biz Almanların tavrı” derken, orada kendimi görüyorum.”

(Hamburg, 21, erkek)

Aidiyeti Sağlayan Etmenler

 “Adamlar bana burada yurt vermiş, ev vermiş, pasaport vermiş, ayrımcılık yapmamış. Tamam bazıları yapıyor ama güzel yanı şu bu ülkenin; seçenek var. İnanmadığınız kadar seçenek var.”

Londra, 23 yaşında, kebapçıda çalışıyor.

Avrupa’daki Türkiyeli gençlerin yaşadıkları ülkeye bağlanmalarını ve yaşamlarını orada sürdürmede kararlı olmalarını sağlayan birçok etmen var: İlki, orası genellikle doğup büyüdükleri, dünyaya gözlerini açtıkları, havasına, suyuna, mimarisine aşina oldukları ve hepsinden önemlisi, onlar için önemli insanları, aile ve arkadaş çevresini bir arada buldukları yer.

“Berlin’e hastayım. Berlin’i seviyorum. Berlinliyim. Her köşesini, taşını, kuşunu öğrendikten sonra Berlinliyim diyorum” diyor, 25 yaşındaki bekar bir işsiz erkek. Avrupa’nın pek çok şehri için gençlerde benzer bir aidiyet duygusu var ve bütün diğer gerekçelerin ötesinde, ayrılınca hasret duyuyorlar. Bunu, Avrupa’da oturmuş bir düzenin olması, gelecek endişesini azaltan sosyal haklar ile hak ve özgürlük ortamı izliyor. Herkes için ağırlığı değişse de bu etmenlerin aidiyete ilişkin sebepler arasında ilk sıraları teşkil ettiği cevaplardan anlaşılıyor.

Oturmuş ve İşleyen Bir Düzen

Gençlere göre eğitim, sağlık ve barınma gibi hayatlarının temel ihtiyaçlarını karşılayan ve iyi çalışan bir sistem var. Herhangi bir talepleri veya sorunları olduğunda nereye başvuracaklarını biliyorlar. İşlemlerini yürütürken bir sürprizle karşılaşmıyorlar. Her şey olması gerektiği gibi işliyor; bir kaos yaşanmıyor, dağınıklık yok, bütün işler organize bir şekilde yapılıyor.

Gençlerin dikkat çektiği bir diğer husus; Avrupa’da torpil ve kayırmacılığın yokluğu ya da azlığı. Herhangi bir iş için asgari gerekleri yerine getirdiklerinde gönül rahatlığıyla başvurabildiklerini söylüyorlar. Ekstra bir engel çıkartılmıyor, “adam bulma” ihtiyacı hissedilmiyor. Bürokrasi hayatı daha da zorlaştırmıyor. İşler zamanında veya öngörülene yakın bir sürede sona erdiriliyor. Bu da plan-program yapabilmelerini ve bu plan-program dâhilinde hayatlarını disipline etmelerini sağlıyor. Bir bütün olarak düzen; yaşamı kolaylaştırıyor, rahatı ve huzuru artırıyor.

“Almanlar sistem kurma ve sisteme uyma konusunda inanılmaz derecede iyiler. İnsanlar burada sisteme alıştığı için aynısını Türkiye’den de bekliyor. Görmeyince hayal kırıklığına uğruyor.”

(Berlin, 27, erkek) 

“Sistem yerine oturmuş. Altyapısı çok güzel. Her şey bir kağıda bakıyor.”

(Den Haag, 29, erkek) 

“Burada sistem iyi işliyor. O yüzden burada yaşamaktan mutluyum. Sistemi anlarsan gerisi kolay, kompleks değil.”

(Innsbruck, 27, erkek) 

“Almanların disiplini bize de etkiliyor. Okulda, işyerinde, devlet dairelerinde biz de onlar gibi davranıyoruz.”

(Hamburg, 27, kadın) 

“Türkiye’de torpil var, hem de çok yoğun torpil var. Ama burada torpil yok.

(Paris, 26, kadın)

“Planlı-programlı bir hayat, önümüze engel çıkarılmaması, bürokrasinin az olması hayatı kolaylaştırıyor, beni buraya bağlıyor.”

(Londra, 30, erkek) 

Sosyal Haklar

Gençlerin aidiyetini sağlayan ikinci etmen sosyal haklar. Görüşmelerde gençler, son dönemlerde sosyal hakların alan ve kapsayıcılık açısından daralmasından şikâyetçi olsalar da, sosyal hakların önemli olduğuna işaret ediyorlar. Sosyal hakların öncelikli iki faydası bulunuyor:

Bir yaşam standardı sağlaması ilk faydası. Diğeri ise, gelecek kaygısını hafifletmesi. Sosyal haklar sayesinde bir kişi çalışmasa da hayatını idame ettirebilecek koşulları elde ediyor, bir başkasına muhtaç olmuyor. Bu da onun üzerindeki psikolojik baskıyı azaltıyor, geleceğe daha emin bakmasını temin ediyor. Elbette sosyal haklarının sağladığı düzey bir asgari düzey. Eğer kişi daha iyi koşullarda yaşamak istiyorsa mutlaka çalışması, üretmesi, ülke ekonomisine katkıda bulunması gerekiyor. Gençlere göre sistem bu yolları da açık tutuyor, çalışmak ve üretmek niyetinde olanları teşvik ediyor.

“Sosyal anlamda bir rahatlık var. Sağlık koşulları ve kira yardımları çok iyi.”

(Lyon, 24, kadın)

“Sağlık, iş, eğitim konuları çok düzenli.”

(Innsbruck, 26, erkek)

“Sosyal devlet imkanları çok güzel. Okul, öğrenci, işsizlik yardımları var. Ekonomi iyi, maaşlar yüksek.”

(Amsterdam, 18, erkek)

 “Burada sosyal devlet çok güçlü. Bu size bir standart sağlıyor. Ama yukarı çıkmak isterseniz çok çalışmak zorundasınız.”

(Innsbruck, 26, kadın) 

“Sistemi kurmuşlar. Burada açlıktan ölmezsin. Zengin de, orta sınıf da Mercedes ile gezer.”

(Utrecht, 23, erkek) 

“Ulaşım kolay, eğitim seviyesi iyi. Farklılıkların olması güzel, herkesten bir şeyler öğreniyorsun.”

(Londra, 20, kadın) 

Hak ve Özgürlük Ortamı

Aidiyeti sağlayan üçüncü etmen ise, hak ve özgürlük ortamı. Gençler Avrupa’daki açık  toplumu seviyorlar. İnsanların açık sözlü olmasını, özgürce tartışabilmelerini, kurallar dâhilinde istediklerini yapmalarını benimsiyorlar. Gelişkin hak sistemini hem sosyal hayatlarında, hem de iş hayatlarında bir güvence olarak görüyorlar. Yapılan görüşmelerde bir yabancı (Alman, İngiliz, Fransız, vb.) firmada mı, yoksa bir Türkiye firmasında mı çalışmak istedikleri sorulduğunda, gençlerin ezici çoğunluğu yabancı firmayı tercih etiklerini, zira orada haklarının yenmeyeceğinden emin olduklarını ifade ediyorlar.

Alman toplumuna atfedilen ahlaki nitelikler, bu kapsamda dile getirilen takdir ve güven de  bu kanaati pekiştiriyor. Köln’de yaşayan ve bir gün imkanı olduğunda kendi çiftliğini kurup “organik bir hayat” sürmek isteyen 23 yaşındaki bir genç kadının söyledikleri de bu kanaati yansıtıyor: “Sözünü tutma, işçilerin hakkını koruma konusunda Almanlar çok iyi. Babam Alman firmasında çalışıyor. Hepimiz Almanların yanında çalışmak isteriz. ‘Türklerle iş yapılmaz’,

Türk’ün yanında çalışılmaz’ yaygın bir fikir.”

Farklı kültürlerle bir arada olmak da gençlerin aidiyet geliştirmelerini sağlayan hususlardan biri. Farklılığı tehdit olarak algılayan olduğu gibi; farklı dinler, inançlar, kültürler, milletler ve yaşam tarzları ile karşılaşmalarından yeni şeyler öğrendikleri için mutluluk duyanlar da var. Farklılık ile etkileşim onların hem kendileri ve aileleri üzerinde düşünmelerini sağlıyor, hem de diğer kültürlere daha açık hale gelmelerini kolaylaştırıyor. Londra’da yaşayan 20 yaşındaki psikoloji öğrencisi genç kadın da “ulaşımdaki rahatlık” ve “eğitim seviyesi” ile üçüncü olumlu özellik olarak çeşitliliğe işaret ediyor; “Herkesten bir şey öğreniyoruz.” 

“İnsan haklarının gelişmişliği, sosyal hakların varlığı ve okul sistemi benim İsveç’te en fazla sevdiğim şeylerdir.”

(Stockholm, 19, kadın)

“Her şey disiplinli. Okuma imkanları çok iyi. Sosyal yardımları çok. Yalan yok. Kimse kimsenin hakkını yemiyor.”

(Innsbruck, 20, kadın)

“Almanların serbest düşünme güçlerini beğeniyorum. Ben de öyle olmak isterdim.”

(Berlin, 25, erkek)

 “Buradaki hakları, okul sistemini ve devletin yardımlarını beğeniyorum. Hak ve sosyal yaşam açısından burası daha iyi.”

(Stockholm, 20, erkek) 

“Alman eğitimi bize bazı özellikler kazandırdı. Disiplin ve yaptığının hakkını almak önemli özellikleridir. Türklerle çalıştığında sana hakkını tam olarak vermiyorlar.”

(Duisburg, 18, kadın) 

“İsveç’in doğasını ve rahat hareket edebilme ortamını çok seviyorum. Türkiye’de kaşlar her zaman çatık. Rahat hareket edemiyorum. Tüm gözlerin üzerimde olduğunu düşünüyorum. Burası öyle değil, insanlar relax.”

(Stockholm, 21, kadın) 

“İnsanların birbirine olan saygısını ve hoş görüsünü seviyorum. Türkiye’de bunu bulamıyoruz. Sadece trafik ışıklarında yaşanan bile önemli bir gösterge.”

(Lyon, 21, kadın) 

“Rahatız burada. Kültürümüzü ve dinimiz rahat yaşıyoruz. Türkiye’de bir grup bir araya gelse polis hemen basar. Kendimi güvende hissediyorum burada.”

(Londra, 22, erkek) 

Gençlerin aidiyeti sağlayan bu üç ögeye verdikleri değer ve önem değişiyor. Kimi için düzen en önemli öge iken, kimi için bu sosyal haklar veya özgürlük ortamı olabiliyor. Ancak öncelik değişse de gençler, bulundukları ülkeyi Türkiye ile bu konular üzerinden karşılaştırıyorlar ve genelde her üçü bakımından da bulundukları ülkeyi kendileri için daha avantajlı bularak yaşadıkları yer ile aralarındaki bağı güçlendiriyorlar.

Yaşanılan Ülkeye ve Topluma Atfedilen Olumlu Değerler

Görüşmelerde gençlere, içinde yaşadıkları topluma ilişkin fikirleri de soruldu. Gençlerin yaşadıkları topluma ilişkin olarak takdir ettikleri özellikler şunlardı:

  • Organize olmaları
  • Sorumluluk taşımaları
  • Disiplinlinden taviz vermemeleri
  • Görevlerini/işlerini sağlam ve doğru-dürüst yapmaları
  • Dakik olmaları ve zamanı iyi kullanmaları
  • Sözlerinde durmaları
  • Hak-hukuku gözetmeleri
  • Kültürel çeşitlilik ve çoğulculuk

Buna karşılık gençler, Avrupa toplumlarının sahip olduklarını belirttikleri aşağıdaki özelliklerinden de rahatsız olduklarını ifade ediyorlar:

  • Cimri olmaları
  • Paylaşma duygularının azlığı
  • İnsan ilişkilerinde soğuk olmaları
  • Ben-merkezci tavırları
  • Ailevi bağlarının zayıflığı
  • Önyargılara sahip olmaları ve genelleyici davranmaları

“İleride Türkiye’ye dönmeyi düşünür müsünüz?” sorusuna, “evet” cevabını veren çok sayıda genç var. Ancak bunu bir gelecek planlamasından ziyade bir sempati ifadesi olarak değerlendirmek daha doğru görünüyor. Köln’de, Lyon’da veya Londra’da doğup büyüyen ve özellikle de

bilgi ve donanım bakımından kendisini “hayata hazır” hisseden gençlerin, öncelikle yaşamak ve mesleklerini icra etmek isteyecekleri ülkenin, bütün sempati beyanlarına rağmen doğup büyüdükleri ülke olacağını verdikleri cevaplarla çizdikleri genel fotoğrafın pek çok karesinden çıkarmak mümkün. Bu çerçevede, yaşadıkları ülkede maruz kaldıkları ırkçılık, ayrımcılık gibi olumsuzluklar söz konusu olmasaydı, Türkiye’nin onlar için sevilen, zaman zaman ziyaret edilen bir ülke olarak kalması beklenebilirdi.

Geniş Toplumla Bütünleşmeyi Güçleştiren Faktörler

İslamofobi, Başörtüsü ve Yabancı Düşmanlığı

 “Yabancı olduğunuz için iyi olduğunuzu kanıtlamanız gerekiyor. Aşırı dindar olmadığınızı, dilini iyi bildiğinizi, onlara benzediğinizi… Diploma veya bir başarı yetmiyor.”

Amsterdam, 28 yaşında, pastaneci.

Gençlerin ayrımcılığa maruz kalmasına sebep olan birçok faktörden söz edilebilir. Bunların başında, Avrupa’da giderek yükselen İslamofobi geliyor. Yakın dönemde İslamofobiyi Avrupa’da yükselten ilk olay 11 Eylül Saldırıları olmuştu. Son zamanlarda ise IŞİD’in Avrupa’nın çeşitli merkezlerinde gerçekleştirdiği saldırılar bu dalganın daha da kabarmasına neden olmuş. Müslümanlar her saldırının ardından gözlerin üzerlerine çevrildiğini söylüyorlar. Öğretmenlerin ve diğer öğrencilerin “Bu konu hakkında ne düşünüyorsun?” diye sormaları onları rahatsız ediyor zira saldırganlarla aynı dini paylaşmaktan öte aralarında herhangi bir benzerlik bulunmuyor, dolayısıyla hesap verme zorunluluğunun kendilerine hissettirilmesinden rahatsız oluyorlar.

Gençlere göre, Yahudi veya Hristiyan bir terörist bir eylem yaptığında, bu dinlere mensup   kişilere herhangi bir soru sorulmuyor. Onlardan buna dair bir açıklama ya da kınama beklenmiyor. Hiç kimse teröristler ile öğrenciler arasında bir benzerlik ya da özdeşlik kurmuyor. Lakin Müslüman bir terörist bir saldırı gerçekleştirdiğinde durum değişiyor. Bazen doğrudan sorularla, bazen de şaka yoluyla Müslüman öğrencilerin fikri soruluyor; onlardan buna karşı açık bir tavır almaları bekleniyor. Hatta bazen bu bile yeterli olmuyor; alınan tavrın ciddiyeti veya samimiyeti de sorgulanıyor.

“Bir Amerikalı Nobel alıyor [Aziz Sancar’dan söz ediyor] ama yanlış bir şey yaptığında o Türk oluyor.”

(Berlin, 26, Kadın) 

“Ayrımcılığın farkına lisede vardık. Özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra ayrımcılık yoğunlaştı.”

(Amsterdam, 28, erkek) 

“Terörü tüm İslam’a mal ediyorlar. Hristiyanlık için bunu yapmıyorlar. İslam’ı öcü gibi gösteriyorlar. Sakal bırakınca ‘IŞİD’çi misin?’ diyorlar.”

(Innsbruck, 30, erkek) 

“Okulda dini konular veya radikal İslamcılık konuşulduğunda insanlar dönüp bana bakıyor. Ya da biri kalkıp ‘Sen bunları destekliyor musun?’ diye soruyor.”

(Stockholm, 21, kadın)

 “Şu anda İslamofobinin artmasıyla birlikte bizim de hayatımız zorlaşıyor.”

(Viyana, 28, kadın) 

“Bir saldırı olduğunda kendinizi baskı altında hissediyorsunuz. Bu mesele anaokullarında dahi konuşuluyor. İş arkadaşları sözüm ona size bir şaka yapıyorlar ama şakanın altındaki manayı görebiliyorsunuz. 11 Eylül olduğunda bunu lanetlemek için bir tören vardı. Türkler de katıldı, bazıları ‘Nerden çıktı bunlar? Ne işleri var burada?’ diye tepki gösterdiler.”

(Amsterdam’da STK Yöneticisi)

Başörtüsü, Müslümanlara yönelik ayrımcılığı görünür kılan en önemli gösterge. Gençler başörtülü kadınların okulda, işte ve gündelik hayatın çeşitli alanlarında açık bir ayrımcılığa tabi tutulduklarını ifade ediyorlar. Başörtülülere karşı kaba bir önyargının olduğunu, başörtülü öğrencilerin “ikinci sınıf insan” gibi görüldüklerini ve derslerdeki-ödevlerdeki bazı eksik ve hataların başörtüsü takmalarıyla ilişkilendirildiğini söylüyorlar. Bazen bu olumsuzluğa siyaset ve dış politika da ekleniyor. Hamburg’da yaşayan 26 yaşındaki üniversite öğrencisi genç kadın, “Başörtülülere dönük genelleyici ve olumsuz bir bakış görmek mümkün. Üniversitede bunu hissedebiliyorum. Başörtülü olanları AKP ile özdeşleştirme, Erdoğan’ın temsilcisi olarak görme davranışı var” diyor.

“Ayrımcılık hissettim. Başörtümden dolayı üniversitenin doktoru bana çeşitli imalarda bulundu, beni muayene etmedi. Ben de ilgili birimlere şikayette bulundum ve ayrımcılıkla mücadele eden bir derneğe başvurdum. Paris olaylarından sonra insanların bakış açısı bize çok farklı. Başörtülüleri ve sakallıları ‘terörist’ olarak gören ve onlardan korkan çok sayıda insan var.”

(Lyon, 26, kadın) 

“Dış görünüşün de önemli. Eğer başörtüsü takmıyorsan, eğer Almana benziyorsan çok ayrımcılık görmüyorsun.“

(Münih, 22, kadın) 

“Taşeron bir firmada işe başladım. Bir gün işyerinde namaz kılıyordum. Biri beni gördü ve bunu bir saldırı olarak gördü. Şikâyet etti. Sonra tartıştık. Ama ben dik durunca namaz kılmama izin verdiler. Şimdi orada bir tek ben namaz kılıyorum.”

(Innsbruck, 30, erkek)

“Okuldaki tek başörtülü öğrenci bendim. Hem öğretmenler hem de öğrencilerden ayrımcılık hissettim. Bakışlarında bir gariplik vardı. Başörtülülere dönük genelleyici ve olumsuz bir bakışı görmek mümkün.”

(Hamburg, 26, kadın) 

“İlkokulda oruç tuttum. Öğretmenlerim bunu sorguladı. Dışlandığımı hissettim.”

(Stockholm, 19, kadın) 

“Oğlumu okula yazdırdığımda benim (başörtülü) ve eşimin (sakallı) görüntüsünden dolayı çocuğumu bir alt sınıfa aldılar.”

(Viyana, 28, kadın) 

“Lisede kız arkadaşlarına farklı davranıldığını görüyorsun. Başörtülü bir kıza farklı davranıldığına tanık oluyorsun.”

(Köln, 24, erkek) 

“11 yaşında başörtüsü takınca ayrımcılık başladı. Öğretmenler bir laf atmadı ama “Acaba notlarım başörtümden dolayı mı kötü?” diye hep düşündüm. Çünkü 10. sınıfta bütün başörtülü öğrenciler kötü not aldı.”

(Berlin, 17, kadın) 

“Başörtülü gençlerde ayrımcılığa uğradıkları hissiyatı çok daha fazladır. Bazen sokakta, çarşıda sözlü tacize uğruyorlar. Okullarda ise ayrımcılık öğretmenlere bağlı olarak gelişiyor.”

(Münih, Odak Grup çalışması)

“Başörtülü olduğum için ayrımcılığa uğradım. İstiyor gibi görünseler de ırkçılık yapıyorlar.”

(Viyana, 19, kadın)

 “6. sınıfta öğretmenim bir soru sordu. “Sizi duyamadım” dedim. O da bana “O zaman başörtünü çıkar” dedi. Küçüktüm, kendimi savunamadım.”

(Köln, 17, kadın) 

“Bazı Türk öğretmenleri çok olumsuz bir tavır gösteriyor. Kızımın okula başörtüsü ile girmesine izin vermediler. Müdürle konuşmaya gittim. Bana “Senin Türk öğretmenin başörtüsüyle girmenin yanlış olduğunu, kızın isteyerek takmış olamayacağını, başını açarsak kıza iyilik edeceğimizi söyledi, onun için okula almadım” dedi.”

(Duisburg’ta yaşayan bir baba) 

Başörtülülere yönelik ayrımcılık, ailelerin de bu konuda farklı tavır geliştirmelerine neden olabiliyor. Ailelerin çok büyük bir kısmı başörtüsü takan çocuklarını destekliyor ve herhangi bir haksızlığa uğradıklarında onların yanında duruyor. Bununla beraber az sayıda aile de, başörtüsü takmanın çocuklarının okul ve iş yaşamlarında sıkıntılar yaratacağı korkusuyla, çocuklarının başörtüsü takmasına pek sıcak bakmıyor.

“Başını örten bir kız ikinci sınıf muamelesi görür. Başörtüsü bir ayrımcılık sebebi oluyor. Bu nedenle bazı aileler kızlarının kapanmasını istemiyor. Akrabalarım Müslüman olduğu halde başörtülülerin üniversiteye gitmesini yadırgıyor.”

(Köln’de yaşayan bir anne)

 “Bir hastanede çalışan başörtülü ilk kadınım. Bana çok ön yargılı davrandılar. Sürekli ‘Temizlikçi misin?’ diye sordular. ‘Başını örtme, bazı hastalar korkabilir, seni terörist zannedebilir’ diye uyardılar. Zamanla değişti. Almanların bana destek verdiğini görüyorum. ‘Meleğim, sen gerçekten çok iyisin’ diyorlar.

(Duisburg’ta çalışan bir hemşire)

“Kapalı olduğumuz için bazı yerler almıyor bizi. Bazı yerler alırken bazı yerler almıyor. Git başka yerde çalış diyorlar. Kapalı çalışma konusunda, geçmişe bakarsak, eskiden hiç şansımız yoktu.”

(Köln, 27, kadın) 

Yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve ayrımcılığın yıllar içinde gittikçe artan fiziksel saldırılara, kundaklama ve cinayetlere dönüşmesinde devletlerin sorumluluğuna işaret edenler de var. “Buradaki dönerci cinayetleri, 90’lardaki JİTEM cinayetlerine benziyor” diyor Berlin’de bir şirketin genel müdürü. Yine Berlin’de yaşayan 27 yaşındaki, elektronik mühendisliği bölümünde öğrenci olan bir genç erkek  de başka bir açıdan devletin sorumluluğuna işaret ediyor. “Yabancı düşmanlığının bu noktalara gelmesi, ancak devlet izin verirse mümkün olabilir. Devlet izin vermezse bu mümkün olmaz. Devlet bunları tanır, kontrol altında tutar” diyor ve devletin tutumunun mültecilere bakışı da etkilediğini ifade ediyor. “Devlet mültecilere sıcak yaklaştığında, en sert olanlar da yumuşuyor” diyor.

Ekonomik Durum, Eğitim Seviyesi ve Muhit

Görüşülen gençler, ayrımcılık konusunda başka etkenlere de dikkat çekiyor. Gençler, ailelerinin ekonomik durumunun, eğitim seviyesinin ve yaşadıkları muhitin de ayrımcılığa uğrayıp uğramamalarına veya maruz kaldıkları olumsuzlukların dozuna doğrudan tesir ettiğini dile getiriyor.

Buna göre,

  • Ekonomik olarak üst-orta sınıfta yer alanlar, alt-orta sınıfta bulunanlara nispeten daha az ayrımcılığa uğruyor.
  • İyi bir eğitim almış, bulunduğu ülkenin dilini iyi konuşan ve dolayısıyla okul ve kamu kurumlarıyla daha iyi bir ilişki geliştiren aileler ve çocuklarının uğradıkları ayrımcılık oranı, bu özellikleri haiz olmayan ailelere ve çocuklarına oranla daha düşük
  • Nüfusun heterojenlik arz ettiği büyük şehirlerde yaşayanlar, nüfusun homojen olduğu küçük şehir ve kasabalarda yaşayanlara kıyasla ayrımcılıktan daha az yakınıyor.

“Bize ırkçılık yapıldığını düşünmüyorum. Aslında sınıfsal bir sorun var. Eğer benim babam doktor olsaydı, ben bu kadar sorun yaşamazdım.”

(Duisburg, 33, erkek)

 “İşçi ailesi değiliz. Belki bu yüzden babam beni hemen işe koşmadı, okumamı istedi ve hatta okumam için baskı yaptı. Eskilerin aklında hep dönmek olduğu için çalışmak ve para biriktirmek ilk hedef.”

( Berlin, 27, erkek)

 “Türk olduğum için herhangi bir ayrımcılık görmedim. Okulda ‘ailesi ilgilenenler’ ile ‘ailesi ilgilenmeyenler’ farklı muamele görüyordu.”

(Hamburg, 25, kadın)

 “Annemin Almanca sorunu var. Babam bile rahatça konuşamaz. Biz de bir nesil var “20 yıldır Almanya’dayım, tek kelime Almanca konuşmuyorum” diye övünür. Araplar da böyle bir durum yok.”

(Berlin, 30, erkek) 

“Veli toplantılar bir başka dünya. Aileler birbiriyle yarışıyordu. Velilerin Almanların gözüne girmeleri için perfekt Almanca konuşmaları, ekonomik durumlarının iyi olması ve Alman kültürüyle uyuşmuş olmaları lazım.”

(Münih, 19, kadın)

“Londra’da hiç ayrımcılık hissetmedim. Ama belki Liverpool veya Manchester’a giderseniz farklı bir tablo olur. Ama burada farklılık mantalitesi insanların zihnine yerleşiyor. Fakat hayat mücadelesinin daha sert olduğu yerlerde daha sert davranışlarla karşılaşabilirsiniz.”

(Londra, 29, erkek) 

“Aynı notu alsalar da doktor çocuğuna karşı işçi çocuğu ayrımcılığa uğrar.”

(Berlin, 27, erkek)

 Görünmeyen Bariyerler Sorunu

Avrupa’da ekonomik yaşama artık çok boyutlu biçimde entegre olan çok sayıda Türkiye  kökenli birey var. Bir işçi ailesinde dünyaya gelip şimdi iş insanı olan ve işveren haline gelen insanların varlığı, Türkiye kökenli gençler açısından da izlenebilecek örnekleri teşkil ediyor. Ancak bu konuda yaygın biçimde dile getirilen sorunlar da var. Berlin’de bir şirket kuran ve kazancından memnun olduğunu ifade eden genç bir işadamıyla konuşuyoruz. Alman bir ortak aldığını söylüyor. Neden bir ortaklığı tercih ettiğini soruyoruz. Bunu iki sebebe bağlı olarak açıklıyor: Birincisi güven. Ona yeterince güvenip güvenmediği sorusuna cevabı çok net: “Ben kendimden çok ona güvenirim” diyor. İkincisi ise, “görünmeyen bariyerlerle” ilgili. Başkaları tarafından da pek çok defa dile getirilen bir sorundan söz ediyor. “Burada Türklerin belli bir yerden sonra yükselmesine izin verilmez” diyor, “bir ortaklık bu engeli aştırabiliyor.” Bu izin vermemenin nasıl olduğunu sorduğumuzda vergi dairesine işaret ediyor.

Berlin’de yaşayan ve bir şirketin genel müdürü olan orta yaşlı bir erkeğin de kanaatleri aynı yönde. Kredi alabilmek için Alman ortak gereğine işaret ediyor ve şunları söylüyor: “Siyasette de ticarette de önemli yerlere gelmiş olanların böyle bir backgroundu var. Bu olmazsa belli yerlere geldiğinizde maliyenin baskısı artıyor. Burada Müslümanlardan güçlü bir diaspora olsun istenmiyor.” Onları dinlerken birçok farklı şehirde, “bir gün vergi borcu çıkarırlar, her şeyini kaybedip üstüne hapse bile girebilirsin” türü yakınmaları hatırlıyoruz. Bu gerçek bir durum mu, yoksa sadece bir algıdan mı ibaret? Kesin olan, her iki durumda da burada bir sorunun varlığı.

İslamofobik, ırkçı ve dışlayıcı düşünceler ile sosyal statüden kaynaklanan ayrımcı pratiklerin yanında son dönemlerde yabancı karşıtı siyasi aktörlerin Avrupa’da kaygı verici biçimde güçlenmeleri ve bazı ülkelerde iktidar alternatifi haline gelmeleri, gençlerin duygu dünyalarını baskı altına alıyor. Ayrımcılığın artması gençlerin gelecek tahayyüllerini ve kendileri için öngördükleri iş ve kariyer planlarını doğrudan etkiliyor, onların gelecekte yaşanacak yere  ilişkin seçeneklerine başka ülkeleri eklemelerini de beraberinde getiriyor.

Münih’te yaşayan 27 yaşındaki bekar erkek mühendis de pek çok insanın Türkiye’de çalışmak istediğini ileri sürerken, başka bir bariyerden şöyle söz ediyor:

“Irkçılık nerede başlıyor, diplomayı aldıktan sonra başlıyor. Muhakkak ki sizi bir yerden sonra durduruyorlar, oradan daha ileriye gitme imkanınız yok. Bu iş hayatı için geçerli. Gerçekten iş hayatında bir yere gelmek istiyorsanız, sadece diplomanız yetmiyor. Yirmi senelik tecrübesi var ama onu kabul etmiyorlar. Maalesef burada doğan büyüyen insanın da hevesi kalmıyor.”

 Görünmeyen bariyerlerin bir kısmı ise eskiden daha geniş ve kucaklayıcı olan kamu politikalarının yavaş yavaş terk edilmesiyle daralan nefes alma alanı ve göreceli mağduriyet duygusuyla ilgili.

1 Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2010, s. 10-11.

2 Maalouf, s. 16.

Kültürleşme
Aile

Gençlerin tamamına yakını, ailelerinin kendilerine büyük bir destek verdiklerini belirtiyor. Ekonomik ve sosyal durumlarından bağımsız olarak anne-babalarının, çocuklarının iyi yetişmesi için ellerindeki bütün olanakları sonuna kadar zorladıklarını, her türlü zorluğu göze aldıklarını ve azami düzeyde fedakârlık gösterdiklerini söylüyor.

Aileler bilhassa çocuklarının okumalarına çok büyük önem atfediyorlar. Bu önemin altında yatan iki önemli neden var: İlki, çocuklarının ancak okul yoluyla rahat ve iyi bir yaşama kavuşacaklarına dair inanç. Aileler, hem kendilerinin yaşadıkları zorlukları çocuklarının da yaşamamasını, hem de kendi gerçekleştirmedikleri hayallerini çocuklarının gerçek kılmasını istiyorlar. Bunun çaresini de okulda buluyorlar. Çocukların sadece okul vasıtasıyla bir meslek edinebileceklerini ve çevrelerinde kabul görebileceklerini düşünüyorlar. Dolayısıyla okul, çocukları hem ekonomik olarak bir üst sınıfa taşıyacak, hem de onların toplumda saygın bir konuma erişmesini sağlayacak bir manivela olarak değerlendiriliyor.

İkincisi, çocukları kötü alışkanlıklardan uzak tutma fikri. Çocukları alkolden, uyuşturucudan, yasadışı örgütlerden, çetelerden ve suç dünyasından korumanın ancak okulla mümkün olabileceği düşünülüyor. Bilhassa “kumar meselesi” son zamanlarda en çok belirginleşen sorun alanlarından biri. Avusturya gibi kumar makinelerinin yasal ve yaygın olduğu ülkelerde bu sorun, çok daha yakıcı bir hal alıyor. “En çok bizimkiler oynuyor bu makinelerle” diyor bir hamburger ve kebap satıcısı; “Bazısı aylığını alıp, gelip bu benim dükkanın karşısındaki nargilecide aynı gün bitiriyor, sonra ayın daha ilk günü bizden veresiye döner istiyor.” Bir diğeri, “Bu illet yüzünden kredi çekenler, kendisi alamayınca zorla, eşini tehdit ederek onun adına kredi çektirip kumar oynayanlar var, bu yüzden çok bölünmüş aile var” diye ekliyor.

Aileler çocuklarını tehlikelerden uzak tutmak için okula çok büyük bir değer veriyor. Okula, çocuklara statü ve imkan kazandıran bir mekan olmanın yanında, onları koruyan bir kalkan gözüyle de bakılıyor. Ama sadece okul değil; Türkiyeli bireyleri “zararlı alışkanlıklardan”  uzak tutmak ve özellikle de suça bulaşmış gençlerle ilgili çaba sarf etmek için oluşturulmuş, genellikle dini dayanışma temelli dernek ve vakıfların faaliyetleri de söz konusu.

“Ailem okumamı teşvik etti. Annem biraz arka planda kaldı, ama babam çok destek oldu. Veli toplantılarına çok önem verirdi. Ailem eğitimim için seferber oldu.”

(Köln,  27, kadın) 

“Babamın mobilya dükkanı vardı. Çok çalışırdı. Babam hep kendini örnek göstererek bana okumamı tavsiye etti, yol gösterdi.”

(Duisburg, 20, erkek) 

“Ailemin gözünde “Tek yol eğitim” idi. Asla “çalışma” diye bir alternatif sunmadılar. Varsa yoksa okul!”

(Innsbruck, 24, erkek)

 “Annem-babam çok ilgiliydi. Babam olmasaydı üniversitede olmazdım. Babam ‘ya okursun, ya da seni dükkâna gönderirim’ diyordu.”

(Hamburg, 19, erkek) 

“Ailemin teşviki müthişti. Gözü kapalı okumamızı istiyorlardı. ‘Okuyun bilginiz açılsın, ülkenizde iyi yaşayın’ derlerdi. Okumak bizim için en önemli vazifeydi.”

(Amsterdam, 28, erkek) 

“Ailem okul konusunda çok destekçi oldu. Onlar bizden daha çok okumamızı istiyorlar. Kendilerindeki eksikliği gidermek istiyorlar.”

(Paris, 24, kadın) 

“Ailem abartılı bir destek veriyor üniversite için. Aslında burada üniversite bitirmesen    de toplumda bir yerin olur. Buna rağmen ailem okula aşırı bir önem veriyordu.”

(Viyana, 23, erkek) 

“Ailem okumam konusunda hep destek oldu. Babam hep ‘Bana verebileceğiniz en değerli hediye diplomadır’ derdi.”

(Hamburg, 27, kadın) 

“Okumasa da olur diyen aileler var çevremde. Ama bu bizim için geçerli değil. Bizim ailede eğitimin alternatifi yoktur. Aile her şeyi eğitimimiz için harcar.“

(Stockholm, 21, kadın) 

Gençler ailelerinin her daim arkalarında durduklarını belirtmekle beraber bu aile desteğinin niteliği konusunda birtakım eleştirileri de dillendiriyorlar. Anne-babalarının genellikle “okuyabildiğiniz kadar okuyun, biz sizin yanınızdayız” dediklerini, bunun için ellerindeki maddi imkanları seferber ettiklerini ama okul yönetimi ile ilişkiler kurma, derslerle/ödevlerle ilgilenme ve kendilerini doğru yönlendirme konusunda çok büyük eksiklikleri olduğuna işaret ediyorlar. Dahası, kuşak çatışmasına bir de kültür çatışması eklenince, ailelerle çocukları arasındaki mesafe açılıyor. “Ailem beni anlamıyordu. Köy kültürünü burada yaşatmaya çalışıyorlardı” diyor Londra’da yaşayan 32 yaşındaki bir market sahibi. Bu kişi ailesinin kendisi için ne kadar büyük bir fedakarlık gösterdiğinin farkında fakat kendi tecrübesi üzerinden hissettiği bir soruna işaret ediyor: “Büyükler adapte olamadığı için küçükler tamamen İngiliz tarzına adapte oluyorlar. Kökümüzü unutmamamız lazım, yoksa asimile olup kaybolacağız.” 

Gençlere göre, aile desteğindeki bu kırılma iki noktadan kaynaklanıyor: Biri, ailenin ekonomik ve iş koşulları. Çalışan anne-babalar bütün günlerini işyerinde geçirdiklerinden ve eve yorgun argın döndüklerinden çocuklarıyla gerekli miktarda alakadar olamıyorlar. Onların çalışmaları, okulda bir gününü nasıl geçirdikleri, ders ve ders dışı becerileri hakkında sohbet edemiyorlar. Bu da çocuklar ile aileleri arasında, çocuklarının arzu ettiği türden bir köprünün kurulmasını engelliyor. Çalışma esnasında çok sayıda genç, Alman aileleri gibi sabah kahvaltısında veya akşam yemeğinde, anne-babaları ile oturup okul hayatları ve gelecek tasavvurlarına dair sohbet etmeye duydukları özlemi dile getiriyorlar.

Bulundukları ülkenin dilini iyi bilen aileler çocuklarının okul yaşamını yakından takip ediyor. Ama dili konuşamayan veya dile yeteri kadar vakıf olamayan ebeveynler; okul yönetimi ve öğretmenlerle sağlıklı bir iletişim kuramıyor, çocuğunun derslerine yardımcı olamıyor ve okul tercihlerinde çocuğun ihtiyaç duyduğu yönlendirme ve yardımı sağlayamıyor. Birçok genç, ailelerinin dil zafiyetinden dolayı gerçekte hak ettiklerinden daha düşük puanlı  okullara yollandıklarını ve kendilerindeki potansiyeli açığa çıkarmadıklarını belirtiyor. Başarı hikayelerinde de ailenin en önemli faktörü ifade ettiği görülüyor.

“Ailelerimiz istediğimiz ve okuyabildiğimiz kadar okumamızı istiyorlardı. ‘Bizim yaşadıklarımızı yaşamayın’ diyorlardı. Ama yardım edemiyorlardı. Dolayısıyla iş bize kalıyordu.”

(Paris, 27, erkek) 

“Aileler genel olarak çocuklarını destekler. Yol-yordam bilmese de onlar için elinden geleni yapar. Benim ailem de her türlü desteği verdi.”

(Köln, 24, erkek) 

“Derslerimle ilgilenmedikleri için bir eksiklik hissediyordum. Onlar da sistemi bilmiyorlardı. Eskiden onları eleştirirdim ama şimdi onları daha iyi anlıyorum.”

(Duisburg, 25, erkek) 

“Ailem beni teşvik etti, destekledi. Dil bildiği için eğitimimden ablam sorumlu oldu, veli toplantılarına o katıldı.”

(Hamburg, 25, kadın) 

“Aileler çocukları okul için destekler. Ama bu destek genelde ‘Bak biz ne haldeyiz, siz de bizim gibi olmayın’ diyen bir destektir.”

(Stockholm, 26, kadın) 

“Annem ve babamın Almancası yoktu. Alman ailelerindeki gibi bir destek aldığımı söyleyemem. ‘Okula git, başarılı ol’ derlerdi ama bir destek yoktu.”

(Hamburg, 22, erkek) 

“Ailelerimiz biraz bilinçsizdi. Bu nedenle bizimle yakından ilgilenemediler. Annem ilgilenmeye çalıştı ama yeterli olmadı. Biraz gümbürtüye gittik.”

(Münih, 25, kadın) 

“Ailem çok destek oldu. Babam okuyamadığı için beni her açıdan destekledi. Ama Fransızca bilmedikleri için yardımcı olamıyorlardı.“

(Paris, 27, kadın) 

Buna mukabil aileler de genel olarak çocuklarının okuma düzeylerinden memnun değiller. Her türlü gayreti sarf etmelerine rağmen çocuklarının kendilerinin arzuladığı düzeyde bir okuma hevesine sahip olmadıklarını ve çaba göstermediklerini belirtiyorlar. Eski dönemlerle karşılaştırıldığında daha fazla sayıda genç okuyor ama bu ailelerin beklentisini karşılamaktan uzak. Aileler bu iki sebebe bağlıyor:

Birincisi, gençlerin bir gelecek kaygısı taşımamaları. Devlet tarafında temin edilen sosyal haklar ve nispi ekonomik rahatlık gençlerin okuma motivasyonunu kırıyor. “Her halükarda devlet bana bakar” anlayışı çocuklarının okumalarını engelliyor.

İkincisi ise, kısa süre içinde hayata atılma isteği. Bir mesleğe sahip olmak, para kazanmak ve yaşamının dümenini ele geçirmek çok güçlü dürtüler. Bu nedenle gençler, üniversiteye gidip yolu uzatmak yerine bir meslek okulundan mezun olup mümkün olan en kısa sürede bir işe girmeyi veya kendi işini kurmayı arzuluyorlar.

“Gençlerin vizyonu, işçi ve amele olmak. Vizyon eksikliği var. Üniversiteli genç, iyi örnek lazım.”

(Innsbruck, 33, erkek) 

“Annem-babam okul için beni destekledi ama sorun bendeydi: Bir an önce hayata atılmak istiyordum.”

(Stuttgart 18) 

“Gençlerin her türlü imkanı var. Okumak için destekleri çok. Sosyal hakları var. Ancak fazla rahatlık onları hedefsiz bırakıyor. Bu nedenle çocuğun kabiliyeti ve aile tarafından doğru yönlendirilmesi büyük önem taşıyor. Çocuğa bir hedef verilmeli. Çocuklar daima kontrol edilmeli. Bir kere kötü bir yere takıldı mı artık onu oradan döndürmek çok zor.”

(Münih’te yaşayan bir baba)

 “Ailem okumamı çok istiyordu. Ama ben bir an önce çalışmak istedim. Okumak ilginç gelmiyordu.”

(Innsbruck, 22, kadın)

 “Annem, babam benim okumamı çok istedi. Ama benim okuyamayacağım belliydi. Lise biter bitmez çalışmaya başladım.”

(Viyana, 28, erkek) 

“Gençlerde paraya düşkünlük var. Para kazanmak okumaktan daha cazip geliyor. Kültür de buna uygun. Restoranı olmak, üniversite okumaktan daha fiyakalı.”

(Stockholm, 30, erkek) 

Dikkat çeken bir diğer husus da, genç kızların genç erkeklere nazaran geleceklerini okulda arama noktasında daha istekli ve şevkli olmaları. Aileler erkek çocuklara daha geniş bir hareket alanı tanıyor; dolayısıyla erkek çocukları hayata ve kamusal alana karışmakta çok daha rahatlar. Muhafazakâr ve mütedeyyin ailelerde kız çocukları daha kısıtlayıcı uygulamalara tabi tutuluyor. Bu nedenle kız çocukları; ev ve aile karşısında özerk bir alan elde etmek, kişiliğini oluşturmak ve oturtmak, ekonomik ve sosyal özgürlüğünü kazanmak için okula erkek çocuklardan daha fazla ihtiyaç duyuyorlar ve daha fazla ehemmiyet veriyorlar.

“Kızlar kurtuluşu ve özgürlüğü eğitimde görüyorlar. Erkekler daha rahatlar. Kızlar kendi ayakları üzerinde durmak ve serbest olmak için eğitime mahkûmlar.”

(Stuttgart’ta yaşayan bir baba) 

“Erkeklerin üniversite okumaması aile içinde bir sızı oldu. Dolayısıyla kızları okumaları için çok motive ettiler.”

(Münih, 26, kadın) 

“Kızlarımız evcil, erkeklerimiz ise asi. Erkekler kızlardan daha az eğitimli ve okumaya kızlar kadar meraklı ve istekli değiller.”

(Paris’te yaşayan bir anne)

Dil

“Sıfır Almanca ile 14 yaşında buraya geldim. Danimarkalı bir Almanca öğretmenim vardı. Onun yardımıyla bu zor günleri aştım. Dil bilmeyince ‘hiçbir şey bilmiyor, bu aptal’ muamelesi yapıyorlardı. Şansım matematiğimin iyi olmasıydı. Matematik, sorunları çözen bir anahtar oldu benim için.”

Berlin, 27 yaşında, Erkek

 Avrupa’da yaşayan yeni kuşak Türkiyeliler için yaşadıkları ülkenin dilini bilmek bir sorun olmaktan çıkmış durumda. Görüşme yapılan gençlerin tamamına yakını okul öncesi eğitim aldıklarını – anaokullarına gittiklerini- belirttiler. Aileler çocuklarını anaokuluna göndermek konusunda çok kararlı. Bunun iki önemli nedeninden bahsedilebilir:

İlki, Almanya, Avusturya, Fransa ve Hollanda gibi ülkelerde işçi ve hizmet sektöründe çalışan aileler için çocuğu kreşe ve anaokuluna göndermenin bir zorunluluk teşkil etmesi. Zira anne ve baba erken saatlerde işe gitmek mecburiyetinde olduklarından çocukların hem güvenliği hem eğitimi için en sağlıklı çözüm, onları ya oturdukları mahallelerindeki ya da varsa işyerlerindeki kreşlere bırakmak oluyor.

İkincisi ve daha önemlisi, bütün aileler çocuklarının bulundukları ülkenin dilini en kısa sürede ve en iyi şekilde öğrenmesine çok önem atfediyor. Kendilerinin dil bilmemekten veya dile yeterince vakıf olamamaktan kaynaklanan problemlerinin çocuklarına yansımasını istemiyorlar. Bulundukları toplumda var olmanın ve ilerlemenin ancak dili iyi bilmekten geçtiğini düşünüyorlar. Bu sebeple annenin çalışmadığı veya evde çocuklara bakacak bir akrabanın olduğu hallerde dahi çocukları dil öğrenmeleri ve geleceğe hazırlanmaları için okul öncesi eğitim kurumlarına gönderiyorlar.

Aileler çocuklarının dil öğrenmesine çok ehemmiyet gösteriyorlar. Ama aynı zamanda anadillerini de kaybetmemelerini istiyorlar. Çocuklarının, neredeyse bebeklikten itibaren, bulundukları ülkenin eğitim sistemi içine girmeleri ve o kültür dairesinin içinde yer almaları, ebeveynlerde hem kültür hem de dil kaybı korkusuna neden oluyor.

Anadil konuşma yeteneğinin kaybı bir “mahkûmiyet” olarak değerlendiriliyor. Kendi dilini konuşamayan çocukların; dinlerini, örflerini ve adetlerini kolayca unutabileceklerinden ve kaçınılmaz şekilde asimile olacaklarından endişe ediliyor. Dolayısıyla asimilasyon en büyük korkuyu temsil ediyor.

Bunun önüne geçmek için ailelerin başvurduğu iki yöntem var: Biri, bulundukları ülkenin dilini bilseler dahi çocuklarıyla Türkçe konuşmaya özen göstermek. Diğeri de çocuklarını cami, cemevi, dernek, vakıf, vb. kuruluşlara göndererek oralarda Türkçe dersleri almalarını sağlamak. Ancak gerek gençler, gerek aileleri bu tür kuruluşlarda verilen derslerin yeterli olmadığını belirtiyorlar.

Bu mevzuda devlete çok büyük görevler düştüğünü ifade ediyorlar. Buna göre, Türkçenin iyi bir şekilde öğretilmesi için devletin:

  • Avrupa’daki sivil toplum örgütleriyle kapsamlı bir işbirliği yapması,
  • Avrupa’daki Türkiyelilere yönelik geniş çaplı ve sonuç odaklı bir eğitim ve dil programı oluşturması,
  • Bilhassa Türkiye’den donanımlı öğretmenler göndermesi

Ailelerin Türkçe konusunda hassas olmasıyla birlikte evlerde genellikle iki dilli, bazen de üç dilli (Kürtçe) bir hayat hüküm sürüyor. Gençler ve çocuklar anne-babalarıyla Türkçe ama kardeşleriyle genellikle eğitim aldıkları ülkenin diliyle iletişim kuruyorlar. Gençler buna gerekçe olarak kendilerini o dilde çok daha rahat ifade etmelerini gösteriyorlar.

“Evde Türkçe ve Flemenkçe konuşulur. Kardeşler ile daha çok Flemenkçe, anne-baba ile daha çok Türkçe konuşuruz.”

(Amsterdam, 18, erkek)

 “Evde yoğunlukla Türkçe konuşulur. Ama bazen gelgitler oluyor: Bazen Türkçe, bazen de Almanca konuşuyoruz.”

(Münih, 21, erkek) 

“Annem ve babamla Kürtçe konuşuruz. Biz kardeşler kendi aramızda ise İngilizce ve Türkçe konuşuruz.“

(Londra, 19, kadın) 

“Babam orta seviyede Fransızca konuşur. Annemin de Fransızcası zayıf. Anne-babamla hep Türkçe konuşuruz. Kardeşler arasında ise Fransızcayı tercih ederiz.”

(Paris, 27, kadın)

 “Evde üç dilde konuşuruz: Kardeşler arasında İsveççe, anne-baba ile Kürtçe ve Türkçe konuşuruz.”

(Stockholm, 20, erkek) 

Genel durum bu olmakla birlikte evde konuşulan dili belirleyen bazı özel durumlardan da bahsedilebilir:

  • Bazı aileler, çocuklarının bulundukları ülkenin dilini eninde sonunda öğrenecekleri varsayımından hareketle evde sadece Türkçe konuşulmasına çaba harcıyorlar.
  • Özellikle Avrupa’da doğup büyümüş anne-babalar ise daha esnek bir tutum Çocuklarıyla Türkçe (ya da Kürtçe) konuştukları gibi, eğitim aldıkları dilde de konuşmaktan imtina etmiyorlar.
  • Anne-babadan birinin “yabancı” olmasına ya da anne-babanın dil seviyelerine bağlı olarak biriyle Türkçe-Kürtçe, diğeriyle ise bulundukları ülkenin dilini konuşma pratikleri de

“Evde sadece Türkçe konuşulur.“

(Paris, 24, kadın) 

“Evde genellikle Türkçe konuşuruz. Annem buna özellikle dikkat ediyor.”

(Duisburg, 18, kadın) 

“Evde hem İsveççe, hem de Türkçe konuşuruz. Herhangi bir sınırlama koymayız. Kim ne isterse o şekilde konuşur.”

(Stockholm, 30, erkek)

 “Babam ile Türkçe konuşuruz, annem ve kardeşlerimleyse Almanca.”

(Innsbruck, 22, kadın)

“Annemle İngilizce, babamla Türkçe konuşurum.”

(Londra, 22, erkek)

Pek çok genç açısından dil konusundaki en büyük sıkıntılardan biri, yaşadıkları ülkenin diline vakıf olduklarında çoğu kez kişisel gelişimleri açısından geç kalmış olmaları. Okulda başarısız olan veya yeterince başarılı olamayan, kapasitesini tam olarak kullanamayan, üniversiteye gidemeyen ve daha çok anne-babalarının gelir ve statüsüne yakın işlerde çalışanların çok büyük bir bölümü, daha ilköğretim düzeyinden itibaren dile yeterince vakıf olmamaları dolayısıyla ailelerinden yeterince eğitim desteği alamadıklarını belirtiyor.

“Veli toplantılarına ailenizden gelen olur muydu?” veya “Ailenizin dile hakimiyet düzeyi okulda  size destek sağlamaya yeterli miydi?” gibi sorulara, üniversiteye ulaşamadan düşük gelir getirecek bir işe girmek zorunda kalan gençlerin önemli bir bölümü “hayır” cevabını veriyor. Bu konuda ailenin en küçük çocuğu genellikle en avantajlı olan: Konuştuğumuz gençlerden ailesi yeterince dil bilmemesine rağmen başarılı olanların önemli bir bölümü, okulda ödev yaparken destek aldığı kişi olarak abla veya abisini işaret ediyor. Anne-babaları dile hakim olmadığında veya yoğun çalışma durumu dolayısıyla veli toplantısına gelemediğinde, ailenin dile nispeten hakim olan büyük çocukları devreye girmiş. Onlar, kardeşlerine velilik yaparak lise sonrası bariyeri aşıp üniversiteye girmeleri bakımından önemli bir katkı sağlarlarken, ailenin en büyük çocukları genellikle bu avantajdan mahrum kalmış. Kısacası bugün gençlerin önemli bir bölümü dil konusunda sıkıntı çekmiyor ama bu durum geçmişte yaşanan sıkıntıların kaybettirdiklerini telafi etmiyor.

Okul

“O sahne gözümün önünden hiç gitmiyor: Ailem gelmişti, hangi okula gideceğim konusunda danışmak için. Öğretmen alaycı bir gülüşle ‘ortaokulu bitirirse sevinin’ demişti. Öğretmenlerin ayrımcılıkları, Türk kızlarına ‘zaten evlenip gideceksiniz’ sözleri… Burayı kendi vatanım olarak benimsememe engel oldular. Farklı olduğum aşırı şekilde hissettirildi.”

Viyana, 28 Yaşında, Erkek

 Çalışma kapsamında görüşülen gençlerin neredeyse tamamı bulundukları ülkelerdeki devlet okullarında eğitim almışlar. Aralarında Türkçe eğitim veren okullar ile dini (İslami, Katolik ve Yahudi) eğitim veren özel okullara gidenler olsa da, bu sayı son derece sınırlı. Genelde çok sayıda etnik, dini ve mezhebi kimliğe mensup çocukların bulundukları karma okullarda eğitim görmüşler.

Almanya’da eskiden, Türkiye’den göçenlerin yoğun olarak bulunduğu bölgelerde çocukların gittikleri okullar da, doğal olarak, Türkiyeli yoğunluklu olurmuş. Fakat bu yapı bilhassa 2000’lerden sonra radikal bir değişikliğe uğramış. Eski Doğu Bloğu ülkelerinin Avrupa Birliği’ne üye olmasıyla birlikte Almanya, Doğu Avrupa ve Balkanlardan göç almaya başlamış. Keza Ortadoğu’daki karışıklık nedeniyle bu coğrafyadan da Almanya’ya gelip yerleşenlerin sayısı artmış.

Tabiatıyla bu durum okulların demografisini de etkilemiş. Artık her okul, her sınıf çok-kültürlü bir mekâna dönüşmüş. Türkiyeli çocukların diğer milletlerden çocuklarla kurdukları temas, algıları ve tarifleri de değiştirmiş. Mesela önceden okulu sadece kendileri ve Almanlardan ibaret görürken, şimdi okulda çok farklı kimliklerden arkadaşlar edinmişler. Yabancı kelimesi, artık Alman olmayan herkesi kapsamaya başlamış.

“Lisede Türklerin sayısı arttı. Daha çok onlarla birlikte oluyordum. Yabancılarla bazı yerlerde örtüşemedik, çok sıcak bir ilişki kurmadık. Ama sorun da olmadı.”

(Innsbruck, 24, erkek) 

“% 70’i Alman, % 30’u yabancılardan oluşan bir okulda okudum.”

(Münih, 19, kadın) 

“Üniversitede çok fazla Türk var. Ama yabancı arkadaşlarım da var: Arnavut, Sırp, Rus, İspanyol birçok arkadaşım var.”

(Viyana, 23, kadın)

“Çok büyük oranda yabancılar vardı okulda. Almanlar sayıca azdı.” (Hamburg, 19, erkek) “Karışık bir okuldu benimki. En iyi arkadaşlarım Araplardı.”

(Berlin, 18, kadın)

“Lisede hiç konuşmadığım tipler vardı. Genellikle Almanlar ile pek arkadaşlığım olmadı. İtalyanlarla iyi anlaşıyordum.”

(Köln, 27, erkek)

 Olumsuz Faktörler ve Ayrımcılık

Türkiyeli gençlerin azımsanmayacak bir bölümü, okullarda kendilerine yönelik doğrudan ve kasıtlı bir ayrımcılık yapıldığını düşünüyor. Çalışmanın yapıldığı altı ülke içinde ayrımcılığa dair şikâyetler en çok Almanya ve Fransa’dan geliyor.

Gençler küçümsenme ve dolaylı şekilde aşağılanma duygusunu okulda belirgin biçimde hissettiklerini, öğretmenlerin “hissettirmeden” ayrımcılık yaptığını anlatıyorlar. Bazı gençler kocaman bir haç takıp okula rahatlıkla gidebilenler olduğunu belirtirken Arap ve Türk arkadaşlarının maruz kaldığı başörtüsü yasağından şikayet ediyorlar. Dolayısıyla okul dönemini oldukça negatif olarak hatırlayanlar var. Bazı gençlerin bu küçümseme ve ayrımcılıktan ötürü okulu bıraktıkları hatırlatılıyor.

“Hepimizi bir sınıfa tıktılar, 32 kişiydik. İnanır mısınız, 28’imizi sınıfta bıraktılar. Matematikten bıraktılar, haksız yere. Okulu değiştirdim, Almanların olduğu okula geçtim. Orada 3-4 Türk’tük, daha başarılı olduk. Ama orada da çok rencide edildik. Biz ikinci sınıf insan görülüyoruz, ‘siz iyi değilsiniz, beceremiyorsunuz, gidin döner satın’ gibi. Okul müdürünün bizi ‘siyah saçlı’ şeklinde odasına çağırdığını hatırlıyorum. Ailem çok destek oldu. Endüstri mühendisliğini bitirdim. Bazen gidip diplomayı göstereyim diyorum, ‘matematikten bıraktınız, mühendis oldum’ diyeyim diyorum. Bazı hocalarımız da vardı, elimizden tutanlar vardı ama daha çok kötüler akılda kalıyor.”

(Berlin, 28, Erkek) 

Paris’te ticaret alanında yüksek lisans yapan ve bilgisayar programı satan bir genç kadınla konuşuyoruz. Okulda yaşadığı olumsuzluklardan bahsediyor. Yönetim yardımcısı olarak çalışan bir diğerinin de benzer hatıraları var. Olumsuzluklar olsa da okul hayatını genel olarak olumlu hatırlıyor, “bazı Fransız arkadaşlarımız da çok destek çıktılar bize” diyor.

“[Öğretmenimiz] Bizi ismimizle anmazdı. ‘Türkler’ derdi. Ondan görüp diğer öğrenciler de öyle derdi, iki yıl sonra okul değiştirdim.”

(Münih, 20, Kadın) 

“Kesinlikle ayrımcılık hissettim. İster istemez oluyor. İstediğiniz kadar Fransızca konuşun, yine de ayrımcılık görüyorsunuz.”

(Paris, 27, erkek) 

“Almanlarda ırkçılık çok şiddetli. Çocukken ırkçılık bir şekilde onlara aşılanıyor. Çocuklar bile bu ırkçılığı bir şekilde dışa yansıtıyor.”

(Hamburg, 34, erkek) 

“Oğlum ilkokula gidiyor ve ırkçılığa maruz kalıyor. Elişi öğretmeni bir ırkçı, oğluma düşük not veriyor. Bazı insanların beyninde ırkçılık var. Göçmenlerin gelmesiyle daha da arttı.” 

(Innsbruck, 33, erkek) 

“Türk olduğum için hep bir puan kırık aldım.”

(Hamburg, 22, kadın)

“Daha az değerli olduğumuza dair bir hissiyat hepimize aşılanıyor.”

(Münih, 19, Kadın) 

“Lisede ayrımcılığa uğradığımı hissediyordum. Mesela derste zayıf aldığınızda öğretmen Hollandalı çocuğu teşvik ederken, sizi demotive ediyordu. Senin iyi bir lisede, üniversitede okumanı istemiyorlar.”

(Den Haag, 21, erkek)

Böyle düşünen gençlere göre ayrımcılık sistemik bir hal ve devletin kodlarında var. Almanya ve Fransa gibi devletler kendi toprakları üzerinde yaşayanları bir sıralamaya tabi tutuyor, sıralamanın altına inildikçe ayrımcılığa uğrama düzeyi de artıyor. Köln’de görüşülen bir Türkiyeli araştırmacı- yazar, Almanya’da devletin zihniyetinde insanların dört sınıfta ele alındığını belirtiyor:

“Almanya’da şöyle bir sıralama var: Birinci sınıfta Almanlar, ikinci sınıfta Avrupalılar, üçüncü sınıfta ise diğer milletlerden göçmenler ve mülteciler bulunur. Türkler ve Müslümanları ise dördüncü sınıfa koyuyorlar. Eğer sen beni dördüncü sınıfa koyarsan ben de sana entegre olmam.” 

Avrupa ve Avrupalı denirken, coğrafi olarak Avrupa kıtasında yer alan bütün ülkeler ve bu ülkelerde yaşayan bütün insanlar kastedilmiyor. Almanya-Giessen’de öğretmenlik yapan bir Türkiyeli, gerek öğrenciliği esnasında ve gerek meslek hayatında tanık olduklarından hareketle, Almanya’da Avrupa veya Batı’nın çok dar tanımlandığını ifade ediyor:

“Almanlar için Avrupa ya da Batı, Orta Avrupa ve çevresidir. AB’ye üye olan Doğu Avrupa ülkeleri de hiçbir zaman tamamen Avrupalı ya da Batılı sayılmazlar. Onlar da Batı’ya ait değildir.” 

Mülakat yapılan gençlerin büyük bir çoğunluğunun anaokulu ve ilkokul çağlarından olumsuz anıları yok. Ne arkadaşlarından, ne de öğretmenlerinden kendilerine yönelik bir ayrımcı davranışla karşılaşmışlar. Ayrımcılığın farkına, Türkiye’de liseye denk düşen dönemde vardıklarını söylüyorlar.

Birey kimliğinin şekillendiği ve kendilerini diğerlerinden farklı hissettikleri bu dönemde çevreye ve olan bitene farklı bir nazarla bakmaya başladıklarını, dolayısıyla daha önceden dikkatlerini çekmeyen hususların gözlerine batmaya başladığını belirtiyorlar. Ayrımcılığa dair ilk tecrübelerini genellikle okulda yaşayan gençler, burada başlıca üç tür ayrımcılığa maruz kaldıklarını ifade ediyorlar:

“Lisede biraz ayrımcılık hissettim. Beni mesleğe yönlendirmeye çalıştılar. Bana ‘rüya görme’ dediler. Bütün imkanları zorladım ve gayret göstererek üniversiteye girdim.”

(Paris, 28, kadın) 

Birincisi, okul yönetimlerinin kendilerini meslek eğitimine yönlendirmeye çalışmaları ve böylelikle üniversiteye giden yolları tıkamaları. Almanya’da eğitim sistemin kaba hatlarıyla şu şekilde özetlenebilir:

Almanya’da zorunlu eğitim süresi, eyaletlere göre farklılaşmakla birlikte, 9-10 yıl sürüyor. Eğitimde süre ve politikanın belirlenmesinde eyaletlerin merkezi yönetime karşı ağırlıkları var. Almanya’da dört yıllık ilköğretimden sonra öğrenciler üç tip okula yönlendiriliyor:

“Gymnasium” 5. sınıftan ve 13. sınıfa kadar sürer. Gymnasium’un sonunda öğrenciler “Das Abitur” adı verilen bir bitirme sınavına girerler ve üniversiteye gitmeye hak kazanırlar. “Realschule”de eğitim 5 sınıftan 10. sınıfa kadardır. 10 yıllık eğitimin sonunda öğrenciler akademik nitelik taşımayan mesleklerde eğitim görme imkanına kavuşurlar. “Hauptschule”de ise eğitim 5. sınıfta başlar ve 9. sınıfın sonunda biter. 9 yıllık eğitimden sonra alınan diploma ile mesleki eğitime hak kazanılır. Bu meslekler daha düşük seviyede eğitim gerektiren (inşaat, vb.) gibi mesleklerdir.

Bu sistemde üniversiteye gitmenin yolu Gymnasium’dan geçiyor. Gerçi Realschule ve Hauptschule’de kayıt yaptıranların daha sonra Gymnasium’a geçmeleri ve oradan da üniversite okuma fırsatı edinmeleri mümkün. Ancak bu son derece güç; bir şekilde meslek okuluna giden gençler okulu bitirdikten sonra bu uzun yolu takip etmektense genellikle meslek hayatına atılmayı tercih ediyorlar.

Almanya’da görüşme yapılan gençlerin önemli bir kısmı, öğretmenlerinin “Siz üniversitede yapamazsınız, en iyisi bir meslek öğrenin” deyip kendilerini Gymnasium’dan ziyade meslek okullarına yönelttiğini, bunun da üniversite okuma şanslarını asgariye indirdiğini belirtiyorlar.

Söz konusu yönlendirmenin Türkiyeli öğrencilerin beceri ve notlarından ziyade genel bir devlet politikasına dayandığını düşünüyorlar. Almanya’da devletin Türkiyeli ve diğer göçmenleri avukat, doktor, mühendis, öğretim üyesi vb. olarak görmek yerine “işçi” olarak görmeyi arzuladığını ve eğitim sistemini de buna göre düzenlediğini ifade ediyorlar.

Viyana’da konuştuğumuz 21 yaşındaki erkek üniversite öğrencisi de kendisine üniversite kapısının kapatılmak istendiğini ifade ediyor: “Müdür beni daha tanımadan zihinsel engellilerin sınıfına almaya çalışmış. Annem kavga etmiş. Birçok ailenin başına geldi. Bazıları imza atıyor bilmeden.” Paris’te Türkoloji okuyan 24 yaşındaki genç de öğretmeninin kendisini meslek lisesine yönlendirme çabasına direnip üniversiteye gidebilenlerden. “Kolejde hocalarımla çok sıkıntı yaşadım” diyor, “bazıları bizi, yabancıları sürekli olarak sınıf içinde rencide ediyordu.” Yine Paris’te yaşayan, Edu-Mic Derneği (Education Médiation Insertion Culture) üyesi, uluslararası ilişkiler alanında yüksek lisans yapan 22 yaşındaki genç kız da okulda öğretmenlerinin “yapamazsın” dediğini anlatıyor, “30 kızdık mahallede, 2’si üniversiteli oldu” diyor.

Viyana’da bir eğitim ve ayrımcılık tartışması

“Öğretmenler Türkiye  kökenli çocuklara diğer çocuklara olduğu kadar ilgi göstermiyor. Çocuklarımız geri kalıyor. Ortaokula geldiğinde iş işten geçmiş oluyor. Okuldan soğuyorlar ve yüzde sekseni başarısız oluyor. Benim üç çocuğum var, üçünü de özel okula gönderiyorum. Önce devlet okulundaydılar. Bir gün gittim, bakayım ki nasıl eğitim alıyorlar diye gittim, çocuğun gözünde yaş gördüm, öğretmen ağlatırken gördüm, derhal aldım o okuldan.”

 Viyana’ya 1969’da gelmiş, 67 yaşında bir öğrenci velisinden sonra genç bir erkek söz alıyor:

“Bir okulda 20-30 tane öğretmen var. Hepsi aynı diyemeyiz. Türkleri dışlıyorlar diye bir şey yok bence. Bir iki tane öğretmen bunu yapıyorsa hepsi yapıyor diyemeyiz. Şikayet

edelim, diyorlar, bence en son yapılacak işler. Bence gidip önce öğretmenle konuşmak lazım. Türk aileleri gidip konuşmuyor.”

 Dil eksikliği ve ailenin destek verememesinden kaynaklanan sorunlara da dikkat çekiyor:

“İlkokula başladım, dil eksikliği vardı. Sınıfın yüzde 35’i, 40’ı Türk’tü zaten. Dili yeterince konuşamıyorsunuz ve otomatik olarak Türk arkadaşlara kayıyorsunuz. Seneler böyle geçti, ortaokul bitti. İyi kötü Almanca öğrendim. Ortaokula gittim. Sınavlar başladı. Almanca eksikliğim var, yazamıyorum. Ailemden yeterince destek alamıyorum, eğitimsizlikten dolayı. Okuma yazma bilmeyen bir anne, baba ilkokulu bitirmiş. Veli toplantısına gidilmiyor, gidilse de anne-baba kendisini savunamıyor. Gerçek Almancayı ben çıraklık zamanında öğrendim.“

 Öğrendikten sonraki durumunu soruyoruz: “Özgüven o zaman geliyor. Kendini geliştirebiliyorsun, kendini savunabiliyorsun” diyor.

Almanya ile kıyas yapıyoruz: Türkiye kökenli bireylerin yaşadığı ülkenin dilini konuşması hususunda Almanya daha iyi durumda diyebilir miyiz?

“Evet, jenerasyon farklı” diyor bir katılımcı, “onlar üçüncü kuşak, biz ikinci. Bazı okullarda danışman öğretmen oluyordu mesela Türk olarak. Veli toplantısında falan onlar yardımcı oluyordu. Bu çok önemli.” 

Genç bir kadın söze giriyor: “Almanya ile kıyaslıyorsunuz ya, burası Almanya gibi değil çünkü insanlar daha yeni üniversiteye gitmeye başlıyor. Öncekiler hep çalışıyordu mesela. Adam birine rica ediyor, [veli toplantısına] bir sefer gidiyor, ama her zaman isteyemiyor. Amca dedi ki mesela, “ben çocuklarımı özel okula gönderdim” dedi. Çocuklar için ellerinden geleni yapıyorlar. O kadar çok para harcıyorlar ki… Ama bunun temeli yok. Ben mesela ev ödevini soruyordum, arkadaş dedi ya “köyden gelmişler” diye, babam bilmiyor, annem de bilmiyor. Odada geziyorsun, geziyorsun, belli bir saatten sonra ağlamaya başlıyorsun. Yeğenlerim var, kız kardeşimle ben yardım ediyoruz, biz olmasak onlar da bir şey yapamayacak.”

 Sorunun ailelerden kaynaklanan bir boyutu olup olmadığı tartışılıyor.

“Bazen de ailelerden kaynaklanıyor. Özellikle erkek çocukları, bazılarının çok iyi Almancası var, ama çıraklığa gönderiyorlar. Direk meslek yapsın, para kazansın diye; yani önünü açmıyorlar. Kız çocuklarını da 18-19 yaşına gelince direkt evlendiriyorlar.” 

Genç bir kadın araya girip onu destekliyor: “Türkiye’de evlenme yaşı daha yüksek.” 

Bu konuda yaşanmış olumlu ve olumsuz örneklerden söz ediliyor. Genç bir kadın kendi ailesinden örnek veriyor:

“Erkek kardeşimi bundan iki sene önce Gymnasium’a yazdırmak için götürdüm. Biraz babayiğit, uzun boylu. Kadın bize dedi ki, direktör: ‘neden bunu buraya getiriyorsunuz, “Bauschule”ye (inşaat meslek okulu) götürün’ dedi. Ben çok sinirlendim, ayağa kalktım ve dedim ki: ‘Bu çocuk burayı bitirecek ve ben de sana diplomayı getireceğim.’ Babam bana kızdı, çocuğun geleceğini kapatıyorsun, diye. Yere batsın o gelecek, dedim ve başka okula götürdüm. Ama orada onu yapabilmek önemli. Orada babam olsaydı, bir şekilde ikna edeceklerdi, tamam diyecekti. Daha çok dilden kaynaklanıyor.”

 Ardından kendisiyle ilgili bir örnek veriyor:

“Hukuka başladığım gün, adam daha içeri girer girmez, ‘burası çok sıcak, istersen çıkartabilirsin’ dedi. benim bütün enerjim düştü. Ama diğer profesör, ‘sen kendin öyle hissedebilirsin ama o öyle hissetmiyor, seni ilgilendirmez onun başörtüsü’ dedi, ben daha kendimi savunmadan. Yani ben şimdi o adama bakıp deseydim ki ‘burası benlik değil, ben çıkıp gideyim’, bunu kabul etseydim, arkama bakmadan giderdim. Ama öbür profesör bana aynısını yapmadı. İnsandan insana değişiyor. Bir okul yapıyor diye hepsine genellememek lazım.”

“Burada üç kere ket vuruluyor: Birincisi dil, ikincisi Müslüman olmak, üçüncüsü Türk olmak. [Gülüyor] belki kuyruk acısı var Viyana’dan dolayı, ama Almanya’dan gelenler de söylüyorlar; burada Türklere, Müslümanlara karşı… [ilave bir tepki var].”

 Genç bir kadın konuşuyor:

“Tabii en büyük sorun dil. Burada da ikiye ayrılıyor: Burada doğmuş büyümüş, kreşlere gitmiş olanlar daha rahat. Ama Türkiye’den gelenler… Mesela anne veya baba oradan geldiğinde yine aynı şey oluyor; yine kreşe götüren anne, yine konuşamıyor. Bir yanı hep kırık kanat gibi devam ediyor.”

 Biraz da entegrasyon meselesinden konuşalım diyoruz. Genç bir kadın söze giriyor: “Ben asimile olmayı entegrasyon diye dayattıklarını düşünüyorum. Yoksa konuşulabiliyor, kurallara uyuluyor ama daha fazlası isteniyor. İşte o daha fazlası da asimilasyona giriyor.”

 Genç bir erkek, askerdeki tecrübelerinden söz ediyor: Kendisine sakallı olduğu için “DAEŞçi” diye takılan arkadaşlarına o da Hitler esprileri yaptığını, ama bu takılmaların ötesinde namaz kılarken kendisine gösterilen saygıyı ifade ediyor ve “biz kültürümüzü gösterebilirsek daha çok saygı kazanırız” diyor.

“Burada arkadaşa katılıyorum” diyor biraz önce hep bir kanadı kırık kalmaktan söz eden genç kadın: “Eğer kendini ifade edersen, her nerede olursa olsun sana saygı duyuyorlar. Başkalarına göstermedikleri saygıyı sana gösterebiliyorlar. Mesela arkadaşıma izin vermezken bana veriyorlardı. Bana hep öyle insanlar rast geldi” diyor.

İnançla ilgili konulara ve ilişkilere geliyor konu. Aynı genç kadın sözlerine devam ediyor: “Genellikle inancın şekliyle alakalı kısmıyla ilgili soru soruyorlar, başörtüsüyle veya peygamber efendimizin çok eşliliğiyle ilgili. İnancın özünü görmeyen sorular oluyor.”

 Farklı inançtan olmak arkadaşlık kurmaya engel oluyor mu? Bu soruya hemen herkes bir ağızdan ve kesin bir dille “hayır” diyor. “Kişiden kişiye değişiyor” diyor bir erkek, bir diğeri kullanılan dile vurgu yapıyor: “Onlar ‘God’ı savunuyor, biz Allah diyoruz. Aslında aynı teli bulmak lazım, önemli olan bu.”

Ortak teli bulma bahsinde genç bir erkek, kendi tecrübesinden örnek veriyor: “En çok sorulan; ‘Siz neden domuz eti yemiyorsunuz, siz neden alkol içmiyorsunuz?’ Hep aynı [sorular]” diyor ve Hıristiyanlara Adem’e de elmanın yasaklandığını (“yasak elma”) hatırlattığını naklediyor.

“Konuşmada taraflardan biri kendi dinini savunmaya geçince konuşma olmuyor” diyor genç bir kadın. İnanç ile ilgili iletişimin diline doğru gidiyor konuşmalar. ATİB Başkanı söze giriyor ve “Açık Cami Günleri” veya “Açık Kapı Günleri” etkinliklerinden söz ediyor.

Gruplar halinde gençlerin veya merak edenlerin camilere geldiklerini söylüyor; “Yeter ki biz kendimizi anlatmamızı bilelim. Önyargıyı kırma adına bu ziyaretlerin, konuşmaların ben çok faydasını gördüm. Geldiklerinde pek çok kişinin ‘biz böyle bilmiyorduk’ dediğini gördüm” diyor.

(Viyana ATİB Merkezi, 40 kişilik bir odak grup çalışması, 17 Ocak 2016.)

 

Paris’te üniversite mezunu 28 yaşındaki Genç MÜSİAD üyesi ise meslek liselerine gidenlerin çoğunun “yabancılar” olduğunu, onlara “işçi taburu” dendiğini ve bu gruptan lise sonrası %17 ile en az okuyanın Türkler olduğunu dile getiriyor ve bu sorunun Türkiye kökenlilerle ilgili bir boyutuna işaret ediyor: “Okumayı sevmiyorlar, öncelik para kazanmak. Onlar da haklı. Genç, gezmek için paraya ihtiyaç duyuyor. Aile desteklemeli ama ailede de yok.” Onun gözleminde ailelerle ilgili sorun, ailelerde anlamlı bir “yol gösterme” olmamasıyla da bağlantılı. Ailesinin kendilerini “sen oku da biz elimizden geleni yaparız” diye teşvik ettiğini, ama ellerinden gelenin sınırlı olması dolayısıyla çok yardımcı olamadığını söyleyenler de çok.

“Ayrımcılık hissettim. Düz liseye gitmek istedim ama öğretmenlerim beni mesleki  liseye yönelttiler. Meslek liselerinden üniversiteye kabul almak çok zor oluyor.”

(Paris, kadın, 24)

 “Bir çocuk ağzıyla kuş tutsa da eğer hocaları istemezse üniversiteye gidemez.”

(Viyana, 29, erkek) 

“15 yaşına geldiğinde bir seçim yapmak zorundasın. Hocalar genellikle yabancı öğrencileri meslek liselerine yönlendirmeye çalışıyorlar.”

(Lyon, 18, kadın) 

“İlkokulda notlarım gayet iyiydi. Buna rağmen öğretmenler ailemi beni meslek lisesine göndermeleri için yönlendirdi. Ama babam okumamı istiyordu, o da ısrar etti ve beni Gynasium’a gönderdi.”

(Hamburg, 22, kadın)

 “Öğrenciler genellikle ırkçılıktan zarar görüyor. Yabancı öğrencilerin üzerinde durulmuyor. Onlar genellikle meslek okullarına gönderiliyorlar.”

(Münih, 25, kadın)

“Arkadaşlarımdan kaynaklı bir ayrımcılık yaşamadım. Ama öğretmenler sessizce bir ayrımcılık yapıyordu. Gözle görülmüyor ama etkisi derin oluyor.”

(Paris, 26, kadın) 

“4. Sınıftan sonra ayrımcılık her yerde var. Notlarım iyi olmasına rağmen hoca beni mesleğe yönlendirdi. Ailem itiraz etti, olay büyüdü. Türk olduğum için hep bir puan kırık aldım.”

(Hamburg, 22, kadın) 

İkincisi, kimliklerini açığa vuran isimleri yüzünden sınavlarda kendilerine düşük not verilmesi. Görüşme yapılan gençler, okullarda isimsiz yapılan sınavlarda yüksek not, isimlerini belirtmek zorunda oldukları sınavlarda ise düşük not aldıklarını belirtiyorlar. Gençlere göre, bunun bir tesadüf olma ihtimali yok; aksine isimlerinden kimlikleri tespit edildiği için düşük not verilerek cezalandırılıyorlar.

“İsmimden dolayı ayrımcılık gördüm. Beni kamçılayan da bu oldu. Özellikle din ve Müslümanlık üzerinden sorularla bu ayrımcılığı açığa çıkarıyorlardı. Bazı hocaların önyargıları notlara da yansıyordu. Bize ‘sen, Sorbonne’da yapamazsın’ diyorlardı.”

(Paris, 27, kadın) 

“Lisede tek Türk’tüm. Ayrımcılık gördüm, dışlandım. Kimlikte isim Türk olunca farklı muamele oluyor. Avusturya vatandaşı olsan da fark etmez.“

(Innsbruck, 22, kadın) 

“Derslerim iyi olsa bile kötü not alıyordum. Hocanın gözü tutmuyorsa düşük not veriyordu.”

(Duisburg, 22, erkek) 

“Notların bize daha düşük verildiğini düşünüyorum. Bir devlet okulunda okudum. Yabancılar hep daha düşük not alıyorlardı.”

(Stockholm, 21, kadın) 

“İsimlerin olmadığı sınavlarda çok yüksek aldım. Ama isimlerin yazıldığı sınavlarda düşük alınca kafamda şüpheler oluştu.”

(Lyon, 21, kadın) 

İsim üzerinden ayrımcılık, Avrupa’daki Türkiyelilerin gündeminde ağırlıklı bir noktayı teşkil ediyor. Bu tür ayrımcılığa sadece okullarda değil, özellikle iş başvurularında da rastlanıyor. Araştırmanın Hollanda ayağında bunu teyit eden bir örnekle karşılaşıldı. “Mehmet” isimli  bir Türkiyelinin yaptığı iş başvurusu, çok kısa sürede olumsuz cevaplanmış. Mehmet aynı başvuruyu Flemenk bir isimle (Martin) tekrarlamış. Bu kez başvurusu anında kabul edilmiş.

Bunun üzerine konu basına aksetmiş ve bazı kamu kurumlarında ayrımcılığı önlemek amacıyla başvuruların isimsiz yapılmasını öngören pilot uygulamalar (Den Haag Belediyesininki gibi gibi) başlamış.3

“Çocuğun ismini gördüklerinde veya başörtülü olduğunu gördüklerinde onları daha fazla mesleki eğitime yönlendiriyorlar. Doğu kokusunu aldıkları kişilere bu yönde tavsiyelerde bulunuyorlar. Türk nüfus, oransal olarak üniversitede en az yer alan kesimi oluşturuyor. Taşıdığınız isim hem okulda ve hem de işte çok belirleyici. Bunun tahrip edici bir yönü var: İçe dönme, paralel bir evrende yaşama gibi bir durum yaratıyor.”

(Köln-Giessen, Öğretmen) 

Türkiyeli gençlere okullarda ayrımcılığa uğradıklarını hissettiren üçüncü husus ise, derslerde Türkiye aleyhtarı konuşmaların yapılması. Gençler, derslerde genellikle Türkiye’den ve Türklerden söz açılmadığından ama bir şekilde Türkiye’den ve Türklerden bahsedildiğinde hep kötü bahsedildiğinden şikayet ediyorlar. Özellikle Ermeni tehciri/soykırımı önemli bir problem alanı. Bu konu sınıfta sürtüşmelere ve gerginliklere yol açıyor.

“Lisede Ermeni Soykırımı konusunda bir tartışma oldu. Kendimi orada farklı hissettim.”

(Lyon, 21, kadın)

 “İsveç müfredatındaki kitaplara bir tarihçi gözüyle bakıyorum. Kullanılan dokümanlarda ve filmlerde bir ayrımcılık var. Yahudilere karşı çok hoşgörülü olanlar, Osmanlılara karşı çok ilgisiz ve önyargılı.”

(Stockholm, 26, kadın) 

“Tarih dersleri sıkıntılıydı. Sözde Ermeni Soykırımı’ndan bahsettiklerinde, diğer arkadaşlarımdan temkinli olduğum için, sessiz kalırdım. Ama arkadaşlarım tepki gösterip sınıftan çıkarlardı.”

(Lyon, 21, kadın)

 “Biz Osmanlı’yla gurur duyuyoruz. Ama okullarda Osmanlı kötü gösteriliyor. Barbar, insanları devşiren, çocuk hırsızı bir medeniyet olarak gösteriyorlar.”

(Köln, 27, erkek)

 “Bazı öğretmenler Müslümanlık aleyhine çok konuşuyorlardı.”

(Londra, 17, kadın) 

“Ermeni Soykırımı konusunda konuşmalar yapıyor, seminerler veriyor, filmler gösteriyorlardı. Biz itiraz edince de sorun oluyordu.”

(Lyon, 27, erkek) 

“Temel bilgilerimiz zayıf olsa bile hemen direniş gösteriyoruz. Müdafaa ediyoruz. Özgüvenimiz var. Ortaokulda Osmanlı’yı kötüleyenlere karşı çıktım. Her medeniyetin karanlık bir tarafı vardır.”

(Köln’de yaşayan bir yazar) 

Bu durum, yalnızca tarihi mevzularda değil, güncel konular için de geçerli. Özellikle son dönemlerde mevcut hükümete ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik sert ifadeler, görüşme yapılan gençlerde tepki uyandırmış. Onlar da duydukları rahatsızlıkları aynı sertlikte dillendirdiklerini belirtiyorlar.

“Derste Türkiye ile olumlu konular konuşulmuyor. Konuşulduğunda ise daha çok olumsuz konuşuluyor.”

(Amsterdam, 18, erkek) 

“Başörtülü olanları AK Parti ile özdeşleştiriyorlar. Başörtü takan herkesi Erdoğan’ın temsilcisi olarak görme davranışı var.”

(Hamburg, 26, kadın) 

“Son zamanlarda yoğun bir İslam düşmanlığı var. Aynı zamanda Erdoğan düşmanlığı ile de harmanlamış. Okulda İslam’a bir laf edildiğinde çocuklarımız kendilerini savunmak zorunda kalıyorlar. İslam’ı savunduklarında Erdoğan’ı savunuyorlar gibi damgalanıyorlar.“

(Duisburg’ta yaşayan bir anne)

Bazen tarih bir ihtilaf ve uzaklaşma unsuru olarak gençlerin karşısına çıkabiliyor. Bu sorun sadece Türkiye kökenli gençleri değil, çoğu kez Müslüman ülke kökenli gençleri de etkileyebiliyor. Londra’ya yaşayan 24 yaşındaki yüksek lisans öğrencisi bir genç erkek, Pakistanlı arkadaşının yaşadıkları üzerinden Birinci Dünya Savaşı anmasından şikayet ediyor:

“Birinci Dünya Savaşında ölen Britanyalı askerleri anmak için ‘poppy’ takma. Özellikle Müslüman çocuklara bunu takmanın önemini vurguluyorlar. Kasım ayında takıyorlar, kırmızı çiçek gibi. Girişte ‘beyefendi poppyniz yok’ demiş girişte, ‘bu insanlar sizin demokratik haklarınızı kullanmanız için öldü’. ‘E tamam’ demiş Pakistanlı arkadaş, ‘ben de bu hakkı kullanıyorum şimdi’. Burada tarihi canlı tutmak çok yoğun.”

(Londra, 24, Erkek)

 Ayrımcılığa uğradıklarından şikâyet eden gençlere göre, sadece okulda değil, gündelik hayatın her alanında geniş toplumla buluşmalarını ve kendilerini o toplumun eşit bir üyesi gibi hissetmelerini engelleyen çeşitli faktörler var.

Olumlu Faktör ve Algılar 

“Şu anda tek yabancı benim çalıştığım yerde. Ama kimse bana yabancı hissettirmedi.”

Utrecht, 27, erkek.

 Ayrımcılıktan mustarip olanların yanında yaşadıkları ülkelerde ayrımcılığın bir dert olmadığını belirten çok sayıda genç de var. Bu gençlerin bazıları ufak tefek sıkıntılar yaşansa da bunun çok fazla abartılmaması gerektiğini belirtiyorlar. Bazıları, bugüne kadar hiçbir ayrımca davranışa rastlamadığını ifade ediyorlar. Bazıları da, negatifi bir yana, kendilerine pozitif bir ayrımcılık uygulandığını söylüyorlar.

Bazı gençler, birtakım ayrımcı uygulamalara rastlanabileceğini ama bunun çok fazla büyütülmemesi gerektiği kanaatini taşıyor. Bu gençlere göre yapısal bir ayrımcılıktan söz edilemez: Ayrımcılık içeren bazı pratikler, sistemden değil, bireysel arızalardan kaynaklanıyor. Böyle düşünen gençler, işyerinde bir yöneticinin veya okulda bir öğretmenin kendi ideolojik ve siyasi tutumundan kaynaklanan bir sonunun bütün sisteme mal edilmemesi gerektiğini düşünüyorlar. Bunları bireysel birer yanlış olarak değerlendirmek gerektiğini; zaten sistemin bu yanlışları telafi edecek mekanizmaları kendi bünyesinde barındırdığını söylüyorlar.

Bu gruptaki gençlerin işaret etikleri bir nokta da, gurbette yaşamanın insanları bazen olması gerekenin üstünde bir hassasiyetle kuşattığı gerçeği. Dolayısıyla, aslında normal ve diğer vatandaşlara da yapılan uygulamalar, herhangi bir ayrımcı içerik taşımamasına rağmen, ayrımcılık olarak algılanabiliyor; kültürel farklılıklardan doğan farklı davranış kalıpları “ayrımcılık” olarak değerlendirilebiliyor. Bu bağlamda bazı tutum veya uygulamaların zorunlu olarak ayrımcılık şeklinde anlaşılmaması gerektiğini düşünenler de var. Örneğin Hamburg’da yaşayan 24 yaşındaki bir üniversite öğrencisi, lisede ayrımcılık hissettiğini, “isimli sınavlarda düşük, isimsiz sınavlarda yüksek not” aldığı durumlar olduğunu anlatıyor.

“Bazı durumlarda ayrımcılığı hissedebiliyorduk. Bazı öğretmenler, sanki İngilizlerle daha fazla ilgili görünüyorlardı.”

(Londra, 30, erkek)

“Lisede çok güzel günlerim vardı. Çok iyi arkadaşlar oldu. Öğretmenlerimin herhangi bir ayrımcılığını hissetmedim. Ama bir iki öğretmen sorun çıkarıyordu.”

(Innsbruck, 26, erkek) 

“Bazen kültürel ayrımlar ayrımcılık olarak da nitelendiriliyor.”

(Deventer, 29, erkek) 

“Anaokulundan beri bazı ayrımcılıklar yaşadım. Mesela bayramlarda, onlar sabah okulda dua ederken, onlardan farklı olduğumu anlıyordum.”

(Innsbruck, 20, kadın) 

“Bütün okullarda ayrımcılık görmek mümkün. Ama ben şahsen rastlamadım, duyuyordum.”

(Den Haag, 29, erkek) 

“Genellikle bir ayrımcılık hissetmedim. Üniversitede staj yaparken bir hoca bana haksızlık yaptı. Okul yönetimi benim yanımda yer aldı.”

(Deventer, 22 yaşında, Erkek) 

“Hocaya göre değişiyordu. Bazıları yabancılarla nasıl geçineceklerini bilmedikleri için onlarla iyi anlaşamıyordum.”

(Utrecht, 32, erkek) 

Görüşülen gençlerden bazıları herhangi bir ayrımcılığın olmadığını belirttiler. Bu gençler, ayrımcılık tecrübe etmemelerini çok kültürlü bir ortamda yaşamalarına bağlıyorlar. Okulda veya işyerinde birbirinden son derece farklı kültürlerin, dinlerin, inanışların ve kimliklerin bir arda bulunduğunu; bunlardan birinin diğerleri üzerinde tahakküm kurmasının veya onları dışlamasının çok zor, hatta imkânsız olduğunu belirtiyorlar. Özellikle İngiltere ve İsveç, bu kanaati taşıyanlara daha fazla rastladığımız ülkeler.

“Hiçbir ayrımcılık yaşamadım. Çok kültürlü bir ortamda büyüdüm. Farklılık doğaldı. Hiçbir sorunum olmadı. Tam tersi, Türkiye’de sıkıntı yaşadım. Orada kendimi dışlanmış hissettim.”

(Londra, 22, erkek) 

“Okurken ayrımcılık görmedim. Okulda ve sınıfta çok sayıda yabancı vardı. Ayrımcılık yapılması imkânsızdı.”

(Paris, 29, erkek)

 “Öğretmenlerin tavrı olumluydu. Beni Hollandalı olarak görüyorlardı. Zenci çocuklara ayrımcılık yapıldığında öğretmenler ‘yapmayın’ diyorlardı.”

(Amsterdam, 18, erkek)

 “Tüm öğretmenler bize yardımcı olmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Karma bir okuldu. Avusturyalıların yanında yabancılar da vardı ama aramıza hiçbir farklılık koymadılar.”

(Innsbruck, 26, erkek) 

“Lisede tek Türk’tüm. Hiçbir problem yaşamadım. Beraber vakit geçiriyorduk. Sosyal yaşamda da beraberdik. Hiçbir ayrımcılığa denk gelmedim.”

(Viyana, 20, erkek) 

“Karışık bir okuldaydım. Öğretmenlerimden bir ayrımcılık görmedim. Sınıf arkadaşlarımızdan bazen görsek de o kadar kötü bir deneyimim olmadı.”

(Lyon, 21, kadın)

Sayıları az da olsa gençlerden bazıları, negatif ayrımcılık bir yana, pozitif bir ayrımcılık gördüklerini; eksikliklerinin giderilmesi noktasında öğretmenlerinden ve yöneticilerden destek ve yardım gördüklerini de anlatıyorlar.

“Tanımadığı halde gelip sana ‘hello’ diyen, “başındaki örtü ne kadar güzel” diyen de oluyor.”

(Köln, 24, kadın) 

“Tesettürümden ötürü bir ayrımcılık yaşamadım. Almanlardan destek gördüm. Şimdi Alman Hükümetinin Müslümanlara verdiği bir burstan faydalanarak özel bir üniversitede yüksek lisans yapıyorum.”

(Hamburg, 22, kadın) 

“Başörtüsü yüzünden Türkiye’de üniversiteye gidemedim. Ama Viyana’da gidebildim.”

(Köln, 27, kadın)

 Keza yine bu gençlerden bir kısmı, ayrımcılık argümanının kötüye kullanıldığını, olur olmaz her şeye “ayrımcılık” etiketinin yapıştırıldığını söylüyorlar. Bunlara göre, Türkiyeli arkadaşları kendilerinde herhangi bir problem görmüyorlar, eksiklikleri üzerinde düşünmüyorlar. Sürekli olarak hatayı hep başkalarında buluyor, hep öğretmenlerini/yöneticilerini suçluyor ve yanlışlıklarından doğan bir negatif sonucu onların sırtına yüklüyorlar. Dolayısıyla, mesela çalışmadığı için dersinde zayıf alan biri de bunun sebebi olarak kendi tembelliğini değil, öğretmenlerinin “yabancı düşmanı” olmasını gösteriyor. Öte yandan, Deventer’da yaşayan 29 yaşındaki iletişim stratejileri danışmanının vurguladığı gibi “bazen de kültürel ayrımlar, ayrımcılık olarak nitelendirilebiliyor.”

“Ayrımcılık çok basite indirgeniyor. Bazıları başarısızlıklarını ve tembelliklerini en basit şekilde ‘yabancı düşmanlığı’ ile açıklıyorlar. Bu haksızlık. Ama iş başvurularında ayrımcılık yapılıyor. Mesela bir başvuru vardı, 24 saatte reddedildi. Aynı başvuru ‘Mehmet’ değil ‘Martin’ olarak yapıldı; hemen başvuru kabul edildi, görüşmeye çağrıldı. Bunun üzerine ayrımcılıktan dava açıldı. Mahkeme başvurucuyu haklı gördü. Den Haag Belediyesi artık CV’leri anonim almak için bir uygulama başlattı. Bunun ne kadar sonuç vereceği tartışılır.”

(Utrecht, 32, erkek) 

Ayrımcılığa uğradığını söyleyenlerin bir bölümü de aslında geçmişte yaşadıkları iyi davranışlardan, bazı öğretmenlerinin onlara desteğinden şükran duygularıyla bahsediyorlar. Bu da gençlerin hem iyi hem de kötü anıları unutmadığını veya iyi olanları yok saymadığını gösteriyor. Tıpkı Paris’te yaşayan ve bir finans kurumunda çalışan 28 yaşındaki yüksek lisans öğrencisi gibi. Ayrımcılıktan bahsederken “kimisi hissettirdi, kimisi hissettirmedi” diyordu, “bazen kopya çekmediğimiz halde kopya iması yapıldı.” Ama bunları anlatırken, ona kol kanat geren ve destek olan Fransız öğretmenlerini de övgü dolu sözlerle hatırlıyordu:

“Annem babam geldiğinde, hiç Fransızca bilmedikleri için, elleriyle kollarıyla durumumuzu anlatan öğretmenlerimiz oldu. Benim bilime merakımdan dolayı beni alıp Bilim Müzesin’e (Cité des Sciences et d’Industrie) götürdü, okul dışında, beni ve kardeşimi.”

(Paris, 28, kadın)

 “Türkler öğretmenleri hep suçlar.”

(Köln, 24, erkek) 

“Hiçbir sorun yaşamadım. Daha çok Fransız arkadaşlarım oldu. Hatta hocalar bize daha fazla özen gösteriyor gibi bir hal var.”

(Lyon, 23, kadın)

“Bazı yerlerde ayrımcılık yapmak isteyebilirler. Ama buna karşı koymak lazım. Hakkını bildiğinde kimse sana farklı davranamıyor. Başarılı olduğun zaman ayrımcılık hissetmiyorsun.”

(Deventer, 29, erkek)

3 Detaylı bilgi için: http://nos.nl/nieuwsuur/artikel/2087719-kamer-wil-meer-daadkracht-tegen-arbeidsdiscriminatie.html?title=kamer-wil-meer-daadkracht-
tegen-arbeidsdiscriminatie

Sosyal ve Siyasal Hayat

Gündelik Hayat

Özgüven

“Sınıfta prezantasyon yapıyorum, kekeledim. ‘Ali senin Almancan iyi değil’ dedi öğretmen. ‘Almancam kötü değil, heyecanlandığım için’ dedim.”

Londra, 20 yaşında, üniversite öğrencisi.

Gençlerin “özgüveni çok yönlü bir konu. Genel bir gözlem ve tespit olarak, bugünkü gençlerin kendilerinden önceki kuşaklara nispetle kendilerini daha özgüvenli hissettikleri söylenebilir. İlk göçen kuşaklarda -doğal olarak- korku, endişe ve çekingenlik vardı. Şimdiki gençler onlarla kıyas kabul etmez avantajlara sahipler: Yaşıyor oldukları ülkede doğma, büyüme, okuma ve çalışma fırsatı onların özgüvenlerini arttırıyor, onları daha iyi bir seviyeye taşıyor. Bununla birlikte özgüven noktasında sorunlar ve farklı düzeyler olduğunu da belirtmek gerekir. Gençlere “Özgüveniniz nasıl? Özgüveniniz artıran ve azaltan nedenler neler? Kendinize güveniyor musunuz ya da ne kadar güveniyorsunuz?” diye sorulduğunda alınan cevapları başlıca üç grupta toparlamak mümkün:

İlk grupta, herhangi bir özgüven problemi yaşamadığını ifade edenler yer alıyor. Özgüvenlerinin yerinde olduğunu ve bu konuda hiçbir sıkıntı yaşamadıklarını belirtiyorlar:

  • Özgüveni; varlığını sürdürmek, kendi olarak var olmak ve kültürünü muhafaza etmek için elzem bir özellik olarak görenler,
  • Özgüvenli olmalarını, kimlik özelliklerine (Türk olmak, Osmanlı olmak, Müslüman olmak) ve geldikleri coğrafyaya (Anadolu’dan gelmek) bağlayanlar,
  • Özgüvenlerini, doğdukları ve yetiştikleri ülkenin kültürünü/ortamını tanımakla ve sistemini bilmekle açıklayanlar,
  • Yaşadıkları ülkenin dilini iyi konuşabilmelerine ve kendilerini ifade etme konusunda herhangi bir sıkıntı duymamalarına bağlayanlar,
  • Özgüvenlerinin merkezine, kendi hayat tecrübelerini ve elde ettikleri başarıları

“Özgüvenim var, sokağa hiçbir şekilde korkarak çıkmıyorum. Sürekli aktif biri olduğum için özgüvenim tam. Almancam iyi.”

(Berlin, 20, kadın)

“Özgüvenim yerinde. Kimseden bir eksiğim yok. Buranın vatandaşıyım. Avusturyalıdan daha ziyade buranın kültürüne hakimim.”

(Innsbruck, 26, erkek)

“Bir özgüven eksikliğim yok. Kısa sürede dil öğrendim, makine mühendisliği gibi zor bir bölümde okumaya başladım. Derslerim de iyi. Niye kendime güvenmeyeyim ki?”

(Hamburg, 21, erkek)

“Kendime güvenim tam. 20 yaşımda işimi kurdum. Allah’a şükür büyüyoruz.”

(Paris, 23, erkek)

“Kendime güveniyorum. Hayatta bazı şeyleri çok erkenden öğrendim. Almanlar beni çok dominant görüyor, güvenilir buluyorlar.”

(Münih, 25, kadın)

“Kendime güvenim tam. Okulda birinciyim. O nedenle özgüvenimde hiçbir sıkıntı yaşamadım.”

(Duisburg, 18, erkek)

“Özgüvenim güçlü. Kolay kolay yıldıramazlar bizi. Bazen kararsızlık oluyor ama özgüvenim kuvvetli.”

(Innsbruck, 24, erkek)

“Özgüven sıkıntım yok ancak bir şeyi elde etmek için iki kat daha fazla çalışmak zorunda hissediyorum kendimi. Belki böyle bir şey yok.”

(Amsterdam, 28, erkek)

“Özgüven seviyeye bağlı: Eğitim ve gelir seviyesi yüksekse özgüvenli oluyorsun. Bunlar yoksa yanlış yollara giriyor, kendini başka şeyler ispatlamaya çalışıyorsun. Marka ile, veya bilgi yetmiyorsa şiddet ile kendini göstermeye çalışıyorsun.

(Köln, 24, Erkek)

İkinci grup, farklı seviyelerde özgüven sorunu olduğunu belirtenlerden oluşuyor. Bahse konu gençler, özgüven eksikliğinden veya yokluğundan ötürü toplumda kendilerini iyi ifade edemediklerini, hak ettikleri yeri edinemediklerini ve dertlerine çare üretemediklerini belirtiyorlar. Kendilerine güvenmelerini engelleyen üç önemli sebebe işaret ediyorlar:

  • Bireysel kimlik kazanmayı teşvik etmeyen aile yapısı ve yetiştirilme tarzı (Ailelerin çocuklara güvenden ziyade güvensizlik veren tavırları, içinde bulunulan grubun kanaatlerine atfedilen abartılı değer, başkalarının kendileri ve çocukları hakkında ne düşündüklerine verilen aşırı önem…),
  • Kişisel özellikler, eksiklikler ve zaaflar (Bulunduğu ülkenin diline arzu ettiği ölçüde vakıf olamama, en küçük bir başarısızlık karşısında demoralize olma ve başarısızlığı kabullenme, yaşamın zorlukları karşısında gerekli direnci gösterememe ),
  • Sistemin güven kırıcı yönleri (Okulda, işyerinde ve iş başvurularında tecrübe ettikleri ayrımcılık).

“Türklerin birçoğunda özgüven yok. Zira hep eziliyorlar. Almanların baskısı var. Anne-baba eğitimli olmalı. Denge olmalı. Biraz entegrasyon ve topluma adaptasyon önemli.”

(Viyana, 33, kadın)

“Özgüven eksikliği yok. Ancak iş başvurularında Hollandalıların daha büyük bir avantaj sahibi olduğunu biliyorum. Bu bazen bizde bir pes etme duygusuna yol açıyor.”

(Den Haag, 21, erkek)

“Gereğinden daha az özgüvenliyiz. Gereksiz pasiflik, korkaklık var. Aileden -kırsal kökenli, eğitim seviyesi düşük ailelerden geliyoruz- kaynaklanabilir. Korkak büyütülüyoruz. Aman elindeki kaçırma!”

(Köln, 31, erkek)

“Özgüvenimiz düşük. Bocalıyoruz. Kendimizi geliştirmeye, yükseltmeye çalışmıyoruz. Pasifiz. Kapalı devre yaşıyoruz. Farklı ortamlara girdiğimizde korkuyoruz.”

(Stockholm, 19, kadın)

“Özellikle Alman çocuklarla ilişkimizde şiddete başvuruyorduk. Eksikliğimizi ve özgüvensizliğimizi şiddetle kapatıyorduk.”

(Duisburg, 33, erkek)

“Özgüven konusunda bir eksiklik var. Geride kalma hissi bize çok erkenden veriliyor. Zincirleme bir olay bu; aile, okul, çocuk diye gidiyor. Daha az değerli olduğumuza dair bir hissiyat hepimize aşılanıyor.”

(Münih, 19, kadın)

“Kısmen, halen bir özgüven sorunum var. Meslek konuşurken hala 40 kez düşünüyorum. Mükemmel olsun istiyorum ama bildiğimi de unutuyorum sonra.”

(Innsbruck, 26, erkek)

“Gençler özgüvensiz, ezikler. İki nedeni var: Hocalar ve aileler. Burada hemen herkes birbirini tanıyor. Köy hayatı gibi herkes birbirinin oğlunu, kızını takip ediyor. Gençler rahat davranamıyorlar.”

(Stockholm, 26, kadın)

“Lisede tek başörtülü öğrenci olmam sorun oldu. Özgüvenimi yıktı. Hocaların ikide bir gelip ‘Anladın, değil mi? Sorun yok, değil mi?’ diye sorması beni çok rahatsız etti.”

(Hamburg, 26, kadın)

“Özgüvenim yok. Düzeltebilmek için çok çalıştım ama olmadı. Özgüvenim olsaydı daha çok şey başarırdım.”

(Innsbruck, 22, kadın)

“İsveç’te gençlerin güven eksikliği diğer ülkelerdekine kıyasla fazla. Sürekli dedikodu üretiliyor. Aileler çocuklarına güvenmiyor, çocuklarının çok sosyal olmasını istemiyorlar.”

(Stockholm, 21, kadın)

Üçüncü grupta yer alanlar ise, özgüveni belirleyen birçok faktör olduğunu belirtip üç tanesinin altını çiziyorlar:

  • Aile, sosyal statü, eğitim, dile hakimiyet ve ekonomik durum: İyi eğitim alan, ekonomik ve sosyal statü itibariyle üst tabakada bulunan ailelerin çocukları daha özgüvenli olurken diğerlerinde özgüven düşük
  • Ortam ve konu: Ait hissedilen ve yabancılık duygusu hissedilmeyen ortamlarda, iyi bildikleri ve hakkında söz söyleyebilecekleri konularda özgüven yükselirken, aksi ortam ve konularda özgüvenleri düşüyor.
  • Zaman: Özgüvenin oluşumu için belli bir zamana ihtiyaç (Başlangıçta kendine güven duymayan biri, zaman içinde ortama uyum sağladıkça ve ilgili olduğu alanda yeteneklerini geliştirdikçe kendine daha fazla güven duymaya başlıyor.)

“Özgüveni sağlayan çok çeşitli faktörler var. Aile, ekonomi, eğitim vb. gibi. Bu açıdan şanslıyım. Ailem hep olumlu yönde tesirde bulundu, ekonomik durumumuz iyi, çok kaliteli bir eğitim aldım. Dolayısıyla bir özgüven sorunum yok!”

(Innsbruck, 27, erkek)

“Özgüven seviyeye bağlı. Eğitim ve gelir seviyen yüksekse özgüvenli oluyorsun. Bunlar yoksa yanlış yollara giriyor, kendini başka şeylerle ispatlamaya çalışıyorsun.”

(Köln, 24, erkek)

“Çok özgüvenli bir insan değilim ama uyum sağladıkça güvenim artıyor. Türkiye’den daha güvenli hissediyorum burada. İngiltere’den gelmek bir cazibe unsuru oluyor.”

(Londra, 17, kadın)

“Şimdi özgüvenim var. Eskiden bazı çekincelerim vardı ama tecrübe kazandıkça, kendini yetiştirdikçe özgüvenin artıyor.”

(Hamburg, 27, kadın)

“İyi olduğum alanlarda özgüvenliyim. Ama yeterli olmadığım alanlarda özgüven eksikliği kendini gösteriyor.”

(Hamburg, 26, erkek)

“Evet, özellikle 18 yaşına kadar bir stres, bir korku vardı bende; toplum içine girip bir şey anlatmam gerekecek diye. Belediyede çalışmak beni hayli açtı, özgüvenimi geliştirmemi sağladı.”

(Viyana, 28, erkek)

“Özgüven hem bilgiye, hem de içinde bulunduğun şartlara bağlı. Bildiğim bir konuda benden özgüvenlisi yok.”

(Hamburg, 24, kadın)

Özgüvendeki değişimin iç ve dış koşullarla ilgisi olduğu görülüyor. İç koşullar; adaptasyon, dile hakimiyet, başarı, gelir ve statü gibi bireyin her toplumda ayakları üstünde daha güvenli durmasını sağlayan koşullarla ilgili. Bu bakımlardan yeni kuşağın daha avantajlı olduğu görülüyor. Özgüvenin ikinci ve dış koşullarla ilgili bileşeni ise köken ülke Türkiye’nin durumuna dair olumlu ve olumsuz kanaatler ile şekilleniyor. Londra’da yaşayan 24 yaşındaki, tıp fakültesinden yeni mezun genç bir doktor da “güçlenen Türkiye” ile “özgüven” arasındaki bağlantıya işaret ediyor.

“Biz çıktığımızda, 99-2000’ler, insanlar Türkleri çok bilmezdi. Söylerdik ama gururla, özgüvenle değil. Türkiye büyümeye başladığında biz de daha fazla özgüvenle konuşabiliyoruz. Son 10 yılda çok şey değişti. Biz kriz zamanında çıkmıştık Türkiye’den.”

Berlin’de yaşayan ve üniversiteye hazırlanan genç kadın da “Güçlenen Türkiye”nin kendileri için özgüven kaynağı olduğunu şöyle anlatıyor:

“Eskiden ‘Türk’üz’ demekten kaçınırdık. Türkiye’yi pek kâle almıyorlardı. Büyük bir ülke olduğunu fark etmediler. Recep Tayyip Erdoğan geldiğinden beri insanımıza bir özgüven geldi. En basiti, konsolosumuzun değişmesi bile çok önemli. Eski konsolosluk çok uzaktı, memurları suratsızdı. Şu an en güzel, en modern konsolosluklardan biri bizimki. Kimse gidip on saat beklemiyor.”

Boş Zamanlarında Ne Yapıyorlar?

Ailenin eğitim seviyesinin yükselmesi ve ekonomik olarak güçlenmesi, gençlerin serbest vakitlerini geçirme alışkanlıklarında ve hobilerinde bir dönüşüm yaratıyor. İyi zaman geçirmek için spor yapmak, son dönemlerde yaygınlaşan nargile kafelere takılmak, sinema ve tiyatroya gitmek gençler arasında yaygın olarak görülen davranışlar. Bunun yanında, bilhassa lise ve üniversitede okuyan gençlerde görülen iki eğilimi de kayda geçirmek gerekir:

Birincisi sivil toplum örgütlerine duyulan ilgi. Her geçen gün sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerine katılan gençlerin sayısında artış oluyor. Diğeri de, sosyal sorumluluk projelerine katılmak. Mültecilere çeşitli konularda yardım eden, çocuklara ders veren, okul ve hastanelerde gönüllü olarak çalışan çok sayıda genç var. Bu çalışmaların bir kısmı formel bir yapı çatısı altında yapılırken, bir kısmı da tamamen bireysel gayretlerle gerçekleşiyor.

“Doğayı koruma amaçlı bir dernekte çalışıyorum. Sadece kızlara kayak yapmayı öğreten bir grubumuz var, orada da çalışıyorum. Okul ve sosyal aktiviteler hayatı dolduruyor.”

(Stockholm, 19, kadın)

“Hafta sonları matematik ve İngilizce dersleri veriyorum. Gönüllü olarak çocuk hastanesinde çalışıyorum.”

(Londra, 20, kadın)

“Arapça dil dersi alıyorum. Fransızca-Türkçe çeviri yapıyorum. Dernek faaliyetlerine katılıyorum.”

(Paris, 26, kadın)

“Fotoğrafçılık yapıyorum, dışarıda düğün resimleri çekiyorum. Genelde Türklerin düğün çekimini yapıyorum. Seyahat etmeyi çok seviyorum.”

(Hamburg, 25, kadın)

“Mültecilere yardım ediyorum. Mülteci kamplarında çalışıyorum. Orada sanat ve dil çalışmaları yapıyorum.”

(Amsterdam, 28, erkek)

Tatilin Değişen Anlamı

İlk kuşaklar için tatil demek, Türkiye’ye gitmek demekti. Türkiye dışında herhangi bir yere gitmek düşünülemezdi. Hem tatil yapılır hem de hasret giderilirdi. Oysa bugünkü gençler için Türkiye, gezip görülecek yerlerden sadece biri. Aileler, Avrupa’da doğup büyümüş çocuklarını en fazla bir iki hafta Türkiye’de tutabildiklerinden şikâyetçiler. Çünkü onlara göre bu, çocuklarını memlekete bağlayan en önemli unsurdu. Bunun da yavaş yavaş erimesi onları rahatsız etmekte.

Gençlere göre ise, bütün bir tatili Türkiye’de geçirmenin bir mantığı yok. Onlar zaten aileleriyle birlikteler. Dolayısıyla hasret duymalarını gerektiren bir durum yok. Gençlerin kendilerine göre bir çevreleri var. Türkiye’de olmak hoşlarına gittiği için, bazen de ailelerinin hatırını kırmamak için Türkiye’ye geliyorlar, orada geçirdikleri zaman da hoşlarına gidiyor. Annelerinin babalarının memleketi olan Anadolu kentleri de onlar açısından sıcak ve sempatik bir atmosferi ifade ediyor ama Türkiye’deki zamanlarını tamamen orada geçirmiyorlar. Anlatılan her tatil hikayesinin bir yerinde, Niğde, Kayseri gibi memleketlere mutlaka bir Antalya veya İstanbul eşlik ediyor.

Artık tatil hikayeleri Türkiye’den de ibaret değil. Gençler tatillerinin geri kalan kısmını başka yerlerde geçirmeyi tercih ediyorlar. Her yaz gitmeye gayret ettiğini söyleyenlerin bir bölümü; son yıllarda bunun çok da mümkün olmadığını, artık gidemedikleri yılların da söz konusu olduğunu ifade ediyor. Bu durum, en azından o bireyler açısından Avrupa’da kökleşme düzeyinde bir artış olarak yorumlanabileceği gibi, diğer Avrupa ülkelerine seyahatin de seçenekler arasına eklenmesinden de kaynaklanıyor. Bu da Türkiye kökenli gençlerin ekonomik imkanlarındaki artışı ve ufuklarının genişlemekte olduğunun bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir. Türkiye’yi özleyen ve tatilde Türkiye’ye giden gençlerin önemli bir bölümü, orada geçirdiği zamanı değerli bulmakla birlikte, birkaç hafta sonra evini, yatağını, şehrini ve arkadaş çevresini özlediği bilgisini veriyor. Bu da ikili aidiyet duygusunun bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Gençlerin kendilerine göre bir çevreleri var. Gezmeyi seviyorlar. Ya okuldaki, ya yaşadıkları muhitteki ya da işyerindeki arkadaşlarıyla -ailelerinden ayrı- tatil planları yapıyorlar. Ayrıca bu planları gerçekleştirecek olanaklara da sahipler. Dil problemleri yok. Bulundukları ülkenin vatandaşı olanlar bir vize sıkıntısı yaşamıyorlar. Ayrıca ekonomik olarak da kendi aileleriyle kıyaslanmayacak derecede müspet şartlara sahipler.

Cinsiyet İlişkileri

Çarpıcı bir değişim de kız-erkek ilişkilerinde gözlemleniyor. Bu ilişkilerin eskisine nazaran çok daha rahat yaşandığı kabul ediliyor. Bunda öncelikle sosyalleşme ortamına vurgu yapılıyor. Genç kız ve erkeklerin duygusal ilişki kurmalarını, flört etmelerini yadırgamayan genel bir çevre var. Çocuklar okula adımını attıkları andan itibaren cinsiyet eğitimi alıyorlar. Gençler karşı cins ile konuşmaktan, onunla aynı ortamda bulunmaktan çekinmiyorlar. İkinci olarak, teknolojinin de önemli bir etkisi var. Bilgisayar ve telefonlar ilişkilerin kurulmasını ve yaşanmasını kolaylaştırıyor; boyutunu ve mekanını değiştiriyor. Akıllı telefonlar ve sosyal medya platformları sayesinde ilişkiler daha rahat kuruluyor, ailelerin denetim ve baskı kurma şansları azalıyor.

“Kız-erkek ilişkileri çok rahat. İnternet, sosyal medya, Facebook… Bunu engellemenin imkanı yok. Baldızım var. Erkek arkadaşını bana tanıştırdı. Bizim evde buluştular. ‘Dışarıda buluşacaklarına burada buluşsunlar’ dedim kayınbabama. Elde telefon varsa kimseyi tutamazsın.”

(Viyana, 28, erkek)

“Kız-erkek ilişkilerinde aileler anlayışlı. Yaşın geldiyse normal bakılıyor. Gizli olmasındansa bilmeleri daha önemli.”

(Paris, 20, Kadın)

Gençlerin ailelerinin çok büyük bir kısmı çocuklarının bir ilişkisi olup olmadığını biliyor. Bazıları bunu kabul edip çocuğuyla konuşurken bazısı bilmezden geliyor. Böylece bir yandan onları dolaylı olarak kontrol alanlarının büsbütün dışında tutmuyorlar, diğer yandan mesafeyi koruyarak “yüzgöz olmayı” önlemiş oluyorlar. Duisburg’ta görüştüğümüz bir anne, bunu sigara içme haline benzetiyor:

“Çocuğu sigara içen aileler gibiyiz. Çocuklarımızın sigara içtiğini biliyoruz. Ama onlar yanımızda içmiyor, biz de bilmezden geliyoruz. Bu da öyle. Erkek veya kız arkadaşları olduğunu biliyoruz, duyuyoruz. Ama onlar anlatmıyor; biz de bilmezden, duymazdan geliyoruz.”

Yabancılarla duygusal ilişki ve evlilik konusunda uyum kaygılarını dile getirenler çoğunlukta. Daha önce Alman kız arkadaşı olduğunu ama artık Türkleri tercih ettiğini ifade eden 27 yaşındaki elektrik mühendisi, “çünkü sonuçta bir pürüz çıkıyor, olmadı çocukta çıkıyor” diyor. Konu buradan açılmışken “Türk kızı ile Alman erkek” flörtünü veya evliliğini soruyoruz; “iki gönül bir olunca bana laf düşmez” diyor.

Bu örneklerin ötesinde, genel olarak ilişkilerin yaşanma şekli ve düzeyi birtakım faktörlere bağlı olarak değişiyor:

  • Erkek çocukların bir flörtünün olması, bir sorun olarak görülmüyor. Hatta bu bazen bir övünç kaynağı olabiliyor. Ama kız çocuklarına daha sınırlayıcı yaklaşılıyor; flörtleri olmasına sıcak bakılmıyor.
  • Büyük şehirlerde ilişkiler daha rahat ve açık yaşanıyor. Küçük şehirlerde insanların birbirlerini ve ailelerini tanıma oranları daha yüksek olduğundan bu toplumsal bir baskı yaratıyor, ilişkiler daha kapalı bir hüviyete bürünüyor.
  • Gençlerin ilişkideki niyeti de belirleyici etmenlerden biri. Aileler geleceğe dönük ve ciddi bir karakter taşıdığını düşündüklerinde ilişkileri kabul ediyorlar. Ama gayri- ciddi gördükleri ilişkilere karşı

“Kültür ve düşünce tarzımız çocuklarımız ve onlara karşı tavırlarımızı da etkiliyor. Ben kızıma ‘Erkek arkadaşın olmayacak’ diyorum. Ama oğluma ‘Kız arkadaşın olmayacak’ demiyorum. Almanlara bu çok saçma geliyor.”

(Köln’de yaşayan bir baba)

“İlişkiler çok rahat. Küçük yaşlardan beri flört oluyor.”

(Stockholm, 19, kadın)

“Bir erkek arkadaşım var. Annem de biliyor. Kısmet olursa onunla evlenmeyi isterim.”

(Hamburg, 25, kadın)

“Büyük şehirlerde bu işler daha rahat ama küçük şehirlerde daha sıkı. Büyük şehirlerde bu iş normalleşmiş. Küçük şehirlerde ise ‘laf çıkar’ diye bastırılıyor.”

(Münih, 26, kadın)

“Eski kuşak, eski sistemde kaldı. Anne-babamız flörte karşı. Ama bunu engellemeleri mümkün değil.”

(Paris, 27, kadın)

“İlişkiler rahat. Aileler de farkında. Kızlar sevgililerini aileleriyle tanıştırıyor. Bana göre evlilik için okulu bitirmek şart değil. Uygun biri olursa okul ve evlilik birlikte yürüyebilir.”

(Stockholm, 19, kadın)

“Eskiden flört gizli oluyordu. Şimdi ise etrafımızda çok daha rahat yaşanıyor ve konuşulabiliyor. Ailelerin bakışına göre değişse de zaman geçtikçe daha da normalleşiyor.”

(Lyon, 21, kadın)

“Burada 13-14 yaşlardan itibaren ilişkiler başlar. Aileler bilir. Kimi kabul eder, kimi görmezden gelir.”

(Stockholm, 26, kadın)

“Burada yurtta kalıyorum. İlişki çok rahat, flörtüm var. Evlilik şimdi düşündüğüm bir şey değil.”

(Hamburg, 21, erkek)

“Muhafazakar kesimlerde biraz daha sınırlı. Ama diğer kesimlerde çok daha rahat. Aynı evde kalanlar var, birlikte yaşayanlar var.”

(Viyana, 23, kadın)

“İlişkiler çok rahat. Burada büyüyen kızların önceliği evlik değil, erkeklerle gezmek. Aileler biliyor, bazısı bunu ailesiyle paylaşıyor. Bazı aileler tepki gösteriyor, bazıları ise rahat bırakıyor.”

(Londra, 17, kadın)

“İlişkiler ailelere bağlı. Aileler görüyor. Çok sıktıklarında da çok boş bıraktıklarında da gençleri kaybediyorlar. Yaşa da bağlı. Ciddi bir ilişki olmasına bağlı. Aileler bunları hoş karşılıyor.”

(Münih, 25, kadın)

Evlilik

“Daha serbest bir ortam var. Aile baskısı az. Denetim imkanları sınırlı. Ama Türkiye’den çok da farklı değil. Erken yaşlarda bile kız-erkek ilişkileri yaşanıyor.”

(Viyana, 23, erkek )

“Türkiye’den hayırlı bir kısmet çıksa ben giderim, onu getirmem. Zaten küçüklüğümden beri her işe ben koşturuyorum. Evlendikten sonra da ben koşturacaksam ne anlamı var?”

Paris, yönetim yardımcısı bir genç kadın.

Gençlerin evliliğe karşı negatif bir yaklaşımları yok ve olması gereken bir kurum olarak görüyorlar. Ancak evlenmenin vakti konusunda hassaslar. Erken ya da geç evlenmenin birçok sıkıntı yarattığını, bunun için de doğru zamanı gözetmek gerektiğini vurguluyorlar. Doğru zamanın ne olduğuna dair öne çıkardıkları iki husus var: Okulu bitirmek ve sağlam bir ekonomik altyapıya sahip olmak.

Gençler, okulu bitirinceye kadar geçecek olan süreyi bir olgunlaşma süreci olarak değerlendiriyorlar. Bu sayede kendilerini ve diğerlerini tanıyacaklarını, hayata hazırlanacaklarını ve doğru seçimlerde bulunabileceklerini düşünüyorlar. İş kurmak, iş sahibi olmak ise evliliği dış baskılardan korumanın olmazsa olmazı olarak görülüyor. Elleri para tutmadığında, aile baskısını kaldırmayacaklarından, kararlarını kendilerinin veremeyeceğinden ve bunun huzursuzluk yaratacağından korkuyorlar.

İlk ve ikinci kuşak evliliklerini genellikle Türkiye’den yapmayı tercih ederdi. Nitekim birçok genç anne veya babasından bahsederken onların “ithal gelin” ya da “ithal damat” olduğunu belirtiyor.

Gençler ise yine Türkiyeli biriyle evlenmeyi istediklerini söylüyorlar. Ama bunun Türkiye’den değil, kendileri gibi Avrupa’da doğmuş büyümüş bir Türkiyeli olmasını tercih ediyorlar. Çünkü onlara göre Türkiye’den gelen damatlar ve gelinler ile eşleri arasında bir çok kültür farklılığı baş gösteriyor ve bu da evlilik birliğinin çatırdamasına neden oluyor. Paris’te kuaförlük yapan 20 yaşındaki genç kızın gözlemi, boşanmaların arttığı yönünde ve bu onu korkutuyor: “Boşanmalar artıyor, evlilikten korkuyorum. Boşanır mıyım, benim de başıma gelir mi, diye.”

Görüşme yapılan gençlere boşanmaların artıp artmadığı da soruldu. Kendi çevrelerindeki evliliklerde dramatik bir artış gözlemlemediklerini, ama boşanmaların genel olarak arttığına dair bilgilerinin ve duyumlarının olduğunu belirttiler. Onlara göre bunun çeşitli nedenleri var: Yukarıda sözü edilen Türkiye’den gelen damatlar ve gelinler ile eşleri arasındaki kültürel uyumsuzluk bunlardan biri. Bunun yanı sıra, hülle evliliklerin artmış olması, kadınların ekonomik olarak güçlenmeleri ve erkeğe bağımlı olmamaları da boşanmaların artmasının nedenleri arasında sayılabilir.

“Türkler arasında evlilik yaşı da düştü. Ben, üniversiteyi bitirdikten sonra evlenmeyi düşünüyorum.”

(Stockholm, 19, kadın)

“Eninde sonunda evleneceğiz. Ama çok geç ve çok erken olmamalı.” (Hamburg, 21, erkek) “Kesinlikle bir yabancı ile evlenmem.

(Paris, 26, kadın)

“Buradan biriyle evlenirim. Erkekler Türkiye’den eş getiriyor. Kızlar ise daha anlayışlı ve hoşgörülü olduklarını düşündükleri için buradan erkeklerle evlenmek istiyor.”

(Londra, 22, erkek)

“Bir İsveçli ile evlendim. Aşk evliliğiydi. 2 çocuğum oldu. Aşk bitti, ayrıldık. Çocuklar bir hafta bende, bir hafta annelerinde kalıyor. Erken yaşta evlenmek yanlış.”

(Stockholm, 30, erkek)

“Evliliğe karşı değilim ama okulu bitirmeden olmaz; ancak ekonomik olarak güçlendikten sonra olabilir.”

(Hamburg, 19, erkek)

Aile ile Yaşama ya da Ayrı Eve Çıkma

Görüşme yapılan gençlerin büyük bir kısmı aileleriyle birlikte yaşıyorlar ve ayrı bir eve çıkmayı düşünmüyorlar. Gençlere göre evden ayrılmayı düşünmelerini engelleyen iki sebep var: Birincisi gelenek ve görenekler. Anne-babanın evi dururken başka bir ev açmak; geleneklere ters düşmenin, yozlaşmanın bir nişanesi olarak kabul ediliyor, aileleri üzüyor. Diğer sebep ise yüksek kiralardan ötürü ayrı bir eve çıkmanın son derece masraflı olması. Bunlara ek olarak aile ile yaşamak oldukça rahat; temel ihtiyaçlar evde karşılanıyor, gençlerin üzerine fazladan bir yük binmiyor. Bu nedenle zorlayıcı bir neden olmadıkça aile ile kalmak gençler için daha tercih edilir bulunuyor.

Bir gencin ayrı bir eve çıkması üç durumda normal karşılanıyor ve ailesi tarafından destekleniyor:

  • Okul (üniversite) okumak için başka bir şehre gitmesi
  • Çalışmak için başka bir şehre gidilmesi
  • Evlenip kendi evini kurması

“Ayrı eve çıkmayı düşünmüyorum. Çok pahalı kiralar. Hem evde olmak çok daha rahat.”

(Hamburg, 26, kadın)

“Evlendiğimde ayrı eve çıkarım. Evlilik olması gereken bir şey.”

(Duisburg, 25, erkek)

“Kendi başına yaşamak çok pahalı. Evde ekmek elden, su gölden yaşıyoruz.”

(Londra, 29, erkek)

“Ailem ile birlikte yaşıyorum. Çevremde ayrı eve çıkan yok. Evlenmeden ayrı eve çıkmama zaten ailem izin vermez.”

(Hamburg, 25, kadın)

“Ailemden ayrı eve çıkmayı düşündüm. Hem finansal sebeplerden, hem de ailemin korkusundan dolayı çıkamadım.”

(Lyon, 26, kadın)

“Türklerin en büyük avantajı, ailelerine bağlı olmaları. Aile birçok kötülükten koruyor. Okul veya iş için olmazsa kimse evden ayrılmayı düşünmüyor.”

(Köln, 24, erkek)

“Ayrı eve çıkmaya çok iyi bakılmaz. Aile iyi bakmıyor. Kızların işi daha zor.”

(Berlin, 17, kadın)

Portre: “Buyurun, ben Müslümanım”

Elif Hanım 27 yaşında, Köln’de yaşıyor. İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG) tarafından çıkartılan Köln merkezli Perspektif Dergisinin editörü. Başörtülü olduğu için Türkiye’de üniversite kapıları yüzüne kapanınca Viyana’ya gitmek durumunda kalan öğrencilerden. Altı senedir Almanya’da yaşıyor.

İlk bebeğinin doğumuna birkaç gün kalmış olmasına rağmen bizimle buluşmaya geliyor ve onunla Avrupa’daki en verimli görüşmelerden birini yapıyoruz.

“Burada yaşayan Türkiye kökenli Müslümanlar buranın Müslümanları.” diyor, “Bir vatanları da burası, buralılar; birçoğu buraya gömülecek. Hâli hazırda Müslüman mezarlıkları oluşuyor. Daha da önemlisi; buradaki Müslümanlar burada İslami usullere göre gömülebilmek için hukuki mücadele veriyorlar. Bu durum buradaki Müslümanların kök salma çabasının en bariz göstergesi.” 

IGMG’nin siyasi değil, dinî bir cemaat olduğunu ifade ediyor. Almanya’daki Müslümanlara yönelik kapsamlı dinî hizmetlerin yanında IGMG’nin, toplumun çoğunluğuyla Müslümanlar arasında var olan ön yargıları gidermek ve birlikte barışçıl yaşama kabiliyetini pekiştirmek için yaptığı çalışmalardan bahsediyor. IGMG’nin bu yıl   8 ülkede 132 stantta yaklaşık 130.000 kişiyle sohbetler gerçekleştirerek hayata geçirdiği “Buyrun, ben Müslümanım” aksiyonundan bahsediyor. İnsanlara Müslüman komşularıyla tanışmak için basit imkânlar sunan bu aksiyonla, Avrupa’da yaşayan gayrimüslimlerle Müslümanların kendi ön yargıları hakkında konuşma imkânına kavuşmaları amaçlanmış. Her yıl yaklaşık 1.000 caminin 100.000 ziyaretçiye kapılarını açtığı “Açık Cami Günleri” düzenlediklerini anlatıyor.

“Türkiye, yurt dışındaki vatandaşlarına yönelik sembol siyasetinden vazgeçmeli” diyor. Bu sözü Türkiye’deki tüm siyasi partilere, aktörlere ve yetkililere. Editörü olduğu Perspektif dergisi Türkiye’deki seçimler öncesinde hazırladığı dosyada Türkiye’deki tüm partilere Türkiye diasporasıyla ilgili sorular yöneltmiş. Bütün partilerden hemen hemen aynı cevaplar gelmiş. “Buraya dokunan gerçek bir şey söylemiyordu hiçbiri.” diyor, “’Yurt dışındaki vatandaşlarımızı kucaklayacağız’ gibi çok da net olmayan ifadeler vardı. Oysa burada oldukça somut sorunlar var: Türkçe’nin ve kültürel mevcudiyetin korunması gibi. Artan ayrımcılık vakalarının yanında aşırı sağın yükselişiyle birlikte, Türkiyelilerin kültürel kimliklerinin entegrasyon ve güvenlik politikalarına kurban edilmesi gibi. Türkiye kökenlilerin Türkiye geleneğine dayanan din anlayışlarının, yok edilmesi gereken tehlikeli bir ‘ideoloji’ olarak görülmesi gibi. Müslümanların, müdahale edilmediği takdirde her an radikalleşecek potansiyel tehdit olarak görülmeleri gibi.”

Amaçları, vizyonu belli bir diaspora politikasına ihtiyaç olduğundan söz ediyor ve ekliyor: “Ama bunun için Avrupa’daki kontekstin bilinmesi lazım. ‘Avrupa İslamı’, ‘Alman İslamı’ gibi talepler artık devlet politikası hâline gelmeye başladı. ‘Türk İslamı’ kendisiyle mücadele edilmesi gereken bir İslam anlayışı olarak görülüyor. Bir ‘devlet İslamı’ oluşturma tehlikesi bir yana, Türkiye’deki İslam anlayışının ‘radikallik’ doğurmadığı test edilmiş bir İslam anlayışı olduğu görmezden geliniyor.” 

“Buradaki Türkiye kökenliler için ‘iki kültür arasında kalmış’, ‘ne Türk ne Alman’ iddialarına katılmıyorum. Günü yaşarken ‘ben Türk müyüm, Alman mıyım?’ kalıbının bir anlamı yok” diyor. Almanya’daki Türkleri buralı olarak gördüğünü ifade ediyor ve bir algıyı şöyle eleştiriyor: “Burada yaşayan, okula giden, çalışan, vergisini ödeyen Türkiye kökenliler Alman devletini düşman olarak görmüyor; bu devlet onların da devleti. Oysa Türkiye’de bazıları böyle sanıyor.” 

Elif Hanım’ın Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenlilerle ilgili bir tespiti de hayli ilginç: Onların “azınlık olmanın verdiği empati duygusuyla ve tutarlı olma zorunluluğuyla” Türkiye’deki sorunlara daha farklı baktıklarından söz ediyor. Bunu duyduğumuzda, konuştuğumuz gençlerin haklarla ilgili sorularımıza verdikleri özgürlükçü cevaplar geliyor aklımıza.

“Gençler, sürekli farklı oldukları söylendiği için hep bir sınav içerisindeler. Sürekli imtihana tabi tutuluyorlar. Devamlı kendilerini tanımlama, sunma ve kanıtlama çabaları var.“ diyor ve bunun ilk bakışta görünmeyen olumlu bir tarafına işaret ediyor: “Bu; aslında kötü değil, onların kendi kimlikleri açısından oldukça güçlendirici bir durum.”

Almanya’da yaşamaktan memnun, yaşadığı topluma bakışı olumlu; ama şöyle bir değerlendirmesi var: “Alman toplumu kültür olarak çok ‘inclusive’ [kapsayıcı] değil. Bir Birleşik Krallık değil mesela. Kapsayıcı bir kültür geliştirilmesi gerekiyor.”

 Dini İnancın İlişkilerdeki Yeri

Kendi kimliği dışındaki kişilerle ilişki kurmayı etkileyen birçok faktör var. Bunların en önemlilerinden biri de din. Kişinin arkadaş ve çevre seçiminde mensubu olduğu din önemli    bir yer tutuyor. Görüşme yapılan gençlerin bir bölümü, arkadaşlarını belirlemede merkezi rolü dinin oynadığını belirtiyorlar. Etnik, ırki ve mezhebi kimlikleri ikinci planda tutan bu gençlere göre, aynı dini değerleri benimsemek sağlam bir arkadaşlığın da şartını oluşturuyor. Bu sebeple aynı dini paylaşanlar, farklı etnik aidiyetler taşısalar da sağlıklı bir ilişki kurabiliyorlar.

Bu gençler, aynı dini atmosferde yaşamanın kişilerin aralarında daha samimi ve sıkı bağların kurulmasını sağladığını belirtiyorlar. Aynı dinin mensupları birbirlerini daha iyi anlayabiliyor; birbirlerinin ne isteyip ne istemediklerini, neyi tasvip edip neye tepki göstereceklerini kestirebiliyor. Bu öngörülebilirlik ise, onların aynı ortamlarda bir araya gelmelerini ve irtibata geçmelerini kolaylaştırıyor.

Bu gençlere göre, ateistlerle ortaklaşabilecekleri bir zemin bulunmuyor. Çünkü onlardan   dini inançlarına saygı göremiyorlar, dolayısıyla aralarında çok sıcak bir ilişkinin kurulabilmesi mümkün değil. Diğer inançlara mensup kişilerle paylaşabilecekleri alanların olabileceğini söyleyerek, farklı dinden olanlarla birlikte olmayı ateistlerle olmaya tercih ettiklerini söylüyorlar. Zira aidiyetleri farklı olsa da bir dine ve Allah/Tanrı kavramına sahip olmanın, asgari bir anlaşmayı mümkün kılacağını ifade ediyorlar.

“Daha çok Müslümanlarla bir ilişki kurmak istiyorum. Çünkü biz birbirimizi daha iyi anlıyoruz. Diğer dinlerden arkadaşlarım var ama onlara her şeyi anlatmak istemiyorum. Yaş ilerleyince daha çok kendine benzeyen insanlar arıyorsun.”

(Köln, 24, erkek) 

“Hangi dinden olursa olsun dindarla iyi arkadaşlık kuruyoruz. Çünkü birbirimize saygı duyuyoruz. Ateistlerle ise tartışıyoruz. Dindarlar sınırlarıma saygı duyuyorlar, onlarla sosyal hayatı da paylaşıyorum.”

(Stockholm, 19, kadın) 

“Müslümanlık bir helal dairesi çıkartıyor. Pergel gibi ona uyuyorum. Müslümanlarla daha rahat anlaşıyorum.”

(Viyana, 25, erkek) 

“Ateist kitleyi sorumsuz görüyorum. Rahatlarına düşkünler. Daha iyi olmak için çaba sarf etmiyorlar.”

(Viyana, 24, erkek)

 Daha büyük bir gençlik kümesi için ise arkadaş seçerken din, mezhep, ırk ve etnik kimlik gibi ögelere takılmamak gerekiyor. Çünkü insanlar genel olarak “iyi” olarak gördükleriyle yakınlaşır, “kötü” olarak gördüklerinden de uzaklaşır. “İyilik” ve “kötülük” ise belli bir kimliğe özgülenmiş değildir. Bir kimlik mensuplarının hepsinin “iyi”, bir diğerinin tüm üyelerinin tamamının “kötü” olduğu düşünülemez. Hepsinde iyiler de vardır, kötüler de. Bu itibarla ilişkilerde ilk dikkat edilmesi gereken, kişilerin kimlik özellikleri değildir.

Bu kümede yer alan gençler arkadaşlıklarını tanzim ederken üç ölçüt gözettiklerini belirtiyorlar: İlki ve en önemlisi karakter. Arkadaşlarında dürüstlük, güvenilirlik ve ahlak arıyorlar. İkincisi, karşılıklı saygı. Gençler arkadaşlarından kendi seçimlerine saygı göstermelerini, değerlerini tanımalarını bekliyorlar. Sınırlarını aşan, değerlerini küçümseyen kişilerle bir bağ kurmuyorlar. Üçüncüsü de, kendine dair bir şey bulma. Eğer aralarında ortak bir hedef varsa ve birlikte vakit geçirmeden keyif alıyorlarsa gençler daha rahat kenetleniyorlar.

“İlk olarak bir Türk ile ilişki kurmam doğal. Ama önemli olan karakter; bu dinden de, ırktan da önemli. Arkadaş seçerken kötü alışkanlığı var mı ona bakıyorum.”

(Köln, 18, erkek)

 “Hayatımın her döneminde çok farklı dinlerden, inançlardan ve milletlerden arkadaşlarım oldu. Ortak bir noktamız var mı, ben ona bakarım. Diğerleri ayrıntı.”

(Innsbruck, 27, erkek)

 “Arkadaşlıkta güven arıyorum. Duygusalım, onlardan saygı ve duygu bekliyorum.”

(Duisburg, 18, erkek)

 “Kimlikler benim için çok önemli değil. Hedef konusunda mutabakat varsa arkadaşlık kurmak çok rahat oluyor. Dürüst, samimi ve hedefleri olan insanlarla arkadaşlık kurarım.”

(Lyon, 26, kadın)

“Hiçbir ayrım yapmam. Dindar ya da ateist, Hıristiyan ya da Müslüman, Alevi ya da Sünni, bunların hiçbiri benim için önem taşımaz. Kişinin dini ya da etnik kimliği, benim onunla arkadaş olmamda bir tercih sebebi değil. Kişi ahlaklı olsun yeter. Mutlaka bir zemin bulunur o zaman.”

(Innsbruck, 26, erkek)

“İnsanların dini, mezhebi, kimliği zerre kadar önemli değil. Türk-Kürt, Alevi-Sünni hiçbir önem taşımıyor.”

(Berlin, 25, erkek) 

“İnsanlarda dürüstlük arıyorum. Bazen önyargılı yaklaşımlarım da oluyor ama bunun yanlış olduğunu anladım. Eğlenebileceğim ve konuşabileceğim bir kişi olmalı.Kimliklerin hiçbir önemi yok. Ateist arkadaşım da var, Budist de.”

(Paris, 22, kadın)

 “Din ve ırk önemli değil; her milletin iyisi var, kötüsü var. Önemli olan; tavırları, arkamdan konuşmaması.”

(Paris, 20, kadın) 

Farklı kimlikten olanlarla arkadaşlık kuranlar arasında, ilişkilerinin boyutu da bir değişken. Kimi gençler bu arkadaşlığı okul ve/veya işyeri ile sınırlı tutuyor. Okulda ve işyerinde arkadaşlığın gereklerini yerine getiriyor; ama bunu dışarıya, sosyal hayata taşırmıyor. Bunun en önemli nedeni, kültürel ve dini farklılıklar. Mesela bir Alman, Fransız, İngiliz genç için alkol almak, gece saatlerinde dışarıya çıkmak veya partilere katılmak herhangi bir sorun oluşturmuyor. Ancak bilhassa mütedeyyin ailelerden gelen Türkiyeli bir genç için bütün bunlar, dikkat edilmesi gereken problem alanları. Aileler çocukları denetliyor ve bu noktalarda onları sınırlıyor.

“İşyerindeki arkadaşlarımla ilişkilerim çok iyi. Ama bu ilişki işyeri ile sınırlı. Kültür çok önemli. Alkol ortamından dolayı birçok etkinliğe katılamıyoruz.”

(Paris, 26, kadın) 

“Okulda bir birliktelik oluyor ama sosyal hayatta birbirimizden uzağız. Çünkü hayata bakışımızın farkı fazla. Mesela onlar geç saatlere kadar dışarıda kalır, ben kalamam. Onlar alkol alır, ben alamam.”

(Stockholm, 19, kadın)

 “Başka dinden olanlara ve ateistlere insan olarak saygı duyuyorum. Almanlarla çok uzun arkadaş kalamıyorum, kafa yapılarımız farklı.”

(Duisburg, 20, erkek) 

“Yabancılarla arkadaşlık okulda kalıyor. Çünkü kültürel farklılık var. En basitinden eve davet ederseniz ayakkabısını çıkaracak mı iye düşünüyorsunuz.”

(Londra, 20, kadın)

 “Onlar benimle aynı şeylerden hoşlanmıyorlar. Ben akşam 11’den sonra eve gidemem, babam çok kızar.”

(Duisburg, 17, erkek) 

“Müslüman olmayanlarla arkadaşlığım çok sınırlı, çünkü önyargılılar. Özellikle İslamiyet konusundaki davranışlarına tepki göstermek zorunda kalıyorum.

(Deventer, 24, erkek) 

Buna karşın diğer bir grup genç ise; arkadaşlığını sadece okulda ve işyerinde bırakmıyor, sosyal hayata da aktarıyor. Çok kültürlü bir ortamda büyüdüklerini ifade eden bu gençler, arkadaşlar arasında din ve kültürden kaynaklanan farklılıkların varlığını doğal karşılıyorlar. Taraflardan biri diğerine dayatmadıkça bu farklılıkların arkadaşlığın derinleşmesine bir engel oluşturmadığını belirtiyorlar. Aksine karşılıklı saygı olduğu müddetçe farklılıklardan doğabilecek pürüzlerin giderilebileceğini ve tarafların birbirlerinden yeni şeyler öğrenebileceklerini söylüyorlar.

Gençlere göre, diğer dinsel ve etnik kimliklerle temas onları tanımalarına, anlamalarına ve tolerans eşiklerinin yükselmesine vesile oluyor. Hem yaşadıkları ülkelerdeki hem de Türkiye’deki meselelere bakışlarını değiştiriyor; yüzeysel ve negatif bir yaklaşımın yerini derinlemesine ve pozitif bir yaklaşım alıyor. Dolayısıyla, farklılıklarla paylaşım alanlarının çoğalması kendilerini hayat karşısında daha donanımlı kılıyor.

“İngiltere’de ırkçılık pek yoktur. Fakat farklı olduğunu unutamazsın. Hissettirirler, yumuşak bir şekilde.”

(Londra, 24, erkek) 

“Çoğunlukla Türk ve Müslümanlardan oluşan bir arkadaş çevrem var ama Müslüman olmayan arkadaşlarımla da aram çok iyi. Herhangi bir sorun yaşamıyorum.”

(Den Haag, 20, kadın)

 “Hıristiyanlarla hiçbir sorunum yok. Başka memleketlerden olan arkadaşlarımla da hiçbir sorun yaşamadım.

(Innsbruck, 22, kadın) 

“Arkadaşlık değerlerimi anlatmamın bir yolu. Arkadaşlıkta önemli olan samimiyet ve saygı. Çok sayıda ateist arkadaşım var. Problemim yok. Bana ve değerlerime küfretmedikçe sorun yok.”

(Paris, 27, kadın)

 “Budistlerle çok iyi anlaşıyorum. Brezilyalı ve Afrikalı arkadaşlarım var. Onlarla sosyal hayatı da paylaşıyorum. Hiçbir sorun yaşamadım.”

(Stockholm, 26, kadın)

 “Uyuşturucu kullanmayan, paragöz olmayan herkesle arkadaş olurum. Herkes insan, din önemli değil. Kimseyi diniyle ve kimliğiyle yargılamam.”

(Den Haag, 29, erkek)

 “Multi-kültürel bir yapım var. Her kesimden arkadaşlarım olur. Arkadaşlıkta kişisel özellikler daha önemli. Bazı Müslümanlar var ama yaptıkları asla kabul edilemez.”

(Hamburg, 22, erkek) 

Gençlerin dini kurallara riayet etme dereceleri ve pratikleri de çeşitlilik arz ediyor. Aralarında “Sofu tabiatlı” olan da var, Cuma’dan Cuma’ya veya bayramdan bayrama namaz kılan veya dine sadece kimliğinin bileşenlerinden biri olarak bakan da. Az da olsa radikal akımlara meyyal bir duruş sergileyen de var; dindarlığı, başka inançtan insanlarla birlikte yaşamasına pozitif katkı yapan da.

Son dönemlerde IŞİD’in Avrupa’da gerçekleştirdiği terör saldırıları, dini konularda hassasiyetin ve tansiyonun artmasına sebep olmuş. Gençler genellikle dini içerikli tartışmalara girmekten kaçınıyorlar. Bu sadece dinler arasında değil, mezhepler arasında da kendini gösteriyor. Mesela, Sünni ve Alevi gençler de aralarında dini konulara ya hiç girmiyorlar ya da kendilerini çok dikkatli konuşmak zorunda hissediyorlar. Bunun için üç neden ileri sürüyorlar:

  • Kimi, dini mevzulara vakıf olmadığından ne kendi dinine, ne de karşısındakinin dinine haksızlık etmek istediğini
  • Kimi bu tartışmaların bir sonuca bağlanamayacağını, kimsenin tartışmalardan sonra dinini değiştirmeyeceğini, dolayısıyla dini tartışmanın havanda su dövmek anlamına geldiğini söylüyor.
  • Kimi de arkadaşlık ilişkilerini hasara uğratmamak için tartışmalardan uzak durduğunu ifade

“Dini konularda da tartışıyorduk. Bir gün biri bana dini sorunca anlattım. Bu sorun yarattı, okuldan ayrıldım.”

(Viyana, 16, kadın) 

“Başka dinlere karşı değilim. Almanlar ile din üzerine hiç konuşmayız. Almanlar bazen soru sorarlar, o kadar.”

(Duisburg, 22, erkek) 

“Farklı dinlerden arkadaşlarla dini mevzuları hiç konuşmuyoruz.”

(Londra, 22, erkek)

 “Din ve siyaset çok konuşmamaya çalışıyoruz. Bu nedenle diğer dinlerden arkadaşlarımla problem yaşamıyorum.”

(Viyana, 23, kadın)

 “Alevi arkadaşlarım var. Onlarla hiçbir zaman sorun yaşamadım. Ama bazı Aleviler benim kabul edemeyeceğim şeyler söylediklerinde onlarla görüşmeyi kesiyorum. İki HDP’li arkadaşım var. Siyaset dışında her konuda anlaşabiliriz. Siyasi görüşlerde çok farklıyız.

Politikanın arkadaşlığın önüne geçmesini doğru bulmuyorum. Dayım MHP’li, onunla da siyasi tartışmalarımız oluyor.”

(Duisburg, 18, kadın) 

“Her milletten arkadaşım var ama onlarla siyaset konuşmam. Alevi arkadaşlarım var ama Aleviler farklı yaşıyor.”

(Viyana, 25, erkek)

 “Son zamanlarda bu İŞID olayı nedeniyle kısmen tartışmalar oluyor. IŞİD’in yaptığını tüm Müslümanlara bağlıyorlar. Bu da tansiyonu yükseltiyor.”

(Innsbruck, 26, erkek)

“Dönmek ya da Dönmemek”

Yurt dışında yaşama süresi uzadıkça oraya yerleşme, orada kalma ve geleceğini orada kurma düşüncesi de kökleşiyor. 1960’larda çalışmak için yurt dışına çıkan birinci kuşak, kısa bir süre burada çalışıp yeterince birikim yaptıktan sonra memleketine dönmeyi düşünüyordu. Yatırımlarını çalıştığı ve yaşadığı ülkede değil, bir gün döneceği memleketinde yapıyordu. Avrupa’da kalıcı olma gibi bir tasavvur taşımıyordu. Ancak hayat onların düşündüğü gibi akmadı. “Türkiye’ye dönmek” hep akıllarının bir ucunda dursa da, dönme gerçekleşemedi. Tersine, eşlerini ve akrabalarını da Avrupa’ya getirdiler ve burada evlenip yuva kurdular.

Avrupa’da yetişen kuşaklar arttıkça “geri dönmek” nostaljik ve romantik bir düşünceye dönüştü. Çalışmak için geldikleri yerleri yuva ve vatan edindiler. Çocukları Türkiyeli ve Müslüman kimliklerini korumakla birlikte doğdukları yeri de kimliklerinin bir parçası kıldılar. Onlar artık Berlinli, Londralı, Parisli, Amsterdamlı, Viyanalıydılar. Oralı oldular ve oraya kök saldılar. Dolayısıyla, Avrupa’da yaşayan Türkiyelilerin durumlarını memlekete dönmek ya da dönmemek ikilemi üzerinden tartışmak anlamını yitirdi.

Avrupa’da yaşayan Türkiyeliler arasında hızı artan bir “kökleşme” yaşanıyor ve bunun belirtilerini hayatın her alanında görmek mümkün. Mesela ilk kuşak cami mekânlarını kiralardı. Zira döneceklerini düşündüklerinden mekân satın almayı akıllarından geçirmezlerdi. Lakin artık mekânlar satın alınıyor, orada kalıcı eserler inşa ediliyor. Bunun bir diğer göstergesi de eski yıllardan farklı olarak mezarlıkların yaşadıkları ülkeden seçilmesi, mezar yeri satın alınması ve cenazelerin Türkiye’ye gönderilmesi uygulamasının yavaş yavaş azalması. Eskiden hayatını kaybedenler Türkiye’ye gönderilirdi. Fakat şimdi, yaşadıkları kentlerde Müslüman mezarlığı yapmak için çetin bir hukuki mücadele veriliyor.

Aile yapısı ve aile içi roller de değişimden payını alıyor. Birinci ve ikinci kuşağın çok çocuklu aileleri, yerini yeni kuşakların az çocuklu ailelerine terk ediyor. Okul, aile hayatının merkezine oturuyor. Ekonomik güçleri değişkenlik gösterse de hemen her aile çocuklarının iyi bir eğitim görmesi için bütün kaynaklarını seferber ediyor, her türlü fedakârlığı gösteriyor. Kadının konumu değişiyor, iş hayatına atılma ve çalışma oranları giderek yükseliyor.

Yeni kuşağı oluşturanlar ekonomik geleceklerini yaşadıkları ülkede kuruyor. Anne-babaları Türkiye’den ev alırken, onlar öncelikle yaşadıkları yerlerde ev sahibi olmaya çalışıyorlar. Ev sahibi olmak, “mutlak dönüş” fikrini imkansız kılıyor. Gençler, kendilerinin Avrupa’ya aidiyetlerini devam ettirecek bağları çoğaltıyor ve koruyorlar. Dolayısıyla bir gün Türkiye’ye dönecek olsalar bile bir ayaklarının mutlaka burada olmasını istiyorlar.

Bazıları için ise Türkiye çekici bir seçenek haline gelmiş durumda. Avrupa’daki ekonomik olanaklar ile Türkiye’nin onlara sunacakları arasında eskisi gibi astronomik bir fark olmadığını düşünüyorlar. Ama buna rağmen artık Türkiye kökenli bireylerin ağırlıklı olarak kendilerini ait hissettikleri ve yaşamak istedikleri ülke Türkiye değil; doğdukları veya büyüdükleri, hayatlarını kazandıkları yer. Ekonomik ve sosyal haklar, demokrasi düzeyi ile istikrarlı ve kurallı bir toplumda yaşamanın verdiği güven bugün de belirleyici.

Öyle görülüyor ki, Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenliler artık geri dönmeyecekler. Bunun, uzun vadede Türkiye’ye dönmek istediğini belirtenler için de geçerli olduğu söylenebilir. Yaşadıkları ülkeye ilişkin aidiyet duyguları karmaşık bir nitelik taşısa da Almanya, İngiltere veya İsveç; artık onların kendilerini oralı hissettikleri, kök salmaya başladıkları ve yaşadıkları şehirlere atıf yaparak kendilerini Hamburg’lu, Stockholm’lü veya Lyon’lu olarak tanımladıkları ülkeleri.

“Hayallerimin bir köşesinde Türkiye var. Buradaki bakış bizi sıkıyor. Ama burada doğduk, buraya alıştık..”

(Viyana, 19, kadın) 

“Ailem Türkiye’ye dönmemizi istiyor ama dönmekten korkuyoruz bir yandan. Dönsek bile bağımız kopmaz, her halükarda bir ayağımız burada olacak.”

(Londra, 30, Erkek) 

“Eşim istemiyor ama ben Türkiye’ye dönmek ve orada yaşamak istiyorum.”

(Viyana, 28, Kadın) 

“Babam hep geri dönme umudu ile yaşadı. Şu anda 6 ay orada, 6 ay burada yaşıyor.”

(Innsbruck, 33, Erkek)

Cemaatler, Dernekler, Vakıflar

Yurt dışında yaşayan Türkiyeli ailelerin çocuklarının geleceğine dair üç önemli korkuları var:

  • Çocuklarının asimile olmaları
  • Dini hassasiyetlerin ve değer verilen gelenek ve adetlerin kaybolması
  • Gayri-meşru yollara sapmaları ve bilhassa kumar ve uyuşturucu batağına saplanmaları

Bu korkuları bertaraf etmek için gözler sivil toplum kuruluşlarına çevriliyor. Cami cemaatleri, dernekler, vakıflar, platformlar ve bir bütün olarak sivil toplumdan beklentiler çok yönlü:

  • Gençlere kimlik bilinci verecek aktiviteler yapılması (dil dersleri, Kur’an kursları, )
  • Gençlerin sağlığını ve fiziki bütünlüğünü korumaya dönük hizmetler üretilmesi (uyuşturucuya karşı mücadele, kumara karşı bilinçlendirme, iyileştirme çalışmaları, )
  • Türkiyeli toplumun endişe ve hassasiyetlerinin gözetilmesi, taleplerin gündeme getirilmesinin ve buna dair politikaların oluşturulmasının sağlanması

“Çocuklarımızın asimile olmasından korkuyoruz. Cemaatler dışında kültürünü yaşatacak ve öğretecek kurumlar bulunmuyor.”

(Hamburg’da yaşayan bir gazeteci)

“Kurumlar gerekli, Türklerin sesini duyurmak ve önemli günlerini hatırlamak için. Burada örgütlenme çok az. Türkler kapalı yaşıyor.”

(Paris, 20, kadın)

“Beni tatmin etmedi hiçbiri. Ne siyasi partiler, ne cami dernekleri. Samimiyet yok, menfaat var. Bana uymadı.”

(Innsbruck, 27, Erkek) 

“Güçlü bir basın yok. Türkiye’nin haklarını savunacak, lobisini yapacak, tezlerini anlatacak basın yayın organlarının eksikliğini çekiyoruz. Türkiye’yi savunacak bir akıl yok.”

(Duisburg’ta yaşayan bir işadamı)

“Camii bir kale, bir muhafaza kemendi. Bireyselliğin aşıldığı, toplumun hissedildiği bir yer. Ataerkil yapıyı devam ettirmek için kullanılan bir baskı sistemi.”

(Stuttgart’ta yaşayan bir psikolog) 

Toplumsal İşlev

Derneklerin, vakıfların, cami cemaatlerinin kendilerine yüklenen bu misyonu yerine getirmede başarılı olup olmadığı konusunda ise görüşler muhtelif. Bir grup, bu kuruluşların kendilerinden beklenenleri yapmaktan uzak bir performans sergilediklerini belirtiyor. Buna göre, Avrupa’daki Türkiyeli sivil toplum kuruluşlarında öne çıkan problem alanları şu şekilde sıralanabilir:

  • Yönetim yapısını ve kadrosunu yenileyememe,
  • Yöneticilerin, kariyerleri odaklı hareket etme eğilimleri ve kurumdan ziyade kendilerini ön plana çıkartma çabaları,
  • Toplumsal dönüşüm ve gelişimi okuyamama, hayatın gerisinde kalma,
  • Meselelere ilkesel düzeyde yaklaşmama; siyasi, ideolojik, mezhebi ve dini ayrımcılık yapma,
  • Siyasetin güdümünde olma ve angaje oldukları partiye göre tavır alma,
  • Hayata dokunan konularda (eğitim, boşanma, dul kadınlar, vb.) zayıf

“Cemaatler biraz geride kaldılar. 2016 yılındayız, yöneticiler hep eski kuşak. Gençlere pek yol vermiyorlar.”

(Innsbruck, 33, erkek)

 “Milli Görüş, bir cami cemaati. Avrupa’daki Türklerin tamamının sorunlarını kapsayamaz, anlatamaz ve çözemez.”

(Utrecht’te yaşayan bir işletmeci)

 “Doğma büyüme Milli Görüşçüyüm. Ama artık İslami kuruluşlara ihtiyacımız yok. Yeni kuşağın ve ailenin sorunlarına çözüm üretmiyorlar. İnsanlara çözüm üretmektense kendilerini ön plana çıkarıyorlar. Tamamen eski yöntemlerle çalışıyorlar. Günümüze uymuyorlar.”

(Duisburg, 33, erkek)

 “Misvak ve abdest gibi ayrıntılara takılmak bir rahatsızlık. Ontolojiyi tartışmıyor, bunun temelini tartışmıyor, ayrıntılara boğuluyoruz.”

(Köln’de yaşayan bir araştırmacı)

 “Son yıllarda dini teşkilatlarda bir iyileşme var. Ancak geç kalındı. MG eğitim alanında iyi. Teşkilatlar arasında bölünme çok fazla. İnsanlar doğal olarak ayrışıyor. Çoğunlukla eğitime dair, sosyal ve Avrupa’ya ilişkin hususlarda farklı bakışlar var.”

(Viyana’da yaşayan bir STK yöneticisi) 

“Milli Görüşçüyüm ama artık buna ihtiyaç yok. Geçmişte misyonları vardı, artık bitti. İslam’a bir katkıları yok. İslami teşkilatlara gerek yok. İslam’ın kalesi olmasına gerek yok. Camilere elbette ihtiyaç var ama çatı örgütlere yok. Örgütler gazete peşinde hala. Onun devri bitti. Sosyal hayatta hiç yoklar. Artık demodeler.

(Duisburg, 33, erkek)

 “Cemaatler ayrımcılık yapıyor. Bir tane Kur’an, on tane mezhep var. Cemaatler çok gerekli değil.”

(Viyana, 25, erkek) 

“Dernekler dini konuda iyiler ama eğitim konusunda zayıflar. Öncelik hep cami açmak yönünde ama eğitim merkezleri yetersiz. Toplumu bir arada tutuyorlar ama kendi çocuklarımızı yetiştiremiyoruz. Entegrasyonu zorlaştırıyorlar.”

(Paris, 27, kadın) 

“Derneklere gitmeyenler kendini daha iyi geliştirebiliyor. Çünkü dernekler bir sistem geliştiremiyor. Çoğu dernek, kahvehane ve okey salonu özelliği taşıyor. Bir misyon üstlenen derneklerde ise fikir ve ideoloji tartışması yok. Bağnaz bir tarafgirlik her yanı kaplıyor.”

(Viyana’da yaşayan bir öğretim üyesi) 

“Gençlik örgütlenmelerine gittim baktım. O gençlik örgütleri bizi orada tutamazdı. Özellikle çok gezen gençleri oraya çekemezler. Çabaları ve istekleri var ama olmuyor.”

(Hamburg, 25, kadın) 

“STK’lar Türkiye’nin güdümünde, onların siyasetinin dışına çıkamıyorlar. Dolayısıyla içinde yaşadıkları topluma yabancı kalıyorlar. Mesela ‘bakıcı aile’, ‘boşanma’, ‘dul kadınlar’, ‘gençlik evleri’ gibi çok yakıcı problemleri görmüyorlar. Ciddi sorunları çözüme kavuşturamıyorlar.”

(Stuttgart’ta yaşayan bir gazeteci) 

Bir diğer grup ise, sivil toplum kuruluşlarının önemli işlevleri yerine getirdiğini belirtiyor. Buna göre, bu kuruluşlar özellikle gençlerin hukuk dışı yollara girmesini önlemede bir emniyet supabı gibi iş görüyor. Herhangi bir sosyal faaliyete giren genç ilgisini bu alana vakfediyor ve yasal olmayan işlerden elini eteğini çekiyor.

Yine bu grup; son yıllarda sivil toplum kuruluşlarının ilgi alanlarının doğru yönde geliştiğine, toplumun birincil derecede ihtiyaç duyduğu alanlarda çalışmaların yoğunlaştığına dikkat çekiyor. Eğitime daha fazla odaklanılıyor, burs veren kuruluşların sayısı artıyor, kreşler açılıyor, Türkiyeli toplumun maruz kaldığı spesifik sorunların üzerine gidiliyor. Bu da hem bu kuruluşlara olan ilgiyi artırıyor hem de bu kuruluşların toplum içindeki itibarını yükseltiyor. 

 “Özgüvenin oluşmasında STK’ların çok önemli bir yeri var. Orada alınan eğitim bizi özgüvenli kılıyor.”

(Köln, 18, erkek) 

“Bana göre iyi işler yapılıyor derneklerde. Çocuklara dilimiz, kültürümüz öğretiliyor.”

(Viyana, 33, kadın) 

“Cami dernekleri çok iyi. Küçükken orada Kur’an eğitimi almıştım.”

(Paris, 29, erkek) 

“Şu anda teşkilatların formatı çok iyi. Son 10-15 yılda çok daha iyi oldular. Eskiden böyle değildiler. Siyasal yön çok kuvvetliydi. Şu anda buradaki sorunlarla (eğitim, kültür) daha çok ilgileniyoruz.”

(Köln, 27, erkek) 

“Maddi yönden bir sıkıntımız yok, ama manevi yönden sıkıntılıyız. Cemaat bir koruyucu kalkan işlevi görüyor.”

(Berlin’de yaşayan bir taksi şoförü) 

“Dernekler çok iyi. Öğrencilerin eğitim hayatını destekliyorlar. Kreşleri var. Yardımcı oluyorlar.”

(Viyana, 19, kadın) 

“ATİB üyesiyim. Teşkilatlar bize yardımcı oluyorlar. Gençlerin de uzatılan ele uzanması lazım.”

(Köln, 24, erkek)

 STK’ların Değişen Anlamı ve Yeni Arayışlar

Sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri, kendileri ile yapılan görüşmelerde, bir değişim sürecinden geçtiklerini ifade ettiler. Yöneticilere göre, Avrupa’da gençlerin ilgisini çeken  birçok faktör var. Onların ilgisini çekmek ve bir sivil toplum kuruluşunda gönüllü olarak çalışmalarını sağlamak için değişim bir mecburiyete dönüşüyor. Değişimin birkaç boyutu var:

  • Yönetim katında gençlere artık daha çok yer ayrılıyor. Yönetimde gençlerin etkisi hissediliyor. Artık gençler karşılarında kendileriyle aynı dili konuşan, benzer şekilde giyinen yöneticiler görüyorlar.
  • Siyasi partilerin baskısı hissedilen kuruluşlar olsa da, sivil toplum çalışmalarında siyasi doz düşüyor. Onun yerine sosyal meseleler ve hizmetler ön plana çıkıyor.
  • Çalışmalarda ve hizmetlerde kullanılan dil çeşitleniyor. Sadece Türkçe değil, bulunduğu ülkeye göre Almanca, Fransızca, İngilizce de kullanıyor.

Tüm bunlar gençleri rahatlatıyor ve onların sivil toplum kapısından daha kolay geçmelerini sağlıyor.

“Gençlerin ilgisini çekmek çok zor. Onların ilgisini çekmeye gayret ediyoruz. Gençlerin ancak %20’si derneklere takılır.”

(Paris, 28, erkek)

“Milli Görüş’ün 550 Şubesi, 36 bölgesi var. Genel Merkezi Köln’de bulunuyor. Biz Milli Görüş olarak artık yoğun siyasi çalışma yapmıyoruz. Öğrenci yurtları ve kurslar açıyor, kamuoyuyla iletişim faaliyetleri yürütüyoruz. Bu çok daha önemli, çünkü Avrupa’daki her iki kişiden biri İslam’dan korkuyor.”

(Köln, 27, kadın)

  “UETD’de çalışıyorum. Sadece siyasi değiliz, sosyal hayatta da aktifiz. Kumar ve uyuşturucu büyük bir tehlike. Gençliğin %50’si uyuşturucu kullanır. Buradaki kardeşlik ortamını görünce o ortamlardan tiksiniyorlar. Topluma iyi örnek olmaya çalışıyoruz. Cinsiyetçi kalıpları yıkmaya çalışıyoruz.”

(Duisburg, 20, erkek)

Gençlere cazip kılmak için camilerin mimarisinde değişimler de görülüyor. Mesela Hollanda- Utrecht’teki Ulu Camii bunun iyi bir örneği. Hollanda’da bazı camilerde günde bir kez, bazı camilerde ise sadece Cuma günleri dışarıya ezan sesi verilebiliyor. Şehir istasyonun hemen yanı başında, çok merkezi bir konumda bulunan Utrecht Ulu Camii’nde ise günde iki kez ezan sesi dışarıya verilebiliyor. Camii, 35 yıldır hizmet ediyor ve hem mahalle sakinleriyle hem de belediye ile çok iyi ilişkilere sahip.

Altı katlı camiinin üç katını camii alanı, üç katını da müştemilat oluşturuyor. Caminin sosyal tesislerinde gençler için Türkiye Süper Ligi maçlarını takip edebilecekleri televizyon yayını, PlayStation oyun konsolları ve bilardo masaları var. Sınıflar akıllı tahta ile donatılmış, gençler burada hem din eğitimi alıyorlar, hem de ödevlerini yapıp derslerine çalışabiliyorlar. Sadece Türkiyeli çocuklar ve gençler değil, başta Fas ve Afganistan olmak üzere Müslüman ülkelerin çocukları ile Hollandalı çocuklar da camiye geliyor ve sosyal ortamdan istifade ediyorlar.

Ayrıca Müslüman olmayanlara da, ibadetlerini yapabilmelerini sağlamak için, caminin içinde bir oda ayrılmış.

Ülkeler Düzeyinde Farklılaşan Hayatlar

Türkiye kökenli bireylerin, özellikle gençlerin birbirleriyle ilişkileri ne durumda ve bunun ülkeden ülkeye anlamlı bir değişim göstermesi söz konusu mu? Genel bir gözlem; Türkiye kökenli bireylerin etnik kimlik, inanç ve siyaset üzerinden birbirinden kopuk kesimler halinde yaşadığı bir Avrupa’nın varlığına yönelik. Bu kopukluk onların -ırkçılık, ayrımcılık, siyasi temsil kaybı gibi- beraberce maruz kaldıkları en temel sorunlarla ilgili olarak dahi ortak bir tutum almalarını imkansızlaştırıyor. Bu kümeleşmeyi aşan belki çok sayıda birey var, ancak STK’ların sayısı sınırlı. Yaşanılan ülkenin kapsayıcı bir vatandaşlık veya göçmen politikasına sahip olup olmaması da Türkiye kökenli bireylerin yaşam kalitesini, aidiyet hissini ve ilişkilerini doğrudan etkiliyor. Bu bakımdan İngiltere ve İsveç gibi ülkelerin daha kapsayıcı olduğu yönünde bir algı varken, Almanya ve Fransa’nın dışlayıcı veya içine almakta isteksiz bir siyasi geleneği ve devlet politikasından şikayet ediliyor.

Bireylerin ekonomik yaşam içindeki konumlarının da bu ilişkinin niteliğinde etkili olduğu dile getiriliyor. Örneğin işçilerin yoğun olduğu Almanya’da ideoloji, etnik kimlik ve mezhep temelli ayrışmaların daha belirgin olduğu, Türkiye kökenli bireylerin birbirlerinden daha izole biçimde yaşadıkları gözlemi var. Buna karşılık, Londra’da yaşayan Türkiye kökenli insanların, politik sebeplerle göç etmiş veya radikal fikirli olanları dahil, daha çok ticari hayatı tercih ettikleri için Alevi, Sünni, Türk, Kürt, sağcı, solcu gibi ayrımları aşan yakın bir ilişki geliştirebildikleri gözlemi dile getiriliyor. “Şu caminin müteahhidi eski TKP’li” diyor, bize eşlik eden Türkiye kökenli bir kadın. Ancak dile getirilen bu gözlemlere rağmen Britanya’da Aleviler ve Sünniler arasındaki iletişim düzeyi konusunda mutlak bir iyimserlik abartılı olur. Çünkü, örneğin, bir saz kursunda çay alırken “camiden sağa dönüldüğünde…” şeklindeki bir adres tarifi üzerine “adresi de cami üzerinden veriyoruz” diye söylenerek tepki gösteren kişinin ruh hali bunu doğrulamıyor.

Kendisini “3K” (Kürt, Kızılbaş ve komünist) olarak tanımlayan orta yaşlı bir kişinin tespiti, ekonomik ilişkilerin yakınlaşmayı beraberinde getirdiği şeklinde. Yakınlaşma onu rahatsız etmiyor ama insanların maddi koşullara bağlı refleks göstermesinden duyduğu rahatsızlığın bazen olumsuz yansımalarının olduğunu ifade ediyor. Londra’daki siyah ayaklanması sırasında ellerinde sopalarla siyahlara saldıran solcu esnaftan biriyle yaptığı tartışmayı, daha doğrusu “bunu nasıl yaparsın, o da emekçi” diyerek onu nasıl azarladığını anlatıyor.

Alevi-Sünni ilişkileri konusunda en olumlu ilişki düzeyinin ise Hollanda’da olduğu dile getiriliyor ve bunun da geçmişten gelen bir kökeninden söz ediliyor. İlk işçilerin geldiği dönemlerden başlayan ve mezhep kimliğine bakılmaksızın sergilenen bir dayanışmadan söz ediliyor. “Erasmus’un ülkesi burası” diyor bize eşlik eden ve etnik ve mezhepsel çeşitliliği sergileyen bir arkadaş grubunun üyesi. Grubun diğer üyeleri de kendi içlerindeki farklı siyasi görüşlerin varlığının yeni bir durum olmadığını dile getiriyor.

Ancak derinlemesine mülakatların gerçekleştirildiği bütün ülkelerde, Aleviler ve Sünniler arasındaki iletişim düzeyi ne olursa olsun, hak talepleri söz konusu olduğunda, yaygın bir şekilde, bu talepleri haklı bulan bir yaklaşımın varlığı göze çarpıyor.

“Alevi arkadaşlarım var. Bazıları çok radikal, bazıları ile son derece iyi ilişki kuruluyor. Onlar çok rahat asimile oluyor. Tamamen Alman gibi davranıyorlar. Özellikle siyasetten uzak durumlarla çok daha rahat ilişki kuruyoruz.”

(Münih, 19, Kadın) 

“Alevi arkadaşlarım var. Dışarıdan bakıldığında Müslümanlığı çok yaşıyor görünmeseler de Müslümanlık içlerinde var.”

(Münih, 25, Kadın)

 “Aslında önemli bir kısmının Alevilikle ilgisi kalmamış diyebilirim. Dinle ilgileri kalmamış. Gerçi şimdilerde Sünniler de aynı.”

(Viyana, 28, erkek) 

Önceki kuşaklarla kıyaslandığında ayakları yere çok daha sağlam basan, anneleri ve babalarının yaşadığı kendisini ifade ve dil engeli gibi sorunları olmayan bir Türkiye kökenli gençliğin uyum ve entegrasyon konusunda çok daha avantajlı olduğu düşünülebilir. Ancak son yıllarda gelişen olumsuz bir durum bütün bu olumlu gidişatı eritme potansiyeline de sahip: Bunlardan ilki ve en önemlisi, Avrupa’da yükselen yabancı düşmanlığı, İslamofobi, İslam düşmanlığı ve Türk düşmanlığı eğilimi. Son bir yıl içinde istatistiklere yansıyan oranlar, herhangi bir demokratik hukuk devletinde rastlanmayacak değerlere tekabül ediyor. Irkçı ve ayrımcı sosyal tutumlar artarken, bu eğilimdeki siyasi temsil ve parti politikalarına yansıyan dışlayıcı öneriler eskisi kadar yadırganmıyor.

Bütün olumsuzluklara rağmen, artıları ve eksileriyle hem yeni kuşağın içinde bulunduğu sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel şartlar hem de o kuşağın içindeki bireylerin kendilerine ilişkin algıları göz önüne alındığında, gelecek adına umutlu olmak mümkün görünüyor.

Seçenekleri sadece doğup büyüdüğü Avrupa ülkesiyle sınırlı olmayan ama ayrımcılığa ve hak ihlallerine maruz kalmadığı ölçüde o ülkede yaşamaktan mutluluk duyan daha özgüvenli bir kuşak var. Umutlu olmayı mümkün kılan faktörlerin sayısı ise tersine göre daha fazla. Ancak uzun vadede hangilerinin belirleyici olacağını faktörlerin sayısı değil, birinin veya birkaçının ağırlığı belirleyecek.

Özgüvenin bir parçası olarak “Güçlenen Türkiye” imajından da söz etmek gerek. Avrupa’da doğmuş, büyümüş, orada yaşayan gençlerin geleceğe ilişkin bakışlarını belirleyen faktörlerden biri de elbette Türkiye algısı ve  Türkiye’deki  gelişmeler.  “Güçlenen  Türkiye” imajı Türkiye kökenli gençlerin özgüvenini artırdığı gibi, Türkiye’nin “bir gün dönülebilecek çekici bir alternatif” olarak belirginleşmesi, seçeneklerinin çoğaldığı hissini vererek bu güveni pekiştiriyor. Münih’te yaşayan ve meslek okulunun 11. Sınıfında okuyan 16 yaşındaki genç için bu gelişme ve kalkınma Erdoğan ile özdeş. “Ben AKP’ciyim, Erdoğan’ı tutuyorum ama niye tutuyorum? Beş senedir Türkiye’ye gidiyoruz, Türkiye’nin yollarını düzeltti, Türkiye için çok şey yaptı” diyor.

“Ak Parti hükümete geldiğinden beri Almanya’nın bizi fark ettiğini gördüm. Bir tür kıskançlık durumu oldu. Çifte vatandaşlık [meselesindeki] gibi.”

(Köln, 25, kadın) 

“Elhamdülillah, şimdiki yönetim, başta olanlar bizi kalkındırdılar. Almanlar önce gülüyorlardı, şimdi ciddiye alıyorlar.”

(Münih, 20, Kadın)

Bununla beraber, geri dönüşü ciddi bir biçimde gündemine alanlar da var. “Artık tersine göç var” diyor, Münih’te üniversiteye gitme sürecinde olan 20 yaşındaki genç kız. “Bizim çoğu komşularımız gitti, çocukları da orada [Türkiye] yaşamaya başladı. Ben de öyle düşünüyorum, burada tahsilimi alıp Türkiye’ye yerleşmeyi. Nevşehir’e gitsem canım sıkılır, bunun içine Kayseri de girer.” 

“Biz ne Türk’üz, ne Alman’ız. Geleceğimi de burada görüyorum.

(Köln, 25, kadın)

 “Burada dükkan açıp aşçılık yapmayı düşünüyorum. Dükkanı işleteyim, Türkiye’ye belki göç ederim.

(Köln, 18, Erkek)

 “Benim en çok istediğim, kapalı [başörtülü] çalışabilmek. Elime işimi alabilmek, ailem başımda olsun.”

(Köln 8)

 “Görünür gelecekte Avusturya’da yaşayacağım. Bize karşı önyargıları düzeltmek istiyorum.”

(Viyana, 23, Erkek)

Siyasete Bakış

Avrupa’da görüşme yapılan gençlerin çok büyük bir bölümü, herhangi bir siyasi partiye üye olmadıklarını ifade ediyorlar. Gençlerin siyasi ya da sosyal örgütlenmelere katılma oranlarında genel olarak bir düşüş var. Bu düşüş, siyasi partiler özelinde azami boyutlarda seyrediyor.

Gençler belli bir hiyerarşi içeren teşkilatlara girmekten imtina ediyorlar. Bunun yerine, kimi kendi başına birtakım aktiviteler yapıyor, kimi bir üyelik bağlantısı içine girmeden gönüllü olarak çalışıyor, kimi de alt-üst ilişkisi bulunmayan ve son derece esnek bir görünüm arz eden yapıların içinde yer almayı tercih ediyor.

“Herhangi bir örgüte üyeliğim yok. Olaylara kuşbakışı bakmayı seviyorum. Parti ve örgüt, insanı ve arkadaşlığı yıpratıyor.”

(Duisburg, 25, erkek) 

“Oy kullanıyorum. Ama seçimlerde öyle aşırı bir şekilde destekleyeceğim bir parti yok.”

(Lyon, 21, kadın)

“Herhangi bir parti veya kuruma üyeliğim yok. Üyelik tehlikeli bir şey. Çünkü dernek yanlış yaptığında bütün üyelerin başı yanıyor.”

(Münih, 19, kadın) 

“Çok düşündüm ama siyasi partiye üye olmadım. Yeşiller’i düşündüm ama sonradan vazgeçtim. Çünkü onları da çifte standartlı görmeye başladım. Kendi görüşlerine yakın olanları tercih ediyorlar. Girsem orada çok yol kat edemeyeceğimi düşündüm.

(Hamburg, 21, Erkek) 

“Apolitik bir derneğe üyeyim. Siyasi olan gençler arasında kavga var. Kutuplaşma çok fazla.”

(Paris, 22, kadın)

 “Siyasetten nefret ediyorum. Babam siyaset yüzünden bizi ihmal etti. O nedenle siyaseti sevmiyorum.”

(Innsbruck, 20, kadın) 

“Herhangi bir örgüte üye değilim. Dernekler ayrımcılığa yol açıyor. Üyesi olduğun yerin fikirlerini alıp diğerlerini dışlıyorsun. Cemaatler senin bireyliğini öldürüyor.”

(Hamburg, 25, erkek) 

“Tüm dernekleri ve cemaatleri gezdim. Hiçbiri beni tatmin etmedi, ne siyasi partiler, ne de cami dernekleri. Samimiyet yok, menfaat var. Bana uymadı.”

(Innsbruck, 27, erkek) 

Gençlerin siyasi partilere üye olmakta çok istekli olmamalarına karşın, siyasete ilgilerinde belli bir yükseliş var. Bunun da en önemli nedeni, yurt dışındaki vatandaşlara yaşadıkları ülkelerde oy verebilme olanağının tanınmış olması. 1995 yılında Anayasanın 67. Maddesine yapılan ilaveyle, yurt dışındaki vatandaşlar oy kullanabilme hakkına kavuştu. Ancak oy kullanmanın sadece gümrük kapılarında mümkün olması, yurt dışında yaşayan vatandaşların siyasi katılımının çok düşük seviyelerde seyretmesine yol açtı. Mesela 12 Haziran 2011 genel seçimlerinde, 2.568.979 kayıtlı seçmenin yalnızca 129.283’ü gümrük kapılarında oy kullandı ve katılım oranı % 5’de kaldı.

2012 yılında, yurt dışındaki vatandaşların yaşadıkları ülkelerde oy verebilmelerini sağlayan bir yasal değişiklik gerçekleştirildi. Vatandaşa kolaylık getiren bu değişiklik sayesinde seçimlere olan ilgi de, katılım da arttı. Misal 1 Kasım 2015 seçimlerinde 2.899.069 kayıtlı seçmenden 1.159.871’i sandıkların başına gitti. Seçime katılım oranı da % 40 oldu.

Yurt dışında sandıkların kurulmasıyla birlikte siyasi partiler buraya daha fazla alaka göstermek mecburiyetinde kaldı. Artık siyasi partiler genel seçimlerde sadece ülke içinde değil, ülke dışında da bir kampanya yürütüyorlar. Seçim vaatlerinde yurt dışında yaşayanların taleplerini de gözetiyorlar. Bu ülkelerde yaşayan, buralarda doğmuş, büyümüş vatandaşlardan aday gösteriyorlar. Bütün siyasi liderler seçim dönemlerinde en az bir kere yurt dışına çıkıyor, vatandaşlarla bir araya geliyorlar.

Siyasetle eskisine nazaran daha fazla içli dışlı olmaları, yurt dışındaki vatandaşların talep portföyünü de genişletiyor. Hem yaşadıkları ülkenin hem de Türkiye’nin politikaları daha ciddi ele alınıyor. Daha kapsayıcı ve yaşamın farklı alanlarını kuşatan istekler dile getiriliyor. Yalnızca Türkiye’de değil, yaşadıkları ülkelerde de kendi hayatlarının standartlarını yükseltecek planlar- programlar yapılması bekleniyor. Avrupa kökenli milletvekillerinin sayısının artmasına büyük bir önem atfediliyor; bunun kendi seslerinin duyurulmasına katkıda bulunacağı düşünülüyor.

“Hükümetin bakışında sorun var.  Nüfusa bakarsanız Avrupa’nın parlamentoda en az  17 vekil ile temsil edilmesi gerekiyor, ancak sadece bir vekil var.”

(Münih’te yaşayan bir siyasetçi) 

“Memlekete pamuk ipliğiyle bağlı bir kesim var. Çünkü konsoloslukta hep zulüm görmüş. Devletin hep soğuk suratıyla karşılaşmış. Kapıkule’den başlamak üzere her yerde ve sürekli mağdur edilmiş.”

(Münih’te yaşayan bir eğitimci) 

“Burada çok uzun bir süre devlet hiçbir faaliyette bulunmamış. Devletin yapması gereken ne varsa onları halk yapmış.”

(Viyana’da yaşayan bir işadamı) 

“Sembol siyasetinden vazgeçilmeli. Buraya dair gerçek bir siyaset yok. Burayı düşünüp buraya uygun bir siyaset üretilmeli. Kültürel işbirliği anlaşması yok, Türkçe geliştirme programı yok, yabancılara hitap eden bir program yok…”

(Köln’de yaşayan bir araştırmacı) 

Ancak oy verme yöntemindeki değişikliğin, Türkiye’deki siyasi tartışmaların olduğu gibi yaşanılan ülkeye aktarılması gibi de bir sakıncası var. Böylece Türkiye’deki siyasi gerilimler Avrupa’da yaşayan vatandaşlara sirayet ediyor. “Türk-Kürt ayrımı burada doğup büyümüş insanlar arasında yok” diyor Londra’da yaşayan bir doktora öğrencisi, “Maddiyatta birler.   İşçi Partisine her iki kesim de oy veriyor.” Ama Türkiye’de doğup büyümüş olanlar açısından gerilimli bir durumdan söz ediyor: “Tansiyon, konuşmalar arasında ortaya  ıkabiliyor.Türkiye’deki siyasi kutuplaşma buraya da yansıyor.” 

Söz konusu herhangi bir mevzuda, destekledikleri partinin pozisyonunu olduğu gibi benimseme ve diğer partileri destekleyenlerin karşısına dikilme tavrı yaygınlaşıyor. İktidar partisine oy verenler her koşulda iktidarın arkasında dururlarken, muhalefete oy verenler ise iktidar karşıtlığını buraya da taşıyorlar.

Avrupa Siyasetine Bakış

Yaşanılan ülkelerdeki siyasi partilerden uzak durma eğilimi birkaç nedene bağlanabilir: İlki, gençlerin ailelerinin siyasetle irtibatlarının çok zayıf olması. Elbette ailelerin siyasi ilgisi de, sempati duydukları partiler de var. Ancak ilgi ve sempati, genelde bir partinin içinde aktif çalışmaya dönüşmüyor, uzaktan destek ve oy vermeyle kısıtlı kalıyor.

İkincisi, aileler, çocuklarının siyasi partilere girmeleri halinde geleceklerinin bundan olumsuz etkileneceğini düşünüyor. Onlara göre, etkin siyasi faaliyetler devlet tarafından kayıt altına alınıyor ve ileride çocuklarının önüne çıkarılıyor. Siyasi yönüyle maruf olmak, hem okul hem de iş hayatlarında çocukların önüne bir sürü engel çıkarıyor ve onların hedeflerine ulaşmalarını zorlaştırıyor. Dolayısıyla siyaset tehlikeli bir alan olarak görülüyor.

Üçüncüsü Türkiye siyasetine daha fazla duyarlı olma hali. Bunun da kabaca üç sonuç doğurduğu söylenebilir:

  • Bütün dikkatler Türkiye siyasetine odaklandığından yaşanılan ülkelerdeki gelişmeler yeterince ilgi gösterilemiyor ve bunlara gerektiği gibi müdahalede bulunulamıyor.
  • Politik damgalamalar arttıkça yurt dışındaki vatandaşlar arasındaki bağlar güçsüzleşiyor ve tansiyon artıyor.
  • Yaşanılan ülkelerde kendi hayatlarına doğrudan etki edecek gelişmelere ortak hukuki ve siyasi tavır geliştirme potansiyeli zayıflıyor.

Dördüncüsü ve belki de en önemlisi, gençlerin kendi tasavvurlarını yansıtan bir partinin olmadığına dair kanaatleri. Gençlere göre, kendilerine, bağlanma hevesi oluşturacak   kadar yakın hissettikleri bir parti yok. Ayrıca onları belli bir kalıba sokan partili kimliği, hem arkadaşlık ilişkilerini hırpalıyor hem de kendi gelişimlerini sekteye vuruyor.

Siyasi Katılım Sorunu

Türkiye kökenli bireylerin siyasete ilişkin tutumları ve siyasete katılma düzeyleri, Avrupa’daki genel siyasi atmosferden doğrudan etkileniyor. En önemli sorun, mevcut siyasi partilerin Türkiye kökenli bireyler için yeterince kuşatıcı olmaması. Bu durum özellikle Türkiye kökenli merkez sağ, muhafazakar ve dindar seçmen için ciddi bir sorun oluşturuyor. Avrupa siyasetindeki ve medyasındaki “Türkiye karşıtı” yaklaşıma uyum göstermeyi reddedenlere partilerin adaylık teklif etmedikleri; Ermeni soykırımı, Kürt ve Alevi meseleleri konularında egemen yaklaşımı paylaşmayanlara siyaset kanallarının açılmadığı ve bu soruna ilişkin olarak sağ ve sol partiler arasında anlamlı bir farkın olmadığı genel bir şikayet konusu olarak belirginleşiyor. Bir tür “makbul Türk” olmaya zorlanma hali bu. “Siyasi parti içinde yükselmek istediğiniz zaman böyle oluyor” diyor, Hamburg’da yaşayan 28 yaşındaki bir mühendis. Berlin’de yaşayan orta yaşlı bir işadamı da siyaseti sevdiğini ama kendisine “sen bizim istediğimiz Türk değilsin” dendiğini ve eşi Alman olan Türkiye kökenli bir kadının tepeden getirilip bakan yapıldığını anlatıyor. Bu algı, Türkiye kökenli bireylerin çoğunluğu açısından bir temsil kaybı ve siyasetten uzaklaşma sorununu da beraberinde getiriyor.

Bir diğer dışlanma gerekçesi olarak, Ermeni Soykırımı’nın tarihi bir gerçek olduğu yönünde düşünce belirtmeye zorlanmak dile getiriliyor. Bu konuda suskun kalarak devam etmek çoğu kez mümkün değil ve bu aynı zamanda bir dışlama kriterine de dönüşüyor. Eskiden ağırlıklı olarak sol partilere oy veren seçmenlerden, yeni durumda bu partiler içinde “Türklere karşı” onların da aynı problemli tutumu izlemeleri nedeniyle soğuduklarını ifade edenler de mevcut. Onların seçtikleri Türkiye kökenli bireylerin kendilerini temsil etmediğini belirtenler var. “İlk oy verme zamanı hep Yeşiller’i seçerdim. Şimdi soğudum. Cem Özdemir’le kendimi hiçbir şekilde bağdaştıramıyorum” diyor, Köln’de yaşayan 24 yaşındaki üniversite öğrencisi. Amsterdam’da yaşayan ve üniversiteye hazırlanan meslek okulu öğrencisi de artık sol partilerin “yabancıları” daha çok düşündüğü kanısında değil ve “çoğu Türk solcu partilere oy veriyor, ki ben onu da anlamıyorum” diyor.

“Partiye üye olmayı her zaman düşünmüşümdür. Ama partiye üye olduktan sonra bile yabancı hissediyorsanız bir anlamı kalmıyor.”

(Hamburg, 34, erkek) 

“Çok yakından izlemiyorum. Çünkü hepimiz biliyoruz ki temel konuları kimse değiştiremez. Yeşiller, sosyal demokratlar, Hıristiyan demokratlar arasında büyük bir fark yok.”

(Berlin, 27, Erkek) 

Türkiye kökenli seçmenler için siyasi kanallardaki daralma duygusu, siyasetçileri ve siyaset yapmak isteyenleri de etkiliyor. Bu etki, muhafazakar sağ ana kütleyi temsil eden seçmenler ve siyasetçi adayları için olduğu kadar, daha önce sol partilerde siyaset yapanları da kuşatıyor. Amsterdam’da pastane işleten 28 yaşındaki bir girişimci, İşçi Partisi üyesi iken partilerinden ihraç edilen Türkiye kökenli iki milletvekilinin durumunu örnek veriyor:

“DENK (Düşün) Partisinin üyeleri Tunahan Kuzu ve Selçuk Öztürk, önce İşçi Partisindendi. Daha öncekiler Ermeni meselesinden atıldılar. Bunlar da sosyal politikalardan birisinde aynı fikirde olmadıklarını söylediler, azınlıklarla, yabancılarla ilgili, atıldılar.” 4

 Bu algıyı kısmen veya tamamen paylaşmasına rağmen siyasete katılmak gerektiğini düşünenler ve siyasete, oy verme veya parti üyeliği gibi biçimlerde katılanlar da var. “İzliyorum ve oy kullanıyorum” diyor Lyon’da yaşayan 21 yaşındaki üniversite öğrencisi genç kız. Ve neden eleştirilere rağmen sağ partiyi tercih ettiğini şöyle açıklıyor:

“Buradaki Cumhuriyetçi Parti’nin gençlik kollarındayım. Burada olup neden sosyalistlere katılmadığımı soruyorlar. Ben gelecekte cumhuriyetçilerin yöneteceğini düşünüyorum. İdeolojisi de bana yakın. Bazıları inanmıyor ama Türkiye’de sağcıysan Fransa’da da sağcısındır. Açıkçası buradaki sosyalistlerin daha ikiyüzlü olduğunu düşünüyorum.”

4 Konuyla ilgili bir haber için bkz: “Hollanda’da Türk kökenli iki milletvekili yeni siyasi hareket kurdu” http://www.turkinfo.nl/guncel/denk-dusun/194/

Avrupa’dan Türkiye’ye Bakış
Türkiye Algısı

“Die Zeit’i takip ederim. Bir filtre var. Genelde Türkiye ve Ortadoğu olumsuz haberlerle veriliyor.”

Hamburg, 27 yaşında, Erkek 

Türkiye kökenli gençlerin yaygın biçimde ortak paydalarından biri; hangi konumda olurlarsa olsunlar bir şekilde Türkiye ile ilgili olmaları, oradaki gelişmeleri az veya çok takip etmeleri ve orada olup bitenlere kayıtsız kalmamaları. Bu, sadece onların tercih ettiği veya kökenlerinden dolayı ilgi duydukları bir konu değil; kimlikleri dolayısıyla Türkiye onları, ailelerini, imajlarını    ve kısacası tüm hayatlarını etkiliyor. Çoğu kez yaşadıkları ülkedeki medya, gündemlerine Türkiye’yi sokuyor; kamuoyu, arkadaş çevreleri veya okulda öğretmenleri, onlara gelişmelere bağlı olarak Türkiye ile ilgili konularda sorular soruyorlar veya onlarla tartışıyorlar. Bu anlamda Türkiye gençlere sıkça hatırlatılıyor.

“Türkiye’deki olaylar bizim psikolojimizi doğrudan etkiliyor.”

(Viyana, 29, erkek) 

“Türkiye ne kadar güçlü olursa bizim rahatımız da o kadar iyi olur.”

(Duisburg, 31, erkek) 

“Türkiye iyi oldukça bizim özgüvenimiz artıyor.”

(Viyana, 25, erkek) 

“Türkiye ile ilgili haberleri bilerek izlemiyorum. Çok acı verici. Psikolojinizi bozuyor.”

(Londra, 29, erkek)

 “Ülkemizin büyümesinden gurur duyuyorum. Eskiden bizi Fas ve Cezayir gibi görüyorlardı. Şimdi güçlü bir devletiz. Bu gurur verici.”

(Rouen, 21, erkek) 

“Hollanda medyasında Türkiye olumlu anılmaz.”

(Amsterdam, 17, erkek)

“Alman medyasını okuyorum. Çok önyargılılar. Normal bir yazıda bile bu önyargıyı görebilirsiniz. Eskiden sadece Türklerle, şimdi ise İslamla ilgili olumsuz yazılar var.”

(Hamburg, 24, kadın)

Gençlerin önemli bir bölümü, Türkiye ile ilgili haberleri Facebook ve diğer sosyal medya mecralarından takip ediyor. Evlerde Türk televizyon kanalları izleniyor ve çok daha az olmakla beraber gazeteler de internetten takip ediliyor.

Avrupa basınının haberlerine güvensizlik konusunda adeta yüksek bir mutabakat var. Başta Almanya medyası olmak üzere Avrupa’da görüşülen gençlerin ezici birçoğunluğunun gözünde medya izah edilemez bir tarafgirlik arz ediyor. Onlar için medyanın bu işlevi, yaşadıkları ülkenin Türkiye’ye karşı bariz bir önyargı içinde olduğunun kanıtı. Türkiye’yi hep kötü gördüğü ve gösterdiği şeklindeki izlenimlerinin sebebi de esas olarak bu. Fransa veya Hollanda’da sorduğunuzda da aldığınız cevaplar değişmiyor: tarafgirlik, önyargı, Türkiye’ye düşmanca yaklaşım ve ondan hep kötü bahsetme ortak şikayetler. “Hollanda basınında Türkiye’nin kötü bir imajı var” diyor Amsterdam’da yaşayan 28 yaşındaki bilgisayar mühendisi. Türkiye ile ilgili haberleri Googlenews.com’dan izlediğini ve Sözcü dışındaki tüm gazeteleri sildiğini belirten Hamburglu 28 yaşındaki mühendis de Erdoğan’ı “dışlayıcı” olmakla eleştirmekle birlikte, Almanya medyasının Türkiye ile ilgili haberlerinden duyduğu rahatsızlığı şöyle dile getiriyor:

“Türkiye her zaman kötüdür. Tespit ettikleri konular bazen doğru oluyor ama her yönüyle de değil. Objektif olduğuna inanmıyorum.”

(Hamburg, 28, erkek) 

“Hollanda medyası Erdoğan’ı çok kötülüyor” diyor.

(Deventer, 22, kadın) 

Medyanın Türkiye ile ilgili haberlerini objektif bulduğunu söyleyen yok. Türkiye için kötü yazılmasının artık gözüne normal göründüğünden şöyle söz ediyor Köln’de yaşayan 24 yaşındaki üniversite öğrencisi bir genç kız: “Tarafsız değil, hep Türkiye karşıtı haberler. Bir objektif haber yaptığını görmedim. Bizim ofise Focus gelir, hep İslam karşıtı, Türkiye karşıtı haber koyuyorlar en başa. Ama alıştık, normal geliyor bana Türkiye hakkında kötü yazmaları.” 

Lahey’de yaşayan, kendisini “Hollandalı bir Kürt” olarak tanımlayan ve çok-kültürlü bir öğrenci derneğinin başkanlığını da yürüten” 21 yaşındaki erkek üniversite öğrencisi de bu geniş mutabakata şu sözlerle katkıda bulunuyor: “Hollanda medyasının Türkiye algısı negatif. Ustaca bir şekilde halkı Türkiye aleyhtarı yapıyorlar.” 

Siyasete Bakış

Gençlerin önemli bir bölümü, Türkiye’deki genel siyasi durum ve tartışmalardan haberdar olmasa ve ayrıntıları çok iyi bilmese bile, genel olarak Türkiye’nin siyasi gündemine ilgi duyuyor. Somut ve spesifik bir konuda fikri olmayanların bile bu anlamda Türkiye siyasi gündeminden tamamen kopuk olmadıkları verdikleri cevaplarından anlaşılabiliyor.

Bazıları Türkiye’de genel olarak işlerin yolunda gittiğini, Türkiye’nin güçlendiğini düşünüyor; bazıları ise Türkiye’nin kötüye gittiğini ve gerilediğini. Genellikle bu iki farklı algı, sağ ve sol siyasi ideolojiye sahip olmaktan bağımsız gelişmiyor. Sünni ve Alevi kimliklerine sahip olmak, Türkiye’de her şeyin iyiye veya her şeyin kötüye gittiğine kuşku duymaksızın inanmak için yeterli olabiliyor.

“Geçen sefer akıllansın diye [Ak Parti’ye oy] vermemiştim ama bu sefer durum karman çorman dedik verdik. Birçok MHP’li arkadaş da öyle yaptı.”

(Duisburg, 26, erkek)

“Büyükler adapte olamadığı için küçükler tamamen İngiliz tarzına adapte oluyorlar” “Kürtleri temsil eden ama Türkiye’ye bağlı bir hareket lazım”

Londra’da 32 yaşındaki kolej mezunu Maraşlı market sahibiyle konuşuyoruz.

Maraş’ta muhtar olan babası PKK baskısından dolayı Londra’ya gelmek durumunda kalmış. Londra’da yaşamaktan memnun. Türkiye ile bağları hiç kopmamış ama oraya gittiğinde İngiltere’yi özlüyor. O da artık tatil dendiğinde aklına sadece Türkiye gelmeyenlerden.

Türkiye’yi, İstanbul’u çok seviyor, ama dünyayı gezmeyi de seviyor. Maldivler’den, Fas’tan söz ediyor.

Çalışmaktan artakalan zamanlarını UETD’de geçiriyor. Sosyal faaliyetlere önem veriyor, özellikle çocuklar için bir şeyler yapmayı önemsiyor. Ama seslerinin parlamentoda duyulmadığından şikayetçi.

Onunla terör, islamofobi, Kürt meselesi ve Alevi meselesi üzerine konuşuyoruz. İşte onlardan birer kesit:

“Ankara’daki patlama beni çok korkuttu. Türkiye’nin, çok şükür, iyi bir cumhurbaşkanı var ve o da işini biliyordur diye düşünüyorum.”

(Berlin, 15, erkek) 

İlgi düzeyleri ne olursa olsun, özgürlükçü bir perspektif gençlerin büyük bir çoğunluğunun Türkiye siyasetindeki tartışmalı gündem konularına ilişkin yaklaşımlarında belirgin bir şekilde etkisini hissettiriyor. Bunda Türkiye’nin meselelerine görece dıştan bakmanın, kendi durumuyla kıyas yapmanın, empatinin ve azınlıkta kalmış olmaya ilişkin tecrübelerin etkili olduğu düşünülebilir.

İki önemli sorun alanında, Kürt meselesi ve Alevi meselesi konusunda, dile getirilen fikirler ve yorumların makul bir tartışma zemini ve serbestiyi önceleyen biçimde olmasının böyle bir açıklaması olabilir.

Kürt Meselesi ve Çözüm Süreci

Gençlerin çok büyük bir bölümü çözüm sürecine olumlu bakıyor; en azından sürecin denenmesi gerektiğini düşünüyor. Bunun bir hata olduğu fikrini taşıyanlar azınlıkta kalıyor. Bunun, sürecin kesintiye uğradığı veya bittiği bir dönemde dile getiriliyor olması da önemli. Bu durum, tek başına güncel siyasi gelişmelerle şekillenmeyen yerleşik bir kanaatin varlığını ve sürece atfedilen değeri gösteriyor.

Viyana’da yaşayan lise mezunu bir taksi şoförü, “süreci olumlu buluyorum, hiçbir meseleyi vurmakla, kırmakla, dövmekle çözemezsiniz” diyor. Aynı şehirde İlahiyat fakültesinde okuyan 24 yaşındaki genç de aynı fikirde. “Fesat hep olacak, buna kanıp kanmadığın önemli” diyor ve “Kürtleri kazandık bu süreç sayesinde” diye ekliyor. Duisburg’da yaşayan 31 yaşındaki UETD üyesi bilgisayar mühendisi de “Bence sürece dönülmeli. Herkesin isteklerinin karşılanması gerekiyor. Sadece Aleviler ve Kürtler değil. Lazlara, Çerkezlere de kulak verilmeli” diyenlerden.

“Büyükler adapte olamadığı için küçükler tamamen İngiliz tarzına adapte oluyorlar”

“Kürtleri temsil eden ama Türkiye’ye bağlı bir hareket lazım”

Londra’da 32 yaşındaki kolej mezunu Maraşlı market sahibiyle konuşuyoruz.

Maraş’ta muhtar olan babası PKK baskısından dolayı Londra’ya gelmek durumunda kalmış. Londra’da yaşamaktan memnun. Türkiye ile bağları hiç kopmamış ama oraya gittiğinde İngiltere’yi özlüyor. O da artık tatil dendiğinde aklına sadece Türkiye gelmeyenlerden. Türkiye’yi, İstanbul’u çok seviyor, ama dünyayı gezmeyi de seviyor. Maldivler’den, Fas’tan söz ediyor.

Çalışmaktan artakalan zamanlarını UETD’de geçiriyor. Sosyal faaliyetlere önem veriyor, özellikle çocuklar için bir şeyler yapmayı önemsiyor. Ama seslerinin parlamentoda duyulmadığından şikayetçi.

Onunla terör, islamofobi, Kürt meselesi ve Alevi meselesi üzerine konuşuyoruz. İşte onlardan birer kesit:

Medya, terör ve Müslümanlar?
“Şahsi olarak tanıyorlarsa sorun yok, ama sizi şahsen tanımıyorlarsa potansiyel terörist olarak görme ihtimalleri oluyor.”

Türk, Kürt, Türkiyeli kavramları?
“Ben Kürt’üm, aslen Kürt’üm. Ama kendime Türk demekte de bir sorun görmüyorum. TC vatandaşı daha kabul edilebilir geliyor bana. Benim eşim de Türk. Burada doğan etnik kökenli herkese British denir, İngiliz denmez.”

Adaptasyon?
“Köyden geldik, hem o tarafı hem de bu tarafı yaşamaktan dolayı boşluğa düştük. Yönlendirme yoktu, kimse bilmiyordu. Yanlışlar yaptık.”

 Çözüm Süreci?
Devlet tamamen haklı. Devletin iyi niyetini suiistimal ederek, Kürtleri hiçbir şekilde temsil etmeyen lanet olası bir örgüt [barışı/süreci] bozdu.

Tekrar denenmeli mi?
“İnşallah, biz de isteriz, ama Kürt’ü temsil eden bir parti lazım, terörü temsil eden bir partiyle olmaz. Yeni bir parti, yeni bir hareket, Kürtleri temsil eden ama Türkiye’ye bağlı bir hareket lazım.” 

Alevi-Sünni ilişkileri?
“Aleviliği Sünniliği burada öğrendik. İlk gelenlerin çoğu Aleviydi. Ben Aleviliğin gerçek manada ne olduğunu bilmiyordum, soruyordum: Dedeniz size nereden vaaz veriyor? Kurandan. ‘O zaman biriz’ dedim. Zaman içinde kutuplaştık. Biz kendimizi ifade edemedik. Şu anda Sünnilik, Alevilik konuşamayız, bir perde çekilmiş. Oysa onlar da bilmiyor Aleviliğin ne olduğunu. Türkiye’de bu olaylar, maalesef eskiden olan o hadiseler, aileler kutuplaştırıyor çocukları.”

 Zorunlu din dersi ve cemevlerine ibadethane statüsü?
“Türkiye’de zorunlu din dersi var mı bilmiyorum, varsa yanlış. Alevilerin çok basit talepleri var, bunların karşılanması lazım. Eğer ibadet değilse günahları boyunlarına, ama devletin eşit durması lazım.”

 Türkiye’ye dönüş?
“Hayalim Türkiye’ye dönmek ama buraya o kadar alışmışız ki, Türkiye’ye gittiğimde buraya dönmeyi özlüyorum. Türkiye’de güzel bir gelişme var, eğer hayatı kolaylaştıracak uygulamalar yerleşirse o zaman olur.”

 “Başka bir çözüm olabilir diye düşünüyorum. Savaş çözüm değil” diyor İsveç’te konuştuğumuz 22 yaşındaki ekonomi okuyan genç kadın, “turizmi etkiliyor, ekonomiyi etkiliyor; bizi etkiliyor yani, burada yaşayanları” diyor. Üç kişilik bir tartışma grubunda Çözüm Süreci’nin yeniden başlayıp başlamaması gerektiği konusunda konuşuyoruz. 25 Yaşındaki bir genç, Çözüm için tekrar işe başlanması gerektiğini düşünüyor. Yanındaki arkadaşı aynı fikirde değil. “Terör yeniden başladığına göre iyi bir çözüm olmadığı açık” diyor. Sürecin yürütülüş biçiminden şikayetçi olduğunu ifade ediyor: “Yeniden savaş gibi bir durum ortaya çıktı. Çok şehit verdik. Keşke başka şekilde çözülebilseydi. Demek ki anlaşma çok sağlam değilmiş.” Ama “yeniden denenmeli mi?” sorusuna gelindiğinde o da “denenebilir tabii” cevabını veriyor.

Londra’da 23 Nisan kutlamaları çerçevesinde çocuklar için düzenlenen bir eğlence programında gençlerle konuşuyoruz. Üniversite mezunu ve ailesiyle beraber fastfood işi yapan 26 yaşındaki bir genç, Çözüm Sürecini önemsediğini, ama karşı tarafın bunu kötüye kullandığını ve tekrar denenecekse bunun şartları olduğunu düşünüyor. “İsteriz ama bazı şartlarda” diyor, “siz çözüme başlayın, biz silah bırakırız, olmaz. Önce silah bırakmalılar, sonra başlamalı.”

“Çözüm Süreci berbat bir şeydi. Terörle müzakere eden tek ülkeyiz. Zalime merhamet edilmez. Terör konusunda 10 yıl geriledik. Dağda silahlı sayısı arttı” diyor Paris’te yaşayan 18 yaşındaki lise son sınıf öğrencisi erkek. Aynı şehirde yaşayan ve Vatan Partisi’ni destekleyen 20 yaşındaki üniversite öğrencisi de onunla aynı fikirde: “Erdoğan ‘dağdan inin’ dedi, evleri cephanelik yaptılar’ diyor ve Erdoğan’a tepkisi olduğunu söylüyor.

PKK’ya güvenilemeyeceğini ve dolayısıyla bir daha denenmemesini dile getirenler de var. “Sürecin yanlış olduğunu düşünüyordum. Karşıydım, şimdi de karşıyım. Sürecin yeniden başlamasını istemiyorum” diyor Lahey’de vergi dairesinde çalışan 23 yaşındaki bir genç kız.

“Avantajı ve dezavantajı oldu. Yapmadan bilemezdik, yapınca da ‘niye yaptık’ oldu. Aslında daha iyi bir sonuç alabilirdik. ‘Kısmet olmadı’ mı diyeceğiz, yoksa ‘kısmet etmediler’ mi? Yapmasak niye yapmadık diyecektik.”

(Viyana, 21, erkek)

“Çözüm Süreci’nin sadece adı var. Gerçekten çözüm süreci olsaydı kimse karşı çıkmazdı. Dağdan indiler, devleti zarar içine soktular. Göz göre göre kandırıldık mı? Devlet öyle diyor.”

(Viyana, 26, erkek)

“İnsan konulacaksa, çözüm bulacaksa düşmanıyla konuşmalı. Zamanında Erdoğan’ın çok kınandığını gördük. Ama çözüm, düşmanları öldürmek olmaz; onların da çocukları var, onlara intikam duygusu vermiş oluruz. Erdoğan doğru yaptı. Ben rahat konuşuyorum ama annem-babam öldürülmüş olsaydı, böyle konuşmazdım. Kardeşiniz öldürülmüş, siz mi barış isteyeceksiniz? Sizin isteyeceğiniz tek şey intikamdır. Ama o çatışmanın içinde olmayanlar barış istemeli.”

(Paris, 27 yaşında, Erkek) 

Paris’te yaşayan ve İslam felsefesi alanında yüksek lisans yapan 26 yaşındaki genç, Türkiye’nin yeni bir siyasi dil üretmesi gerektiğini düşünüyor. “Aslında çok uzun zamandır dünyada böyle bir şey var ama görebildiğim kadarıyla biz henüz siyasi bir model, dil, teori üretemedik” diyor.

Alevi Meselesi, Cemevleri ve Zorunlu Din Dersi

Alevi meselesi, inanç ve mezhep konularında Türkiye’deki duygu, kanaat ve tartışmalar, benzer biçimde Avrupa’da da devam ediyor. Alevilik veya Sünnilik birlikte çalışmaya ve arkadaş olmaya engel değil; ama özellikle Türkiye’deki siyasi gerilim ve ayrışmalar, mezhep farkıyla birleştiğinde ilişkilerin zedelenmesi gibi bir durumu da beraberinde getirebiliyor.

Çoğu kez “sağcı ya da solcu olmak” veya “Ak Partili ya  da  CHP’li  olmak”,  “Erdoğan sempatisi ya da antipatisi” bir Alevi ve Sünni tutumu olarak algılanabiliyor. Bu da inanç   alanına ilişkin farklılık algısına politik bir karşıtlığı ekleyerek ilişkilerin gerginleşmesine, hatta kopmasına sebebiyet verebiliyor. Innsbruck’ta kuaför olarak çalışan 21 yaşındaki bir genç kızın söyledikleri, siyasi gerilim düzeyindeki yükselişin Alevi-Sünni ilişkilerine yansıması hakkında  bir fikir veriyor:

“Alevi arkadaşlarım vardı. Ama sosyal medyada paylaştıklarımız karşılıklı olarak sorun yarattı. Arkadaşlık bitti.”

(Innsbruck, 21, kadın) 

“Seçimlerden sonra Alevi arkadaşlarımla karşılıklı olarak birbirimizi sildik, kontağı kestik.”

(Londra, 25, erkek) 

Genellikle ilk karşılaşmalar kalıcı izler bırakıyor ve Alevilere veya Sünnilere bakışta bu karşılaşmanın niteliği belirleyici oluyor. Londra’da yaşayan 24 yaşındaki yüksek lisans öğrencisi, Hataylı Nusayri arkadaşıyla yaşadıklarından söz ediyor.

“Bir buçuk yıl önce tanıştık, Milli Eğitim bursuyla geldiğinde. İlk başta kimlik meselesine hiç girmedik. İkimiz de biliyoruz ama umursamıyormuş gibi yapıyoruz. O benim biraz dindar olduğumu anlıyordu, o yüzden de onun kimliğini önemsediğimi düşünüyordu. Bense tam tersine, açıkça konuşarak daha samimi olabileceğimizi düşünüyordum. Ben bir gün açıkça konuştum, ‘bilmezsin’ dedi, ‘Nusayri misiniz?’ dedim, ‘evet’ dedi. İlk gördüğüm Nusayri idi. Bol bol dini konularda sohbet ettik.

Tamam Ak Parti karşıtıydı ama biz buna rağmen konuşuyorduk. Farklılıklarımıza saygı duyarak, bir yandan da konuşarak devam edebildik.”

(Londra, 24, erkek)

Londra’da ekonomi politik doktorası yapan 31 yaşındaki öğrenci de sağlıklı bir ilişkinin  tesisinde sosyal hayat içindeki bir araya gelişlerin etkisine işaret ediyor. Sevdiği Alevi komşusu Cemile Teyze’den, onunla dini konulardaki konuşmalarından söz ediyor: “Cemile Teyze vefat ettiğinde cemevine gittim çay dağıttım. Herkes sordu bu kim diye.” 

Gençlerin çoğunluğu, bilgisine güvenmediğinden veya dostluğunu korumak için farklı mezhepten arkadaşlarıyla inanç konularına girmemeyi tercih ediyor. Viyana’da yaşayan 20 yaşındaki inşaat mühendisliği bölümünde okuyan üniversite öğrencisi, “dost kalmak için bazı konuları konuşmamak lazım” diyor. Bazıları ise bu konuda daha özgüvenli durumda ve “hayır, konuşuyoruz ve dost kalabiliyoruz” diyebiliyor.

“Konuşmamayı tercih etmezdim” diyor Viyana’da yaşayan 30 yaşındaki nakliyeci genç adam “ama insan kendi dinini bilmeli. Neticede iki cahil insan tartışmış olur, sonuç hüsran olabilir.” Kişisel dostluk ilişkisinin mezhepsel önyargıların önüne geçtiği durumlarda, bir uzaklaşma olmuyor.

“Alevileri genelleştiremiyorum onu tanıdığım için (arkadaşından söz ediyor), ailesi oruç tutmuyor ama o tutuyor. Okul bitince başörtüsü taktım, ters tepki vermedi ama annesi verdi. Annesi bizi hala da sever ama pek memnun olmadı.”

(Köln, 24, kadın) 

“Yabancılarla konuşabiliyoruz, dini tartışma yapabiliyoruz ama Alevilerle konuşamıyoruz.”

(Londra, 20, kadın)

“Avrupa’daki Alevi örgütleri hükümeti çok eleştiriyor. Burada Alman partilerle el ele verip Türkiye’ye saldırıyorlar. Kenetlenme yok.”

(Hamburg, 22, kadın) 

Suriye’deki olayların Alevi-Sünni ilişkilerini olumsuz etkilediğini Avrupa’da da gözlemlemek mümkün. Hamburg’da doğup büyüyen ve şimdi Londra’da yaşayan 20 yaşındaki siyaset bilimi öğrencisinin anlattıkları da bunun bir yansıması:

“Şii arkadaşım var. Bir Alevi arkadaşım var. Alevi arkadaşla mezhep [konusunu] bir kez konuştuk ama anladığım kadarıyla kendi inancı hakkında o kadar az biliyor ki, ‘biz önem vermeyiz’ dedi. Şii arkadaşla iyiydik, sonra Suriye olayları oldu. Dedim ki, ‘bak bu olaylar oldu, ne olursa olsun, aramıza fitne girmesin’ dedim. Ama bu olaylar aramızı açtı. O da Şiiliği fazla bilmiyor. ‘Niye siz Hazreti Ali’den nefret ediyorsunuz?’, diyor. Dedim ki ‘benim ismim Ali’. Şii camiine gidiyorum arada, İmam Ali Camii, Hamburg’da.”

(Londra, 20 yaşında, erkek) 

Sünni gençler, Alevi talepleri olarak belirginleşen iki konuda, cemevlerine hukuki statü ve zorunlu din dersi konularında, bu taleplerin karşılanmasından yana açık bir tutum sergiliyorlar. Özellikle cemevleri talebine itiraz etme düzeyi çok düşük. Bunun bir hak olduğu konusunda yaygın ve ağırlıklı bir kanaat var. Samimi bir Alevi arkadaşı olmayan Stuttgart’lı genç bir işçi de “cemevleri elbette ibadethane olsun” diyor.

“Bazen fark ediyorum ki Türklerden daha fazla Türk’üm”

Paris’te üniversitede okuyan 20 yaşındaki genç kadınla konuşuyoruz. Lösemili çocuklara duyarlı ve ileride hem bu konuda hem de kadın hakları alanında çalışmayı planlıyor. Tıpkı diğer pek çok başarılı genç gibi onun da üniversiteye uzanan başarı hikayesinde sürekli destek olan bir babanın önemli payı var.

Kimlik meseleleriyle başlıyoruz: “Bugün bana kimse diyemez ki sen sadece Türk’sün. Ben aynı zamanda Fransız’ım ama Türklük daha ağır basıyor” diyor kendisini tanımlarken. Büyüdükçe Türklüğünün önemini fark ettiğini ifade ediyor: “Dizilerin etkisi de oldu. ‘Diriliş’ falan çok gururlandırıyor bizi. Bazen fark ediyorum ki Türklerden daha fazla Türk’üm. Bu bende 1-2 sene önce yoktu.” 

Türkiye siyasetiyle ilgili: Kendisini “Ak Parti’den çok Erdoğancı”olarak görüyor, “Davos Zirvesinden itibaren hayranlığım var” diyor.

Alevi talepleri konusunda yaklaşımı çok net: “Ben ‘üniversalist’ bir insanım, kimin ne olduğuna bakmam, çok klişe bir laf ama öyle” diyor.

Söz cemevlerine geliyor, “tabii ki olacak” diyor, “bu dünyada insanın kendi inandığı şeyi ‘pratike etme’ hakkı var. Ben ister miyim ki bizim camilerimizi kaldırsınlar? Bunu kendime istemediğim için başkasına da istemem. Ben hep eşitlikten yanayım.”

 Çözüm Süreci’nin de olumlu bir yaklaşımı ifade ettiğini düşünüyor. “Ya mecbur adam

[Erdoğan], sorunu çözmek için mecbur. Tek başına yapsa bu sefer de diktatör diyecekler. TBMM’de bir [milletvekilinin] kadın teröristlerle resmi var diye çıkarmak istiyorlar, yanlış. Siz seçtiniz onları, onlar da olmalı.” 

Şiddetin yeniden sahnede olması da onun fikrini değiştirmiyor: “Bu son olaylar içimizi acıtıyor, ama bu ne gösteriyor bize? Çözüm süreci işe yarıyor. Onarın hiçbir stratejileri kalmadı. Kalmadığı için de böyle kamikaze işleri yapıyorlar.” 

Her olayın sorumlusu olarak hükümeti görenlere de tepkili: “Fransa’da da terör oluyor, ama kimse demiyor ki Fransa Cumhurbaşkanı suçlu.”

“Cemevlerinin ibadethane olmasını kabul etmiyorum. Bu konuda çok sertim. Din dersinin zorunlu olması gerekiyor.”

(Amsterdam, 28, Erkek)

“Cemevleri tabii ki ibadethane olsun. Allah aşkına, Yehova Şahitleri var, şu var, bu var. Allah aşkına Alevilerin talepleri mi dert oldu?”

(Paris, 27, kadın)

 “Bence Aleviler Müslüman değil. Dolayısıyla ibadethane olup olmaması benim için önem taşımıyor. Taleplerine saygılıyım. Bana zararları yok. Yahudilerin, Hıristiyanların ibadethanesi varsa onların da olsun.”

(Rotterdam, 29, Erkek) 

“Cemevini ibadet evi olarak görmüyorum. Ama İstanbul’da [da] kiliseler var, kaldıramazsın. Kendilerine kalmış, sonuçta Allah yargılayacak onları.”

(Deventer, 20, erkek) 

Benzer bir yaklaşımı zorunlu din dersi konusunda da görmek mümkün. Sünni gençlerin büyük çoğunluğu, tıpkı cemevi meselesinde olduğu gibi, zorunlu din dersi konusunda da insanların tercihlerine saygılı olunmasını istiyor. Viyana’da Rıdvan Milli Görüş Camii’nde konuştuğumuz 28 yaşındaki belediye memuru da bu talebi destekleyenlerden: “Geçenlerde ilk defa Yahudilerin bayramının kutlanması, neden olmasın? Ben isterim Alevilerin cemevlerinde kendi statüsünü kazanmasını” diyor.

Bu konudaki farklı yaklaşıma sahip olanlar da yok değil. İkinci sırada, cemevinde ibadethane statüsüne taraftar olup, zorunlu din dersine itiraz etmeyenler geliyor. Lahey’de vergi dairesinde çalışan 23 yaşındaki bir genç kız, onlardan biri. “Cemevlerinin ibadethane olmasında bir problem yok” diyor ama ekliyor: “Din derslerinin zorunlu olmaktan   çıkarılmasına taraftar değilim. Çocukların mutlaka okulda din dersi alması lazım.”  

Tereddüt veya itiraz sebeplerinden biri, dersin içeriğine ilişkin algıdan kaynaklanıyor. Gençlerden bazılarının bu soruya cevap vermeden önce “bu derste ne öğretiliyor?” diye sormaları bu bakımdan anlamlı. Din dersinin kapsamı “dinlerin öğretilmesi” olarak algılandığı ölçüde itiraz azalırken, içeriğinin “zorla bir inancın öğretilmesi” şeklinde algılanması   ölçüsünde “istemeyene öğretilmesin” itirazı yapılıyor. Paris’te ticaret alanında yüksek lisans yapan ve bilgisayar programı satan bir genç kızla konuşuyoruz. Zorunlu din dersinin kaldırılmasına karşı olduğunu söylüyor. “Bence kaldırılmamalı, Fransa’da da var; eğitimden zarar gelmez” diyor.

En yaygın ortak kanaat, bu konuda insanların zorlanması anlamına gelecek şekilde davranılmaması gerektiği. Dersin zorunlu olmasına itiraz ederken genellikle kendi yaşadıkları ülkenin olumlu ve olumsuz tecrübelerine atıf yapıyorlar. Stockholm’de konuştuğumuz bir   genç, cemevlerine ibadethane statüsü ile ilgili tartışmadan haberdar değil, konuyla ilgili bir   fikri yok, ama zorunlu din dersi konusunda tutumu çok net. “Türkiye seksen milyonluk bir ülkedir, bütün dinlerden olan insana sahibiz” diyor, “İsveç’te bana okulda zorunlu Hıristiyanlık dersi verilse vereceğim tepki başka olurdu. Sonuçta dinde zorlama yoktur.” Onunla aynı şehirde yaşayan diğer bir genç de bu fikri “her ailenin seçme hakkının olması gerekir. İsteyen görsün, istemeyen görmesin, biz o şekilde gördük okulda” diyerek destekliyor.

Politik ayrışmanın inanç alanına yansıması bazı gençlerde belirgin bir şekilde hissediliyor. “Alevi talepleriyle ilgili bir şey düşünmüyorum, çünkü onlardan hoşlanmıyorum. Burada karşılaştığım Aleviler klasik Öcalan kafasında insanlardı” diyen ve “zorunlu din dersi neden kaldırılıyor? O zaman tarih dersi de kaldırılsın” diye itiraz eden Viyanalı genç kadın öğrencinin durumunda olduğu gibi. Ama kişisel antipatisine rağmen o da konu cemevlerine geldiğinde farklı bir değerlendirme yapabiliyor ve şöyle diyor: “Cemevlerini istiyorlarsa açabilirler,   sonuçta biz de burada yaşayan Müslümanlar olarak kendi ibadethanelerimizi açmak   istiyoruz.” Ve ekliyor: “Empatiyle yaklaşmak istediğimden; onları sevdiğimden değil.” Paris’te yaşayan ve Alevilerle ilişkisini “sıkıntılı” olarak tanımlayan 28 yaşındaki, evli, iki çocuklu, matematik öğretmeni kadın da benzer biçimde yaklaşıyor. “Alevilerle ilişkim sıkıntılı” diyor, “dine alerjileri var, Sünni kesime hor gözle bakıyorlar, onların namaz kılmayacakları belli. O halde kendi ibadetlerini yapsınlar.” 

Türkiye’den Beklentiler

Türkiye kökenli gençlerin Türkiye’den beklentilerle ilgili soruya verdikleri cevaplar iki ana grupta toplanabilir: Bazıları Türkiye’den hiçbir şey beklemezken, bazıları Türkiye’nin onlarla ilgilenmesini ve yaşadığı ülkedeki sorunlarının çözümüne katkı yapmasını bekliyor.

Bu soruya verilen cevaplar oldukça çeşitlilik arz ettiği gibi, yer yer kişinin yaşadığı ülke ile bütünleşme düzeyi hakkında da fikir verici olabiliyor.

Türkiye’den Beklentisi Olmayanlar

Türkiye’den kendileri için bir şey yapmasını beklemeyenler ve hatta yapmamasının daha doğru olacağını düşünenler, kendileriyle ilgili olarak öncelikle yaşadıkları veya vatandaşı oldukları ülkenin sorumluluğuna işaret ediyorlar.

Innsbruck’ta yaşayan ve “ne kadar Avusturyalı olduğunu Türkiye’ye geldiğinde anladığını” ifade eden 30 yaşındaki bir kayak öğretmeni bu şekilde düşünenlerden. “Burada yaşıyorsun, buraya vergi veriyorsun. Talebin de buradan olmalı. Türkiye’den neden bir şey istiyorsun? Benim bağlantım duygusal bir bağlantı. [Türkiye’den] beklentim yok o yüzden” diyor. Stuttgart’ta yaşayan 24 yaşındaki bir fayans işçisi de aynı yönde düşünüyor. “Türkiye devletinden bir beklentim yok” diyor, “Türkiye iyi olsun, bize yeter.” “Devletten bir talebim yok. Önce Türkiye’ye baksınlar.

Oradaki halkın ihtiyaçlarını karşılasınlar. Buraya daha sonra sıra gelir” diyor, Hollanda’ya dört yaşında gelmiş olan ve şu anda Lahey’de vergi memuru olarak çalışan 23 yaşındaki genç kız da aynı düşüncede.

Türkiye’den Beklentisi Olanlar

“Burada gençlerimiz kaybolmaya başladı. Tarihimizi, Osmanlı Devleti’ni bile bilmeyenler var” diyor, Berlin’de yaşayan ve üniversiteye hazırlanan 20 yaşındaki bir genç kız. Ne yapılması gerektiğine ilişkin önerilerini de ifade ediyor: “Geziler olabilir.  Bize  anlatsınlar,  nereden geldik, kökenlerimiz nereden geliyor…” 

Viyana’da yaşayan doktora öğrencisi bir erkek, “İslam Yasası” ile ilgili olarak Türkiye’nin gereken desteği vermediğinden yakınıyor. “Bu konuda yalnız kaldık” diyor “Türkiye cemaatlere baskı yapıp tek ses olarak çıkmalarını sağlayabilirdi. Oldubittiye getirdiler. Müslüman kreşler var, bunlar kapanacak.” 

“Radikal İslami hareketler maalesef Türk gençlerini de etkiliyor. Devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuda daha aktif olmalı. Önlemeye çalışmalı. Almanca yayınlar, hutbeler ve sunumların sayısını arttırmak lazım. Çünkü gençlerin Almancası Türkçesinden daha iyi.”

(Hamburg, 21, erkek)

“Askerlik ücretinin indirilmesi çok iyi. Sağ olsunlar bizi düşünüyorlar.”

(Stuttgart, 23, erkek)

“Türkiye’nin bana yapacağı şey; vize, pasaport, uçak konuları.”

(Paris, 18, erkek)

“Türkçe öğretmenleri artırılmalı. Çünkü liselerde Türkçe dersi verenler iyi Türkçe bilmiyor.”

(Münih, 19, kadın)

 “Buradakilerin herhangi bir sorunu olduğunda gidip danışabileceği bir hukuki yardım merkezinin olması iyi olurdu. Devlet bu konuda yardımcı olmalı.”

(Münih, 26, erkek) 

“Türkiye burada vakıflaşmalı. Kendi okullarımızı açıp gençlerimizi geliştirmeliyiz (…) Mesela ben Yahudi okuluna gittim, aynı şekilde Türk okulu olmalı. Paralelciler yaptı burada bir lise ama kaliteli olmadı (…) kapanacak.”

(Paris, 27, kadın) 

“Beklentim hem var hem yok: Yok, çünkü buradaki olumsuzlukları ancak biz düzeltebiliriz. Var, daha çok yanımızda olabilirler, ne yapacağımızı gösterebilirler.”

(Paris, 27, kadın) 

Türkiye’nin bir devlet olarak Avrupa’da yaşayan vatandaşlarına ve Türkiye kökenli bireylere karşı sorumluluğu olduğunu düşünenler genel olarak beklentilerini ayrımcılıkla mücadele, Türkçe dersi ve dönmek isteyenler için kolaylaştırıcı önlemler gibi konularda somutlaştırıyor. Paris’te yaşayan ve İslam felsefesi alanında yüksek lisans yapan 26 yaşındaki genç, en fazla dile getirilen bazı sorunlara şöyle işaret ediyor.

“Türkiye buraya öğretmen gönderiyor, imam gönderiyor, Yurtdışı Türkler buradaki Türklerin sorunlarıyla ilgilenmeye çalışıyor. Ama buradaki insanların suya ihtiyacı varsa biz başka bir şey getiriyoruz. Buradaki öğretmenler buraya adapte olmalılar. [Buraya adapte olmaları] bir, bir buçuk yıl sürüyor; son kalan bir yılda da ‘nasılsa giderim’ diye topluma faydalı olamıyor. Bu; imamlar, öğretmenler ve ataşeler için de geçerli. Diyanet yurtdışında görev yaptıysa başka ülkeye göndermiyor.”

(Paris, 26, erkek)

 Bu sorunlara çözüm için ne yapmalı? Yukarıda kanaatlerini belirten genç akademisyen adayı, çözüm önerilerini de şöyle ortaya koyuyor: “Yerelden de destek alarak çözüm bulmalı.

Örneğin öğretmenlerin ders kitabı buradaki öğrencilere çok ağır geliyor. İmam da kitap veriyor ama buradaki öğrenci anlamıyor. Türkiye’nin bu konulardaki ihtiyaca daha fazla cevap vermesi gerekiyor.” Münih’te yaşayan 27 yaşındaki bekar erkek mühendis de “Türkiye devletinin Almanya’da okul açmasını isterdim. [Öğrenci/Gençler] Buradaki Almanca derslerin tamamını görecek, ama ek olarak Türkçe ve Türk tarihi dersini de görecek; [öğrencinin] alacağı diploma da hem Almanya’da hem Türkiye’de geçerli olacak” diyor. “Akademisyenler için de başvurabilecekleri bir platform olmasını isterdim” diye ekliyor.

Berlin’de yaşayan 18 yaşındaki lise öğrencisi bir genç kız ise Türkiye’de okumayı düşündüğünü, ama bu konuda “bir iletişim bilgisi” bile bulamadığını ifade ediyor. “Bir proje yapılmalı, bizim oralara gelmemiz için fırsatlar yaratılmalı. ‘Gelin bir hafta kalın’ deseler koşar adımlarla giderdik” diyor.

Büyükelçilikler ve Konsolosluklar

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olanlar, çifte vatandaşlık statüsünde olanlar ve Türkiye’nin büyükelçiliğine veya konsolosluklarına yolu düşenler genel olarak kendilerine yönelik yaklaşım tarzından ve muamele biçiminden rahatsız olduklarını beyan ediyorlar. Altı Avrupa ülkesinde bu konudaki ortak yaklaşım, eskiye göre bir miktar düzelme olduğunun belirtilmesinin   yanında -ki bu algının, genellikle, bugünkü durumun “daha az kötü” olduğu şeklinde yorumlanmasından kaynaklandığını da vurgulamakta yarar var- öteden beri dile getirilen şikayetlerin devam ettiğini gösteriyor.

En yaygın şikayet, büyükelçiliklerde ve konsolosluklara gitmek durumunda kalan Türkiye kökenli bireylerin insan onuruna uygun olmayan, nezaketsiz ve kaba muamele gördükleri konusunda somutlaşıyor. Bunu uzun, karmaşık ve usandırıcı işlemlere maruz bırakılma sorunu izliyor. Amsterdam’da yaşayan 28 yaşındaki bilgisayar mühendisi, gençler ile konsolosluk arasında sağlıklı bir ilişki olmadığını ifade ediyor ve “konsolosluktakiler insanlara yardımcı olmuyorlar, olduklarında ise çok isteksiz bir şekilde yapıyorlar” diyor.

“Maalesef biraz artist tip insanlar çalışıyor. Çok uğraştırıyorlar insanı. 600-700 km’den gelen insanlar bir kağıt için geri çevriliyor. Perişan edebiliyorlar bazen” diyor İsveç’te yaşayan bir genç ve ekliyor:

“İnsana öyle bakıyorlar ki, sanki devlet bizi onların başına bela etmiş gibi. ‘Defol git’ diyor, köpek azarlar gibi azarlıyor. Askerlik meselesi vardı, fotoğrafımı beğenmedi, gidip kendi belirlediği fotoğrafçıda çektirmemi istedi. ‘Niye orada’ dedim, ‘kardeşim ya orada çektir ya da uzatmayalım’ dedi. Askerliğimi uzatmak tam iki ayımı aldı.”

(Stockholm, 25, erkek)

Londra’da yaşayan evli, 30 yaşında, işletme mezunu lojistik firmasında çalışan bir erkekle konuşuyoruz, “daha önceye göre elçilik çalışmalarından memnunuz. Eskiye oranla daha nazikler” diyor. Ama onunla aynı şehirde yaşayan 23 yaşındaki kebapçının izlenimleri de çok iç açıcı değil. “Ben birkaç kere gittim; askerliği uzatmak için, bir de vekalet vermek için. Çok beklettiler. Bekletme problem değil de, bıktırıcı sorular soruyorlar, ‘Senin’ diyor ‘şu fotoğrafın olmamış.’ Yabancı konsoloslarla kıyaslandığında, bunlar ırkçılık yapıyor.”

Gelecek Perspektifleri

Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli gençleri nasıl bir gelecek bekliyor? Bu konuda aynı anda hem iyimser ve hem de karamsar olmayı mümkün kılacak faktörler var. Gençlerin genel olarak içinde bulundukları duruma ve kendi durumlarına ilişkin algılarına bakıldığında, iyimser olmayı beraberinde getiren sebeplerin başında; bir önceki kuşağa kıyasla daha özgüvenli, içinde yaşadığı toplumun diline ve kültürüne daha fazla vakıf ve aynı zamanda kendisini onun bir parçası olarak görme düzeyi daha yüksek bir kuşağın varlığı geliyor. İki farklı kültür, geçmiş ile gelecek, aile ile okul arasındaki gerilimden kaynaklanan sorunlar devam etmekle birlikte artık kendi ayakları üzerinde daha iyi durabilen ve farklı kültürel kimlikleri sentezleme konusunda kendisini çok daha rahat hisseden, çok boyutlu ve zengin bir kimlik ve aidiyet hissiyatı taşıyan bir gençlik profili bu.

Avrupa’da yaşayan Türklerle ilgili olarak öteden beri dile getirilen yaygın yargılardan biri, onların “iki kültür arasında sıkışmış” olduklarıdır. Özellikle ilk kuşaklar açısından yoğun bir farklılığın doğurduğu gerilime ilişkin olarak bunda haklılık payı mevcut. Ancak 2020’li yıllara doğru giden Avrupa’daki genç kuşağın bunu, bir gerilimden ziyade avantaja dönüştürecek biçimde kendi kimlik ve kişiliğinin bir parçası haline getirdiği ve bu yönde bir “kendi algısına” sahip olduğu görülüyor. Yeni kuşağın olağanüstü çeşitlilik arz eden kimlik tanımlamaları, “kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?” sorusuna verdikleri cevaplar, yeni sentezler, aynı anda birden çok kimliğe atıfta bulunan çok boyutlu yeni kimlik ve aidiyetler döneminin de başlangıcına işaret ediyor.

Ailesinin geçimini sağlamaya çalışırken çocuklarını ihmal eden, dile veya işleyişe aşina olmadığı için veli toplantılarına gidemeyen veya gitse bile çocuğuna yeterince güvence sağlayamayan, onun derslerine ve ev ödevlerine yardımcı olamayan anne ve babaların yerini, artık bu sorunları bu ölçüde yaşamayan anne babalar almış durumda. Geniş toplumla bütünleşme konusundaki en büyük engellerden biri olan dil bariyeri de eski ölçüsünde söz konusu değil. Dile aşinalık hususunda gündelik hayat içinde rahatsızlık kaynağı olabilecek tutumların azaldığı ve medeni bir birlikte varoluşun gerektirdiği asgari ortak davranış kodlarının içselleştirildiği bir durum söz konusu ve bunun da bir sonraki kuşak açısından iyimser olmayı kolaylaştırdığı tespiti yapılabilir.

Öte yandan çocukları için daha iyi bir gelecek isteyen ailelerin artık onları kendi sosyal sınıf ve statülerine mahkum etmemek üzere daha fazla özen gösterebilecek bir durumda olduklarını ve onları eğitime daha fazla yönlendirdiklerini ve bu amaçla daha fazla kaynak ayırdıklarını gözlemlemek mümkün. Artık genellikle aileler çocuklarını “kısa yoldan hayata atılma” konusunda değil, üniversite okuma ve iyi bir meslek sahibi olma konusunda teşvik ediyor. Bu durum, gençlerin kariyer tercihlerini de genel olarak olumlu etkiliyor. Ancak hayatın doğal akışı içinde gerçekleşmesi beklenen bu olumluluklara ilişkin erken bir iyimserlik de kolay değil. Çünkü bütün bir Avrupa’da yükselen ayrımcı ve ırkçı yaklaşım, mevzuat ve pratikler bu avantajları törpülüyor ve hayatı herkes için zorlaştırarak kaygılardan bağımsız bir gelecek öngörmeyi imkansız kılıyor.

Bu anlamda, geleceğin nasıl şekilleneceği, gerek dünyadaki ve özel olarak da Avrupa’daki genel durum ve gidişattan, gerekse de söz konusu devletlerin yönetiminde hakim olacak politikaların niteliğinden bağımsız olmayacak. Özellikle 2000’li yılların başlangıcından itibaren ivmesi yükselen ve yer yer sorunlu devlet politikalarıyla tırmandırılan yabancı düşmanlığı, ayrımcılık, ırkçılık ve İslamofobi bu şekliyle devam edecek olursa gelecek günlerin, Avrupa’da yaşayan diğer pek çok bireyle beraber Türkiye kökenli bireylerin ve gençlerin de hayatını zorlaştıracağı öngörüsü yapılabilir. Bu konuda Avrupa’daki nefret temelli olarak değerlendirilen suçlardaki ürkütücü artışla somutlaşan olumsuz gidişat aynı şekilde devam edecek olursa Türkiye kökenli gençlerin durumuna ilişkin olarak daha karamsar bir tablo çizmek de söz konusu olabilir.

Geleceğin nasıl şekilleneceği, Avrupa ülkelerindeki bütün bir eğitim sürecinin ve yükseköğretimin mercek altına alınıp alınmayacağına da bağlı görünüyor. Çünkü dışlayıcı farklılık algısı 5. ve sınıflardan itibaren başlıyor ve genellikle de 10. sınıftan itibaren belirginleşiyor. Daha önce hissedilmeyen sorunlar da yine bu dönemden itibaren gittikçe daha fazla hissedilir hale geliyor.

Bu durum, uyum ile ilgili olarak, söz konusu ülkelerin yönelmesi gereken bir alanı ifade ediyor. Farklılık algısının dışlayıcı bir tutum ve önyargıyla beraber gelişmesi hem okul ve eğitim kurumlarının, hem de müfredatın bu açıdan mercek altına alınmasını; kreş, anaokulu ve ilköğretimin ilk birkaç yılında hissedilmeyen olumsuz kırılmaların ilk olarak nerede başladığı üzerine düşünülmesini gerektiriyor.

Bu çerçevede AB ülkelerindeki mevzuat ve onun pratiğinin de mercek altına alınmaması durumunda, karşılıklı önyargı üreten ve Türkiye kökenli gençlerde geniş toplumdan uzaklaşma hissiyatı yaratan işleyişin olumsuz sonuçları geleceğe de damgasını vuracak görünüyor. Özellikle de Ermeni soykırımı kararının AB Parlamentolarında kabul edilmesi sonrasında müfredatın değişmesinin (örneğin Almanya Parlamentosu, soykırım kararı kapsamında müfredatta da bu yönde bir değişiklik yapılması gereğine atıf yapıyor) hali hazırda Türkiyeli gençlerle öğretmenleri, okul yönetimi ve arkadaşları arasında var olan gerilimi fazlalaştıracağı belirtiliyor. Bu bağlamda kullanılan dilin de önem kazanacağını vurgulamak gerekir. Bu sorumluluk da esas olarak Avrupa ülkelerinin sosyal barışı ve uyumu koruma ve geliştirme kaygısı taşıyan bireylerine, sivil toplum kuruluşlarına ve devletlere düşüyor. Tarihin ayrımcılık ve önyargı üretecek biçimde anlatılmaması konusunda, müfredatın niteliğinin ve özellikle de öğretmenlerin dilinin masaya yatırılması ve hali hazırda şikayet konusu olan bu sorunun daha da ağırlaşmaması için önlem alınması önemli.

Detaylar

Katılımcılar
Yazarlar
Prof.Dr. Ahmet Taşğın
Dr. Aybars Görgülü
Prof.Dr. Bekir Berat Özipek
Beril Bahadır
İbrahim Bahadır
Doç. Dr. Vahap Coşkun
×
PREVIOUS
NEXT