İÇİNDEKİLER

Giriş

Çalışmanın gerekçe ve amacı

Türkiyelilerin Avrupa’ya sistematik ve düzenli göçü, Almanya’yla Türkiye arasında 30 Ekim 1961’de imzalanan İşgücü Göçü Antlaşması uyarınca aynı yıl Almanya’ya 7.116 Türkiyeli işçinin gitmesiyle başlar. Avusturya, Belçika ve Hollanda’yla 1964’te, Fransa’yla 1965’te imzalanan işgücü anlaşmalarıyla birlikte Türkiye’den göç Avrupa’nın diğer ülkelerine de yayılır. 1980’li yıllara gelindiğinde ekonomik sebeplere ek olarak Türkiye’de meydana gelen siyasi gelişmeler, binlerce Türkiyelinin Avrupa’nın çeşitli yerlerine göç kararlarında etkili olur. Siyasi ilticalar 1990’lar boyunca ve 2000’li yılların başlarında yoğun olarak devam eder.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı verilerine göre, Batı Avrupa ülkelerinde Türkiye kökenli nüfus günümüzde 4.6 milyonu bulmuşken, gayri resmi rakamların 6 milyon mertebesinde olduğu tahmin edilmektedir. Göç tecrübesi çerçevesinde, uyum ve entegrasyon, ayrımcılık/yabancı düşmanlığı, ülkelerin göçmen siyasetleri ve izledikleri çok-kültürlülük politikaları gibi konular, Türkiye ve Avrupa’da birçok araştırmanın ve toplantının konusu olmuştur. Ancak aradan geçen 55 yıllık zamanda Avrupa’daki Türkiyelilerin göç tecrübeleri, yerleştikleri ülkelerdeki konumları ve yaşam şartları, gündelik hayatlarında karşılaştıkları zorluklar ve en önemlisi nesillerle kat edilen yol, Avrupa ve Türkiye kamuoyunda etraflıca ele alınmamıştır. Münferit “gurbetçi” hikayeleri dışında topluma mal olmuş ortak bir göç tarihçesi oluşmazken, Avrupa’daki Türkiyelilerin göç tecrübeleri bireysel örnekler dışında medyada yer bulmamıştır. Gelinen noktada, Avrupa’daki Türkiyeliler üzerine yapılan akademik araştırmaların bulgularının da siyasa yapımında etkili bir şekilde kullanılmadığı görülmektedir.

Öte yandan, son on yıllık dönemde Avrupa’daki Türkiyeli toplumla Türkiye Devletinin temas yoğunluğu kayda değer bir artış göstermiştir. Türkiyeli siyasetçiler ve kamu kurumları tarafından Avrupa’ya yapılan ziyaretler sıklaşmış, buna paralel olarak buradaki toplumun Türkiye’den beklentileri, sosyal ve ekonomik imkanlar alanında talepleri daha somut bir zemine oturmuştur. Araştırma bulgularından görülebileceği üzere, konsoloslukların halkla teması ve verilen hizmetler halkın gözünde epey olumlu bir ilerleme göstermiştir. Önceki dönemlerde Türkiyeli devlet kurumlarının ayrımcı ve üstten bakan yaklaşımı, son dönemde tüm kesimlerle temas eden ve eşitlikçi bir ilişki kurma yönünde çaba sarf eden bir yaklaşıma yönelmiştir.

Bu olumlu gelişmelerin yapıcı politikalara dönüşebilmesi için Türkiye’deki siyaset yapıcıların ve devlet kurumlarının geçmişte hakim olan yaklaşım ve söylemlerini değiştirmenin ötesinde, atmaları gereken kritik adımlar bulunmakta. Bunların başında, Avrupa’daki Türkiyelilerin homojen bir grup oldukları varsayımından yola çıkan uygulamaların ve girişimlerin tümüyle bir kenara koyulması gerekmekte. Türkiye, Avrupa’daki Türkiyeli toplumun inanç farklılıklarını ve kültürel çeşitliliğini gerçekçi bir biçimde okumalı, doğru anlamlandırmalı ve devlet olarak tüm kesimlere eşit mesafede duran politikalar geliştirmelidir.

Araştırma, bu meseleyi ön plana alarak Avrupa’daki Alevi ve Sünni kesimler özelinde oluşan gruplar/kurumlar, bireysel hayatlar ve beklentiler üzerinde durmaktadır. Bunun da ötesinde çalışma ile çeşitli kesimler (Türkler, Kürtler, dini cemaatler, diğer etnik gruplar) arasındaki sosyal etkileşimler üzerine yoğunlaşarak, bu kesimlerin örtüşen ve farklılık gösteren talep ve beklentileri hakkında hem Türkiye hem de Avrupa kamuoyundaki bilgi açığını kapatmaya yönelik bir derleme sunulmaktadır.

Elinizdeki rapor, Türkiye’nin her köşesinden ve her kesiminden gelen göçmenlerin Avrupa ülkelerinde kurdukları hayat, karşılaştıkları zorluklar, bunlarla baş ederken edindikleri gelişim ve tecrübe ile sosyal ve siyasi alanlardaki sorun ve beklentilerin bir yelpazesini sunuyor. Ayrıca Avrupa ülkelerinin göçmenlerin uyumuna yönelik uyguladığı başarılı ve başarısız politikaları irdeleyerek hem bu ülkeler hem de Türkiye için önemli referans noktaları sağlıyor. Ek olarak bu ülkelerin Türkiyeli göçmenlere bakışından hareketle, Türkiye’nin bu ülkelerde hayata geçireceği projelerde elverişli yaklaşımlar geliştirebilmesi için yol gösterici bir kaynak oluşturuyor.Diğer taraftan, Avrupa’da iş hayatında başarılı olmuş, Avrupa standartları ve çalışma etiği çerçevesinde yetişmiş ikinci ve üçüncü nesillerin oluşturduğu insan sermayesinin Türkiye’ye hangi alanlarda katkı sağlayabileceği konusunda öneriler getiriyor.

En önemli nokta, Avrupa’daki Türkiyeli toplumun sosyal alanda el uzatılması, destek olunması gereken birçok sorununun olduğu gerçeği. Buradaki toplum, karşılaştığı zorluklara günümüzün Türkiye Devleti’nin bütünlüklü bir strateji çerçevesinde çözüm politikaları geliştirmesini ve bunları eşitlikçi bir yaklaşımla uygulamasını bekliyor. Türkiye’nin Avrupa’daki Türkiyelilere yönelik sosyal politika çalışmalarının başarılı olabilmesi için, hem Türkiyelilerin yaşadıkları devletlerin özelliklerinin hem de bu ülkelerde yaşamakta olan Türkiyelilerin sosyoekonomik durumlarının anlaşılması ve ihtiyaçlarının irdelenmesi gerek.

PODEM olarak gerçekleştirdiğimiz bu araştırmayla Avrupa’da yaşamakta olan Türkiye kökenli insanların hikayelerini kamuoyuna yansıtarak; yaşanan zorluklar, elde edilen başarılar ve halihazırdaki ihtiyaçlar üzerine farkındalık yaratabilmeyi amaçlıyoruz. Bu farkındalık üzerinden Avrupa’daki Türkiye kökenli vatandaşların ihtiyaçlarına yönelik politikalar geliştirilmesine katkıda bulunabilmeyi umuyoruz.

Çalışmanın kapsamı ve yöntemi 

Elinizdeki rapor, PODEM’in Eylül 2015-Mayıs 2016 döneminde, Türkiyeli göçmen nüfusun yoğun olarak yaşadığı altı Avrupa ülkesinde (Almanya, Avusturya, Hollanda, İngiltere, Fransa, İsveç) gerçekleştirmiş olduğu iki safhalı araştırmanın ilk safhasının analizini sunmaktadır. İlk safhada, bahsi geçen altı ülkede, Türkiye kökenli göçmenlerin tecrübe ve yaşantılarına yakından şahit olan kişiler ve bu alanda çalışan uzmanlar ve profesyoneller ile derinlemesine mülakatlar gerçekleştirildi. İkinci safhada ise Türkiye kökenli, 18-32 yaş aralığındaki gençlerle derinlemesine mülakatlar yapıldı. Elinizdeki birinci safha mülakatlarının değerlendirme raporudur. Projenin ikinci safhasında gerçekleşen gençlik araştırması, ayrıca “Avrupa’da Yaşayan Türkiye Kökenli Gençler: Kimlik, Aidiyet, Sosyal Hayat, Siyaset” raporu olarak yayımlanmıştır.

Araştırmanın ilk safhasını oluşturan görüşmelerde öncelikli olarak ele alınan konular, farklı ülkelerdeki göçmenlere yönelik devlet politikaları, vatandaşlık şartları, ayrımcılık alanları ve entegrasyon. İkinci olarak, Türkiyeli toplumun bulunduğu ülkelerdeki cemaat yapıları, sivil toplum faaliyetleri ve bu yapıların devlet kurumlarıyla ilişkilerine dair gözlemler üzerinde duruldu. Üçüncü olarak, bireye odaklanılarak sosyal ve ekonomik yaşam, aile ilişkileri, gençler, nesiller arası ilişkiler gibi konular tartışıldı. Son olarak Avrupa’daki Türkiyelilerin Türkiye’ye bakışları ve Türkiye’den beklentileri değerlendirildi.

Saha araştırması bilgileri şu şekildedir:

Görüşmecileri seçme ve bu kişilerle iletişim kurma konusunda ziyaret ettiğimiz ülkelerdeki sivil toplum kuruluşları ve/veya akademisyenler/araştırmacılardan yardım aldık. “Kartopu” yöntemiyle görüşmecilerin tavsiyeleri üzerinden benzer çevrelerden yeni kişilere ulaşmamız mümkün oldu. Her ülkede araştırmanın odağı özellikle bu iki kesime bakmak olduğu için, Alevi ve Sünni kesimden eşit sayıda ve farklı gruplardan kişiler ile görüşülmesine dikkat edildi. Diğer Diğer farklı kesimler ile de görüşmeler gerçekleştirildi. Görüşmecileri seçerken değişik kesimlere mensup ya da bu kesimleri yakından tanıyan kişilere ulaşarak gereken çeşitliliğin sağlanmasına dikkat ettik. Ancak Avrupa’da bulunan kurum ve temsilcileri tümüyle kapsayarak görüşmek gibi bir yaklaşımımız olmadı. Resmi kurumsal söylemler yerine bireysel tecrübelerden faydalanmak öncelikli amacımız oldu. Bu nedenle bu araştırma kapsamında Avrupa’da bulunan tüm gruplar hakkında bir değerlendirme sunduğumuzu iddia etmiyoruz.

Görüşmeci profilinde akademisyen, araştırmacı, gazeteci, iş insanı, sivil toplum temsilcisi, sanatçı, siyasetçi veya siyasi danışman, bürokrat, devlet memuru, esnaf, işletmeci gibi kişiler yer aldı.1 Kadın, erkek ve yaş çeşitliliğine de dikkat edildi. Amacımız kurumları resmi olarak temsil eden kişilerle görüşmekten ziyade, Avrupa’da “Türkiyelilik” tecrübesi üzerine gözlem, araştırma ve çalışmaları olan kesimlerin değerlendirmelerine ulaşmaktı. Bu sayede, Avrupa’daki Türkiyeli çeşitli kesimlerin sosyal ve ekonomik hayat dinamiklerini, oluşturdukları kurumsal/sosyal yapıları, bu yapıların toplumsal etkilerini, farklı kesimler arasındaki ilişkileri anlamayı ve bu bağlamda Türkiye’ye dair bakış, ilgi ve beklentilerin geniş bir yelpazesini çıkarabilmeyi hedefledik.

Bu raporu nasıl okumalı?

Rapordaki değerlendirmelerin, görüşmecilerin bize aktardıkları yorum, bilgi ve anekdotlardan ibaret olduğunu; raporun hazırlanmasında ikincil herhangi bir araştırma yapılmadığının altını çizmek isteriz. Araştırmacılar olarak gerçekleştirdiğimiz mülakatların tümünden çıkarsadığımız değerlendirme ve analizlerimiz, bu raporun muhteviyatını oluşturuyor. 

Bu rapor Avrupa’daki Türkiye kökenli kişilerin, içinde bulundukları ülke, toplum ve cemaat özelliklerine ve ilişkilerine bakışlarını yansıtıyor. Geniş bir etnik ve dini yelpaze içinde,  derinlikli gözlemlere ve analitik yeteneğe sahip kişilerin bakış yelpazesi tek veya birkaç kategori halinde tanımlanmaya müsait olmayıp, her biri kendi özgünlüğü içinde ele almayı gerektirmektedir. Dolayısıyla raporda serdedilen görüşler birer niceliksel tespit olmayıp, Avrupa ortamında göçmenlik halini iyi bilen deneyimli kişilerin nesnel durum hakkındaki öznel değerlendirmeleridir. Bu nedenle raporda kullanılan terminoloji de doğrudan görüşülen kişilere ait olup, yazarların tercihini yansıtmamaktadır. Söz kişilere sadece içinde yaşadıkları gerçekliğe ilişkin algı soruları sorulmamıştır. Onların kendi dışlarındaki gerçekliğin nasıl işlediğine ilişkin kanaatleri de derlenmeye çalışılmıştır. Dolayısıyla raporun genel dili, kullanılan terimler, öne çıkan konular bu ortak deneyime dair farklı gözlemlerin yelpazesini yansıtmaktadır.

Avrupa’daki göçmen kitleyi ‘tanıyanlardan’ oluşan bu derinlemesine mülakat çalışmasında hem görüşülen kişinin perspektifi anlaşılmaya, hem de hedef kitlenin dışarıdan değerlendirilmesi alınmaya çalışılmıştır. Söz konusu düzlem hedef kitlenin ötesinde, göçmenlik veya yabancılık halinin genel parametrelerine de ışık tuttuğu için bu değerlendirmelere raporda yer verildi. Böylece göçmenlerin birçok algı ve tepkisinin nasıl bir ortamda oluştuğuna dair bir resim sunulmuş oldu.

Raporun ilk bölümünde araştırma yapılan altı ülkede elde edilen gözlemlerin bütününe dair bir analiz ve politika önerileri yer alıyor.

İkinci bölümde detaylı ülke değerlendirmeleri sunuluyor.

Ek olarak sunduğumuz yazıda ise bu araştırmada kullanılan derinlemesine mülakat yöntemine ve bu yöntemin göçmen araştırmaları alanında nasıl bir yaklaşım sunduğuna dair bir not paylaşıyoruz.

Son olarak, bu araştırma kapsamında görüşülen 109 kişinin profil olarak dağılımı raporun sonunda yer alıyor.

Teşekkürler

Bu çalışma bizimle görüşmeyi kabul eden, işlerinden veya tatillerinden feragat edip araştırmamıza zaman ayıran, birikim ve düşüncelerini aktaran görüşmecilerimiz olmasaydı mümkün olmazdı. Araştırma prensibi olarak isimlerini açıklamadığımız tüm görüşmecilerimize ayrı ayrı teşekkür ediyoruz.

Ayrıca gittiğimiz ülkelerde bize yol gösteren, imkanlarını seferber eden, ev sahipliği yapan, görüşme programlarımızı hazırlamada ve ilişkilerin sağlanmasında çok değerli katkıları bulunan görüşmeci ve arkadaşlarımıza minnettarız.

Saha çalışmasının planlama ve kurgulanma aşamasında fikir ve tavsiyeleriyle bize destek olan Zafer Sırakaya, İbrahim Bahadır ve Ahmet Taşğın’a ise özel teşekkürlerimizi sunarız.

1 Detaylı profil listesi için raporun sonundaki eke bakınız.

Araştırma Bulgularının Bütünlüklü Bir Değerlendirmesi ve Öneriler

Raporun bu bölümünde sahada kapsanan altı ülkenin ortaklaşan ve farklılaşan yönlerini ortaya koyan bir değerlendirme sunuluyor. Bu bölüm aynı zamanda raporun derinlikli bir özeti olarak da okunabilir. Bölümün sonundaki politika önerileri kısmında, mülakatlarda dile getirilen beklenti ve taleplerin bir yelpazesi aktarılıyor. Hazırlanan öneriler paketinin Türkiye’nin bu alanda çalışan devlet kurumları ve siyasetçilerinin yanında Türkiye ve Avrupa’da faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları tarafından faydalı bulunacağını umuyoruz.

Değerlendirme
Farklılıklar

 Ev sahipleri

Avrupa’nın altı ülkesinde, kimliksel ve siyasi yelpazenin tümünü kuşatmaya özen gösterilerek ve esas olarak Türkiyeli göçmenlerle sürdürülen saha çalışmasının belirgin sonuçlarından birincisi, hepsi Türkiye kökenli olmakla birlikte çok farklı göçmenlik ve Avrupalılık halinin mevcudiyetidir. Bunun birçok nedeni olmasının yanında esas olarak gidilen ülkedeki devlet zihniyeti ve yönetim tarzının belirleyici olduğu söylenebilir.

Göçmenlerin beyanlarından ve ruh hallerinden de anlaşıldığı üzere, Kıta Avrupası’nın merkezinden kuzeye ve dışa açıldıkça memnuniyet artıyor. Kıta Avrupa’sında kendisini görünür kılan, gücünü göstermeyi bir yönetim aracı olarak kullanan, her detayı bir kurala bağlama titizliği gösteren, göçmenler arasındaki ilişkiye müdahil olmaktan ve farklı kimliklere yönelik politikalar geliştirmekten kaçınmayan bir devlet anlayışı bulunuyor. Buna karşılık çepere gidildikçe kendisini gizleyen, geleneksel temayülleri önemseyen, toplumsal dinamiklerin kendi çözümlerini üretmelerine izin veren, göçmen cemaatlerini takip altında tutmakla birlikte kendi hallerine de bırakan bir devletle karşılaşılıyor.

Ülkeler arasında eşitlik, özgürlük ve adalet anlayışlarında temel farklılıklar olmamasına, kağıt üzerinde neredeyse aynı vatandaşlık durumundan söz edilebilmesine karşın, Türkiyeli göçmenlerin İngiltere ve İsveç gibi ülkelerde kendilerini daha serbest ve eşit hissettikleri anlaşılıyor. Fransa, Almanya ve Avusturya Kıta Avrupası’nı temsil ederken, Hollanda çok- kültürlülük politikasının çökmesinin ardından giderek ilk gruptan ikincisine doğru kayıyor.

Göçmenler açısından bakıldığında Kıta Avrupası’nın hukuki zemine ağırlık veren, vatandaşlık haklarını kayda geçiren tavrının olumlu olarak görüldüğü açık. Ancak uygulamada yaşanan sapmalar daha rahatsızlık verici. Oysa İsveç’in demokrat bir toplumsal sistem inşasına yönelik stratejisi ve İngiltere’nin toplumu birincil kılan ‘gevşek’ yönetim pratiği, göçmenler için çok daha rahat ‘nefes alma’ imkanı veren bir ortam sağlamış. Buradan hareketle göçmenler için son kertede asıl önemli olanın, bir hukuk devleti zemininin garanti edilmesiyle birlikte, kamusal alanda toplumun serbest iradesinin olabildiğince geçerli kılınması olduğu söylenebilir.

Buna ev sahibi toplumun kültürünü belirleyici bir unsur olarak eklemek gerekiyor. Yapılan saha çalışması söz konusu toplumların bir bölümünün tarihle yüzleşme ve kimlik oluşturma açısından  sıkıntılı olduklarını ortaya koyuyor. Bugün sahip olunan coğrafi sınırların ve siyasi gücün hayallerde taşınan kadim imgelerle uyuşmaması halinde, toplumun da daha ‘memnuniyetsiz’ bir psikoloji sergilediği söylenebilir. Nitekim bu durum Kıta Avrupası’nda geçerli ve ırkçı tepkilerin daha ziyade yükseldiği bölge de burası. Buna karşılık tarihsel geçmişleri neredeyse taban tabana zıt olmasına karşın, İsveç ve İngiltere’de kendisiyle barışık olma ve özgüven açısından epeyce merhale kat edilmiş olduğu anlaşılıyor. Buna yine çok farklı sebeplerle de olsa yabancıya alışkınlık, ya da yabancıya karşı sorumluluk açısından bu iki ülkenin Kıta Avrupası’ndan epeyce farklı bir noktada durduğu eklenmeli.

Misafirler

Türkiyelilerin göçmenlik veya Avrupalılık halleri arasındaki farklılıkların bir bölümü de muhakkak ki bizzat kendilerinden kaynaklanıyor. Bu açıdan ele alındığında beş unsur öne çıkıyor.

Birincisi, göçmenlerin kimliksel dağılımına ilişkin. Bir ülkede göçmen olarak hangi kimliğin çoğunluğu oluşturduğu epeyce kritik bir faktör. Bir yandan bu cemaat tüm göçmenlerin görünür yüzü olurken, ev sahibi toplum ve devlet de Türkiyelileri söz konusu kimlik üzerinden tanıyor ve ona göre algı/tepki oluşturuyor. Sünnilerin ağırlıklı olduğu ülkelerde göçmenlik hali Müslümanlığın nasıl görüldüğüyle iç içe geçmiş. IŞİD’in ortaya çıkması ve artan eylemleri yabancı algısının tamamen Müslüman odaklı hale gelmesiyle sonuçlanmış. Bu durum bir yandan Sünni cemaatin içe kapanması ve tepkisel olmasına neden olurken, diğer yandan diğer cemaatlerin kendilerini Sünnilerden ayrıştırma gayretlerini işlevsel kılıyor. Aksine Alevilerin veya Kürtlerin çoğunluk olma durumunda ise, Türkiyelilerin yabancılık sıralamasında altlarda kaldığı, fazla önemsenmediği ve dolayısıyla ‘tedirgin edici’ de bulunmadığı anlaşılıyor.

İşin ilginç yanı, Sünnilerin daha ‘sıkı’ sistemlere sahip Kıta Avrupası’nda, Alevilerin ve Kürtlerin ise zaten daha ‘gevşek’ çeper ülkelerde yerleşmiş olmaları. Fransa Kürt nüfus yoğunluğuyla bu açıdan bir istisna ve daha ortada yer alıyor. Dolayısıyla içe kapalılık ve kimliksel tepki alma özelliği daha fazla olan Sünni cemaat, kendisini içine almakta zorlanan ülkelerde yerleşmişken, ironik bir biçimde daha dışa açık ve dolayısıyla nispeten daha sorunsuz olan Alevi ve Kürt kimliğine sahip göçmenler yabancı algısı daha geniş olan toplumlarda yerleşikler.

İkinci unsur göçmenin ev sahibi ülkeye geliş tarihi. Türkiyeliler Avrupa’ya 1960-85 arasında birkaç dalga halinde göç etmişler. İlk nesiller hemen her yerde aynı davranışı göstermiş, hayatları evle fabrika arasında geçmiş ve dil öğrenmemişler. Toplumla karşılaşma ikinci nesilde başlıyor, okul ve sokakla temas ‘yabancı işçiyi’ bir göçmen ailesine dönüştürüyor. Üçüncü ve sonraki nesiller ise artık kalıcı göçmen ailelere doğuyor ve ev sahibi toplumun kültürü içinde kendilerine yer açıyorlar. Bu dinamiğin hangi noktasında olunduğu çok önemli. Göçmenlerin algı ve davranışları, hangi neslin hakim olduğuna göre değişiyor. Örneğin, söz konusu dinamiğin daha erken evrelerinde olan Fransa’da uyum zorluklarının, buna karşılık dördüncü nesle ulaşmış olan Almanya’da itiraz kültürünün öne çıktığını söylemek mümkün.

Üçüncü olarak göçmenin geliş nedeninin de genel tutumu etkilediğini görüyoruz. Daha ziyade ekonomik gerekçelerle, işçi olarak gelmiş olanlar daha edilgen ve razı bir tutum sergiliyorlar. Bütün ufukları kıt kanaat yaşayıp para biriktirmek etrafında şekilleniyor ve bu daha sonra ailenin kültürüne de yansıyor. Buna karşılık kaçarak gelmiş ya da gördüğü baskı nedeniyle Türkiye’yi terk ederek iltica etmiş olanlar ev sahibi ülkede daha baştan ‘siyasi’ birer özne olarak ortaya çıkıyor ve kabulleniliyorlar. Böylece kamusal alana daha açık bir varoluş hali ortaya çıkıyor. Bu ayrışmanın kimliksel farklılıkla çakışması bir diğer sorun alanı olarak görülebilir. Sünnilerin büyük çoğunluğu ekonomik nedenlerle gelirken, Alevilerin ve Kürtlerin çoğu sığınmacı olmuşlar. Bu da ev sahibi toplumla ilişki, uyum ve gettolaşma gibi sosyal dinamikleri doğrudan etkiliyor.

Dördüncü olarak göçmenin geldiği yöre, toplu olarak gelinip gelinmediği ve taşıdığı yerel kültür de önemli. Orta ve Doğu Anadolu kökenli olanların kültürel muhafazakarlığına karşı, diğer bölgelerden gelenlerin daha geniş bakışlı oldukları öne sürülebilir. Gelinen yerleşimin kırsal mı, yoksa kentsel nitelikte mi olduğu da etkili. Doğal olarak kırsal köken muhafazakarlığı artırdığı ölçüde uyumu da geciktirebiliyor. Ancak belki de asıl kritik olanı yüksek sayılar halinde tek bir yerden gelinip gelinmediği. Yurt dışındaki bütün bir cemaatin neredeyse hepsinin birkaç kent veya kasabadan gelmesi halinde, Türkiye’deki hayat bütün unsurlarıyla birlikte ev sahibi ülkede yeniden kuruluyor ve cemaat içi bir sosyoekonomik kamusal alan yaratılıyor. Yerleşimin daha dağınık bir coğrafyaya oturması ise hem diğer Türkiyeli cemaatler ve diğer göçmen gruplarıyla, hem de ev sahibi toplumla daha fazla zorunlu ilişkiyi ima ediyor ve bireysel uyumu kolaylaştırıyor.

Nihayet, göçmenin göç etmekteki maksadı da belirleyici. Burada iki farklı temel pozisyon bulunuyor: dönmek üzere gelmiş olanlar ve kalmak üzere gelmiş olanlar. Dönmek üzere gelenlerin esas hayalleri hala Türkiye’yle ilişkili olduğu ölçüde yeni ülkede tam olarak yerleşemiyor ve uyum sağlama çabası da çıkarmıyorlar. Ev sahibi devletin ise bu göçmenlerin döneceğini varsayması durumunda söz konusu tutum normalleşiyor. Ne var ki dönmek üzere gelenlerin neredeyse hepsi bir süre sonra dönemeyeceklerini ve dönmeyi de tam istemediklerini keşfediyorlar. Bu ilave travmalara ve uyum zorluklarına neden olabiliyor. Sünni cemaatin büyük ölçüde bu kategoride olduğu söylenebilir. Oysa Alevi ve Kürt kimliğini öne çıkaranlar ya hiçbir şekilde dönmek istemiyor ya da zaten dönemiyorlar. Bu tür göçmenlerin ev sahibi devleti bir hami gibi görmesi ve orada kalmayı garantileyecek adımlar atması çok doğal.

Aleviler ve siyasallaşmış Kürtler, bütün ülkelerde ev sahibi topluma Sünnilere nazaran daha kolay ve hızlı bir adaptasyon yaşıyorlar. Bunda söz konusu grupların uyum sağlama isteği kadar, ev sahibi ülkenin mültefit bakışı da rol oynuyor. Söz konusu farklılığı yaratan ana dinamik öncelikle ev sahibi toplumla hayat tarzı benzerliği ve ardından da kadının aile, toplum ve iş hayatındaki yeri. Sünnilerin kendilerini sakınan tavrına karşılık Aleviler, Avrupalı bir hayat tarzına ve kültürel duruşa çok daha yatkınlar ve bunun kamusal alanda belirgin bir yansıması var. Dolayısıyla medyada ve siyasette Alevilerin göreceli oranı bütün ülkelerde çok daha yüksek.

Bu beş unsur açısından bakıldığında Türkiyeli göçmenleri bir uçta Sünnilerin, diğer uçta Alevilerin olduğu bir eksen olarak düşünmek mümkün. Kürtler ise her iki tarafta da bulunabiliyor. Sünniler daha önceden başlayarak, ekonomik nedenlerle, belirli yörelerden ve zamana yayılmış bir göç dinamiği içinde gelmişler. Kültürel muhafazakarlıklarını kimlik haline getirerek korumak istemişler ve son on yılda artan Selefi tehdit nedeniyle içe kapanmışlar.

Aleviler ise daha kısa bir zaman aralığında, siyasi nedenlerle, belirli kentlerden ve çoğunlukla tek seferde gelmişler. Sünniler dönmek üzere, Aleviler ise kalmak üzere göç etmiş olmanın izlerini hala taşıyorlar. Kürtlerin dağılımı ne denli siyasi olduklarına ve nereden geldiklerine bağlı olarak değişebiliyor. Ancak Türkiye’deki siyasetin de yansımasıyla, nasıl bir dinamikle gelinmiş olunursa olunsun Kürtlerin giderek siyasi kimliklerini öne çıkardıkları, Avrupa’da kalıcı oldukları ve Sünni Türklerden ayrı bir cemaat oluşturma yönünde ilerledikleri gözlemleniyor.

Benzerlikler 

Entegrasyon

  1. Devletin yaklaşımında ve toplumların genelinde açık ve kaba bir ayrımcılık olmamakla birlikte, neredeyse bütün görüşmecilerimiz örtülü, ince bir ayrımcılığın özellikle bürokraside ve yargıda geçerli olduğunu ifade etti. Buna eğitim sisteminde ve özel sektörde iş müracaatlarındaki engelleyici tutumu eklemek lazım. Nihayet bazı ülkelerde yabancıyla ve özellikle Müslümanla muhatap olmama isteğinin de yaygın olduğu belirtildi. Bu genel izlenim göçmenlerin çoğunluğunca paylaşılıyor ve Ancak ev sahibi ülkelerde kalıcı olmaya doğru gidildikçe ve vatandaş haline gelindikçe, bir tepki ve öfke birikimine de neden oluyor.
  2. Göçmenler ve özelde Müslümanlar konusunda nasıl bir algıya sahip olursa olsun, bütün ülkelerde 2001’deki 11 Eylül saldırısı sonrası yabancılara yönelik bir ‘kötüye gidişin’ olduğunda geniş bir fikir birliği Bu durum IŞİD sonrası hızla derinleşmiş, gizlenmeyen bir tedirginlik ve tepkiye dönüşmüş durumda. Toplumların bu ruh hali, devletlerin güvenlik kaygısıyla birleştiği ölçüde bütün ülkelerde göçmenlerin hareket alanını kısıtlayan, vatandaşlık sürecini zorlaştıran, uyum isteğini törpüleyen yeni kanun ve uygulamalar yürürlüğe konmuş.
  3. Türkiyelilerin ortak sorunu din farklılığı ve/veya dil yetersizliği nedeniyle kendilerini diğer göçmenlerden daha yabancı bir konumda bulmaları. Gittikleri ülkelerde kalıcı olduklarını idrak etmeleri onları bulundukları topluma tutunmaya Bunu özellikle çocukları için yapmak zorundalar. Ne var ki ev sahibi toplumun içine girdikçe yabancılık duygusu artabiliyor. Göçmenler içe kapalı yaşadıklarında zaten kendilerini yabancı kıldıkları için, geniş toplumun algı ve tepkisini fazla önemsemiyorlar. Ancak uyum sağlamak isteyip de zımnen reddedildiğinizi hissettiğinizde, bu dışlanma daha yaralayıcı olabiliyor. Bu da hem bireysel içe kapanmayı artırıyor, hem de hak arama açısından handikap yaratabiliyor. Bu tabloya Sünni Müslümanların görünürlük açısından da ev sahibi toplumlarda ‘farklı’ olduklarını ve dolayısıyla muhtemel algıyı tahmin ederek içe kapanma eğilimi gösterdiklerini ekleyelim.
  4. Türkiyeli göçmenlerin en büyük korkusu asimile olup kültürlerini ve kimliklerini yitirmek. Asimile olma korkusu çoğu zaman entegrasyon dinamiğini de baltalıyor. Bu durum Avrupa’ya ve Avrupalılara daha kolay adapte olan kesimler için de geçerli. Bireysel olarak ne kadar uyum gösterilirse gösterilsin, çok küçük bir azınlık dışında yabancı olma duygusu hala Diğer taraftan her yeni nesille birlikte, içinde yaşanan toplumda yükselme ve başarılı olma arzusu duyanlar artıyor. Bu kişilerin çabalarıyla birlikte göçmenler hem kendilerini hem de ev sahibi toplumları kabullenme/dışlama ikilemiyle karşı karşıya bırakıyorlar.
  5. Hangi ülkeden ve hangi kimlik grubundan söz edersek edelim, hepsinde nesiller arası farklılıklar var ve her neslin kendine has tutumu aynı. İlk nesil fazlasıyla içe kapalı, kendini koruma amacında ve ev sahibi toplumla olabildiğince az ilişki içinde yaşıyor. Bunda dil bilmemenin ve içinde yaşanılan kültürün ve hukuksal yapının iyi anlaşılamamasının payı büyük. İkinci nesilde arafta kalmışlık duygusu Dil öğrenmişler ve ailenin rehberi haline gelme sonucu normalin üzerinde sorumluluk yüklenmişler. Ailelerine ebeveynlik yapmak, aileyle toplum arasında köprü olmak durumunda kalmışlar. Ne var ki aldıkları yetersiz eğitim bu işlevin hakkıyla yapılmasını engellemiş ve bu da başarısızlık duygusunu artırmış. Üçüncü nesil ise kendisini bulunduğu ülkenin parçası addetmekle birlikte itiraza yatkın, öfkeli ve sorumsuz. Aileden ziyade sokağın belirleyici olduğu bir hayat tarzına doğru savruluyor. İkinci neslin arada kalmışlığına karşılık, üçüncü nesil alt kültür oluşturmanın peşinde.

Cemaatler

  1. Sünni ve Alevi cemaatler arasında çok belirgin bir mesafe bulunuyor. Bireysel düzlemde sorun yaşanmasa da, kurumsal ilişkiler neredeyse yok denebilir. Bunda en büyük faktör yüzyıllara dayanan karşılıklı tanımama, ilgilenmeme ve dışlama alışkanlığının Avrupa’daki göçmen yaşantısına da birebir yansıması. Son yıllarda siyasetin de aynı yönde ayrıştırmacı bir işlev gördüğü anlaşılıyor. Kültürel kimlik giderek siyasi kimlikle örtüşmüş ve bu durum cemaatler arası kopukluğu derinleştirmiş.
  2. Cemaatlerin kendi içinde de bir bütünlük yok. Ülkelerde bağımsız olarak her cemaatte alt kimlikler üzerinden bölünmeler yaşanıyor. Sünni kurumların son yıllarda birbirlerine daha yakın duruyor olmalarına karşın, gizli bir rekabet de söz Aleviler ise inancı temel alanlarla siyaseti öne çıkaranlar arasında ikiye ayrılmış durumda ve arada açıkça izlenebilen bir gerginlik mevcut. Bu durum kurumların birlikte davranmalarını engellediği ölçüde, ev sahibi ülkede hak arayışı çabalarını da zayıflatıyor. Görünen o ki hangi cemaat olursa olsun, her kurumun göçmenler için yararlı çabaları var ve takdir görüyor. Ancak yine her kurumun tavrında geçmişten gelen gerilim ve ayrışmalar hala geçerliliğini sürdürüyor ve göçmenlerin uyum imkanlarını daraltabiliyor.
  3. Son dönemde ortaya çıkan genel bir eğilim, inanç yönü güçlü olmayan Alevilerle Kürtler arasında bir buluşmanın gerçekleşiyor olması. Alevilerin böylece giderek ‘Kürtleştiği’ ya da Aleviliğin bizatihi bir etnik kimliğe dönüşmekte olduğu ileri sürülebilir. Benzer bir olgu, Alevi nüfusun göreceli olarak az olduğu durumlarda da geçerli olabiliyor. Sünni olmama/görünmeme kaygısı Alevileri Kürt kimliğine yaklaştırabiliyor.
  4. Cemaat kurumları her ülkede ve kimlikten bağımsız olarak Türkiye siyasetinin etkisi altındalar. Türkiye’deki gerilim ve çatışmalar aynen yurt dışına da yansıyor ve derneklerin kendilerini bu ayrışmalar üzerinden tanımlamalarıyla sonuçlanıyor. Böyle bir niyet bulunmasa bile, toplumsal algı ve zorlamalar kurumları ister istemez siyasileştiriyor ve bu durum partizanlığı öne çıkaran yönetimler ürettiği ölçüde sosyal hizmetlerin verimli bir şekilde sunulmasına sekte Odağın Türkiye olması ise kurumların bulundukları ülkenin siyasetine ve kamusal alanına müdahil olmasını da engelliyor.
  5. Cemaat kurumlarında ve sivil toplum kuruluşlarında (STK) genelde dar hizmet anlayışı, yönetimi gençlere devretmeme ve keyfi kişi yönetimi çok yaygın. Bu yapılanma, hitap edilen cemaat mensuplarının bile derneklere uzak durmasına yol açmış. Özellikle gençler cemaat kurumlarının ve derneklerinin uzağında duruyor çünkü ne içerik ne de yaklaşım olarak göçmen dünyasındaki dernekçilik mantığı gençlere hitap

Toplumsal hayat

  1. Gençler her yerde kimlik arayışı içinde. Ev, okul ve sokağın birbirinden farklı alt kültürlere tekabül ettiği bir dünyada gençler de kendilerine has bir varoluş hali üretmeye çalışıyor. Diğer göçmenlerle etkileşimin yarattığı melezleşmeler onları hem aileden hem de bulundukları toplumun makbul yetişme çizgisinden uzaklaştırıyor. Aile ortamları cazip olmadığı için olabildiğince ‘dışarıda’ olma isteği çok yaygın. Rol modellerin de eksikliği nedeniyle, aileden bir an önce kopmak, kendi hayatını kurmak ve olabildiğince hızlı zengin olmak isteniyor. Çoğunluk eğitimini yarıda keserek iş hayatına ve aile işletmelerine kayıyor. Ancak tatminsizlik ve başarısızlık duygusu çok yaygın. Bu da tepkisel tutumu ve milliyetçiliği besleyerek gençlerin gerçek anlamda topluma uyum sağlamasını engelliyor. Türkiye’yi hiç görmemiş gençlerin daha radikal bir milliyetçilik diline sahip olmalarının nedeni de bu yabancılaşma hali.
  2. Kadınların ekseriyeti eve sıkışmış Bulundukları ülkenin dilini bilmedikleri gibi sokakla ilişkileri de çok sınırlı ve tekdüze. Uyum konusunda daha avantajlı olan Alevilerde bile, iyi eğitimli kesim bir yana bırakılırsa çoğunluk bu koşullarda yaşıyor. Kadınlar çalışmıyor, dış dünyayla ilişki kurmuyor ve onlardan çocuk yetiştirmeleri bekleniyor. Ancak dışında bulundukları toplumu tanıyamayan anneler çocuklarının eğitimine de yeterli destek veremiyorlar. Çocuklar belirli yaşa geldiğinde ise kendi geleceklerini belirleme konusunda tamamen çaresiz ve gayesiz kalıyorlar.
  3. Erkekler ise yabancı bir kültürde başarıyı yakalamak zorunda olmanın yükünü taşıyor. Bir anda yaşadığı ülkeyle ilgili olarak bilgisiz ve sorunlarını çözme yönünde çaresiz konuma indirgenmiş olmak, erkeklik algısını zedeliyor ve çoğunluk bununla başa çıkacak kavrayışa sahip değil. Aile reisleri çok çalışıyor, ailesiyle ilgilenemiyor ve başarıyı sadece para kazanıp evin geçimini sağlamakta ve birikim yapmakta arıyor. Ancak çocuklar üzerindeki kontrolün kaçması, ev sahibi toplum karşısındaki eziklik veya yeterince başarılı olamama hali kolaylıkla şiddet üretebiliyor. Çocukların aile kültüründe yeri olmayan özgürlük talepleri bu ortamı daha da pekiştiriyor ve aile üyeleri birbirine yabancılaşıyor.
  4. Evlilikler halen esas olarak cemaat içi. Diğer kimliklerle, farklı dinden olanlarla evlilik az ama her ülkede artış Bir dönem çok popüler olan ‘ithal gelin ve damat’ şimdilerde azalmış. Evlenme yaşı ise yükseliyor. Bunda eğitim seviyesinin artmasının payı yüksek.
  5. Boşanmalar son yıllarda hızla yükselerek ev sahibi toplumların oranlarına yaklaşmış. Özellikle gençler çok daha rahat boşanıyor. Ailelerin bozulmasında ana etken aile içi şiddet. Erkekler hem Avrupa’da yaşıyor olmak istiyor, hem de eşlerinin çok da Avrupalı olmasından hoşlanmıyor. Kadınların sahip olduğu ekonomik ve sosyal haklar ise kadınları çok daha cesur kılıyor. Boşanmaların büyük çoğunluğu kadının inisiyatifiyle yaşanıyor.
  6. İş hayatında Türkiyeli göçmenler başarılı addediliyorlar, girişimci ve Ancak üçüncü nesil iş kurma açısından eski nesillere göre daha muhafazakar ve Avrupalı gençlerin tavrına yakın bir tutum izliyor. Risk almaktan ziyade güvence aranıyor. Özel işletmecilik çok yaygın olsa da ölçek olarak gelişmeye yatkın değiller. İş hayatında dar görüşlülük hakim. Kısa zamanda olabildiğince para kazanma ve tüketim üzerinden kendini kanıtlama dürtüsü belirleyici. Ev sahibi toplumların ayrımcı yaklaşımları ve esas olarak yetersiz eğitim göçmenlerde işsizliği çok yüksek oranlara çıkartmış durumda. Bu bir miktar cemaat içi iş yaratma kapasitesiyle telafi edilse de giderek büyüyen bir sorun olarak gözüküyor.
  7. Eğitim Avrupa ülkelerinde bir göçmenin toplumda yükselmesi için en önemli araç. Çocuğun eğitimi hem ona bireysel olarak sınıf atlama yolunu açabiliyor, hem de doğrudan ailenin yaşam koşullarını değiştiriyor. Bulunulan ülkeye adaptasyon ve entegrasyon açısından daha etkin bir yol yok. Ancak eğitim sisteminden yararlanmak bilgilenmeyi, çocuğun durumuyla ilgilenmeyi ve okulu muhatap alarak uğraşmayı gerektiriyor. Ebeveynler ise çoğunlukla dili iyi bilmiyor ve işin ciddiyetini anlamıyor. Böylece çocuğun kaderi öğretmenlerin eline terk ediliyor ve bu noktada bütün ülkelerde eğitime sinmiş olduğu anlaşılan ayrımcı yaklaşım devreye girebiliyor. Sistem göçmenleri bir alt sınıf gibi görerek, onların mavi yakalı işlere yönlendirilmesini daha doğru buluyor.
  8. Suç oranları Türkiyeli göçmenlerde nispeten düşük. Cemaat yapısı, mahalle anlayışı ve aile kültürü bu konuda olumlu etkiye sahip. Ancak Türkiyelilerin önemli bir toplumsal güç haline geldiği Almanya’da belirli alanlardaki suç örgütlerinin Türkiyeliler tarafından yönetildiği, İngiltere’de ise mafyavari oluşumların varlığı da bir gerçek. Bu örgütler eğitimden ve aileden uzaklaşmış olan gençleri kullanıyor ve onlara bir kariyer Onun dışında göçmenlerin az da olsa sokak suçlarına bulaştıkları, çeteleşme eğiliminin varlığı gözlemleniyor.
  9. Ruh sağlığı, yeterince üzerine gidilemeyen hatta çoğu zaman yok sayılan, ancak çok temel ve yaygın bir sorun alanı. Türkiyeli göçmenlerin uyum zorlukları, kültürel farklılıklarla başa çıkamamaları, ev sahibi toplumun ayrımcı yaklaşımına maruz kalmaları ve bunun üzerine binen başarısızlık duygusu, depresyona neden Çocukların başarısızlığı da doğrudan aileye yükleniyor. Bu ortamdan çıkmanın mümkün olmadığının, bulunulan ülkede kalıcı olduklarının idraki/bilinci de birçok kişide söz konusu karamsar duygu dünyasını pekiştiriyor.

Türkiye

  1. Anavatan bağının tüm kesimlerde halen çok güçlü olduğunu ama bunun reel bir aidiyetten ziyade giderek fikri/ideolojik bir bağ olarak taşındığı görülüyor. Siyasi aidiyet üzerinden Türkiye’ye bakanların dönme ihtimali yok denecek kadar Diğerleri ise ancak emeklilik sonrası ve yarı zamanlı bir dönüş hayal ediyorlar. Kendilerini bulundukları ülkeye ait görmeyen, hatta o ülkeyle manevi bir bağ kuramayanlar bile sosyal imkanlar ve yaşam koşullarının cazibesi nedeniyle kesin dönüş yapmak istemiyor. Hasret ise insanların zihninde bir olgu… Buna karşılık Türkiye’ye yönelik eleştiriler yaygın. Sünni kesimler bile, son yıllarda Türkiye’de yaşanan sosyoekonomik gelişmeden övünç duysalar da hukuk devleti olmanın ölçütleri açısından anavatanı geri buluyorlar. Söz konusu beğeni seviyesinin her cemaatte son derece kırılgan ve oynak olduğu görülüyor. Türkiye’deki demokratik süreçlerin gelişimine ve konjonktüre göre büyük iniş çıkışlar yaşanabiliyor.
  2. Türkiye’deki siyasetçilerin Avrupa’ya geldiklerinde sergiledikleri tutum çoğunluk tarafından uygun bulunmuyor ve kullanılan üslup, kimlikten bağımsız olarak herkesi rahatsız Avrupa’da yaşamakta olanlar siyasete ve siyasetçiye ilişkin olarak Avrupalı normlar geliştirmiş durumdalar ve onlarla kıyaslandığında Türkiyeli siyasetçilerin ve resmi görevlilerin çoğunun iyi bir performans göstermediğinde çoğunluk hemfikir. Daha genel bir bakış ise Türkiye’nin Avrupa’daki Türkiyelilere çok faydacı yaklaştığı ve bunun geri teptiği yönünde.
  3. Türkiye’nin sağlamakta olduğu hizmetler açısından konsolosluklar olumlu anlamda temayüz Hangi kimlikten olursa olsun ve bütün ülkelerde konsoloslukların iyiye gittiği, hem daha iyi hizmet verdikleri hem de artık toplumun içine girdikleri teslim ediliyor. Bu nedenle de yapılabilecek birçok yeni hizmetin konsolosluklar üzerinden olması tercih ediliyor.
Politika Yapımına Dair Öneriler

Genele yayılan ve ortak hassasiyetleri taşıyan önerileri şöylece özetlemek mümkün:

Stratejik açıdan…

  • Avrupalı Türkiyeliler için genel bir vizyon oluşturmak, bunun hedef ve araçlarını, her ülkede nasıl ve kimlerle işbirliği içinde uygulanacağını açıklamak.
  • Türkiye’yle Avrupa ülkeleri arasındaki mütekabiliyet ilişkisini yeniden ele alarak işlevsel hale
  • Alevilere ve genelde Avrupalılara yönelik güven yaratma politikası izlemek ve bu yönde adımlar
  • Avrupalı Türkiyelilere yönelik uygulamalarda baskıcı ve yönlendirici değil, kolaylaştırıcı olmak. Amacı Türkiye’nin değil göçmenlerin ihtiyacı ve çıkarı etrafında tanımlamak.
  • Avrupa’yı bir seçim bölgesi haline getirerek, buradan Türkiyelilerin oylarıyla doğrudan birkaç milletvekilinin meclise girebilmesinin yolunu açmak.

Sosyal / kültürel uygulamalara ilişkin…

  • Göçmenlerle kültürel bağın güçlendirilmesini hedeflemek üzere, Avrupalı kurumları da içine alan, özellikle medya ve sinema alanında işbirliği projeleri üretmek.
  • Avrupa’daki göçmenlerin oluşturduğu kurumsal yapıyı güçlendirmek amacıyla eğitime, spora ve medyaya yatırım yapmak ve bunların özerk davranabilmesini sağlamak.
  • Sosyokültürel ve sosyoekonomik araştırmalar yapmak üzere bir Türkiye Enstitüsü kurmak.
  • Konsolosluklara koordinasyon işlevini yürütecek bir sosyal ataşe
  • Konsolosluklar öncülüğünde, üyeleri Avrupalı Türkiyelilerden ve yerel uzmanlardan oluşan, ailelere her alanda bilgi vermek ve yönlendirme yapmak üzere ‘Aile Destek Merkezleri’ açmak.
  • Diyanet Vakfı yönetimi dahil tüm bürokratik kurumlara Avrupa’da doğmuş ve yetişmiş, ülkenin sistemi ve dilini bilen Türkiyelilerin atanmasını sağlamak.

Gençlere ve eğitime yönelik olarak…

  • Gençlerin eğitim, iş ve sosyal hayatlarında önlerine çıkacak imkanları değerlendirmelerini ve doğru tercihler yapmalarını sağlayacak bir koçluk sistemi oluşturmak.
  • Gençlere yönelik olarak, onları hem Türkiye hem bulundukları ülkeyle ilişkiye geçirecek, karşılıklı uyumu besleyecek sosyal programlar üretmek.
  • Gençlerin geçici sürelerle Türkiye’de kamu ve özel sektörde kullanılmalarını sağlayacak teşvik programları
  • Türkçe dili ve kültürü eğitiminde Avrupa’da yetişmiş kalitesi yüksek öğretmenler kullanmak.
  • Çift dilli ana ve ilkokullar açmak ve burada pedagojik temeli güçlü, Avrupa’da yetişmiş uzmanları istihdam
  • Ailelere çocuklarının eğitiminde rehberlik etmek üzere, Avrupa’da yetişmiş ve sistemi bilen uzmanlardan oluşan ‘Veli Danışma Kurulları’ oluşturmak.

Sağlık alanında…

  • Ailelerin sağlık ihtiyaçlarını anlamak, takip etmek ve gerektiğinde yol göstermek üzere, sistemi bilen uzmanlardan kurulu bir kurumsal ağ üretmek.
  • Ruh sağlığı alanında yardım ve destek ihtiyacı içinde olan Türkiyelilere hizmet vermek üzere ‘Psikolojik Yardım Klinikleri’ açmak.

İş hayatına ilişkin…

  • Türkiyeli göçmenlere yatırım ve iş üretme konularında bilgi ve destek verebilecek, Avrupalılardan oluşan bir kurumsallaşma
  • Türkiye’deki iş ve yatırım imkanları arayanlara hizmet vermek üzere birimler oluşturmak.
  • Türkiye’de istihdam edilmek isteyenlere bilgilenme ve başvuru konusunda rehberlik verebilecek birimler

Ülkelere Dair Değerlendirmeler

Almanya
Vatandaşlık Boyutu

 Kimlik, kültür ve devlet

Avrupa Birliği’nin (AB) merkezi gücü olmasının yanında Türkiye’den gelen göçün çoğunluğuna sahip olması, Almanya’yı özel bir konuma oturtuyor. On yıllar içinde Batı’ya akmış göçmenlerin yaşam dinamikleri, bu ülkedeki sorunlar ve çözümlerle biçim değiştiriyor. Almanya’nın kendine has kimliksel yapısı, yani ‘Alman olmanın’ ne anlama geldiği ve bunun yıllar içinde değişen tezahürleri, göçmenlerin kendilerini kimliksel olarak konumlandırmasında hayati belirleyiciliğe sahip. Almanya, kendisini bir ‘dil ve kültür varlığı’ olarak tanımlıyor. ‘Alman’ olmak, Almanca etrafında oluşmuş kültürün tarihten beslenerek bugüne ulaşmasıyla bağlantılı. Bu durum, diğer dil ve kültürlerin yabancılaştırılmasına ve tehdit olarak algılanabilmesine kapı açıyor. Ayrıca Almanlar kendi kültürlerini bir leit yani ‘öncü’ kültür olarak görüyorlar. Kültürler arası hiyerarşinin bu şekilde doğallaşması, ayrımcılığın da sıradanlaştırılabilmesini mümkün kılıyor. Söz konusu anlayış o denli güçlü ki, siyaseti, medyayı ve kiliseyi bir arada, aynı potada tutabiliyor. Nitekim siyasi yelpazedeki yerlerinden bağımsız olarak bütün siyasi partiler, kültürel kimlik açısından örtüşen kırmızı çizgilere sahipler.

Kendi kültürünün üstünlüğüne olan yaygın inanç, ‘ötekinin’ asimilasyonunu doğal bir beklenti haline getirebiliyor. Nitekim göçlerin ilk döneminde daha üstün kültürle karşılaşmanın göçmenleri kendiliğinden üstün kültüre çekeceği düşünülmüş. Farklı inançların Almanya’da yaşama ve var olma biçiminin de söz konusu asimilasyonun imbiğinden geçerek oluşacağı umut edilmiş. Entegrasyonun bireyselleşme ve sekülerleşme üzerinden lineer olarak gerçekleşeceği, nihai olarak kültürel farklılığın açtığı makasın kapanacağı varsayılmış. Gelinen noktada, göçmenlerin idealize edildiği şekliyle ‘Alman’ olmasının imkansızlığı ortada. Bunun basit sonuçlarından biri, bunca yıldan sonra, nüfusun %20’sinin göçmen olduğu bu ülkede, Alman toplumunun çoğunluğunun hala göçmenlere karşı olması.

Toplumun geleneksel bakışındaki tutuculuğa karşın Alman anayasası ve yasaları, özgürlükçü ve eşitlikçi bir hukuksal çerçeveye sahip. Resmi bir din olmamakla birlikte, devlet toplumun inançlarını korumakla mükellef. Bunun uzantısı olarak çeşitli grupların ‘dini cemaat statüsü’ elde etmesi ve inançsal temelde kurumlar oluşturması mümkün. Bu kurumlar, ibadethaneden kreş, hastane, yaşlı evi, kültür derneği ve benzerlerine uzanan geniş bir yelpaze oluşturuyor.

Göçmenlerin gözüyle yasalardan şikayet olmamakla birlikte, yasaların uygulamasından var. Sistemin tümünü mahkum etmeseler de görüşmecilerimiz özellikle yargıda ve okulda, coğrafi açıdan ise Doğu Almanya’da ayrımcılık ve ırkçılıktan şikayetçi oldular. Genel kanaat, bu ayrımcılığın göçmen kimliğinin ‘gücüyle’ ters orantılı olduğu. Örneğin, İtalya ve İspanya güçsüzken oradan gelen göçmenlere karşı da ayrımcılık yapıldığı söylendi. Devletin kendi faaliyetlerinde mezhep istatistiği tutmaması görünüşte eşitlikçi bir yaklaşım olsa da, uygulamada ortaya konan tercihler ayrımcılığın yaygınlığına işaret ediyor. Örneğin, Sünni göçmenler Alman devletinin Aleviliği din olarak kabul etmesini devletin göçmen taleplerini kuşatabildiğinin bir örneği olarak kullandığını, ancak buradan hareketle makbul bir Müslüman modeli üretmek istediğini öne sürüyorlar. Devlet kağıt üzerinde mezheplere eşit mesafe alıyor gibi görünse de, uygulamada farklı kimlikleri devlet açısından ‘kullanılabilirliğine’ göre ön plana çıkarabiliyor.

Alman devletinin vatandaşlık alanındaki ‘teşvik’ ve ‘engelleme’ uygulamaları, ayrımcılığın çeşitli veçhelerini gözler önüne serebiliyor. Örneğin, görüşmecilerimizin vurguladığı üzere siyasi kimlikli Kürtlerin vatandaş olma süreçlerinde daha az sorun çıkıyor, hatta vatandaşlıklarının teşvik edildiği düşünülüyor. Türkiye’den yeni gelişlere ise genelde caydırıcı yaklaşılıyor. İlk göçmen nesillerine Almanca öğretilmemesinin altında onları geri dönmeye teşvik etme niyetinin yattığı düşünülüyor. Bir görüşmecinin aktardığına göre çocukları Alman vatandaşı olan, ikinci nesilden bir aile, uzunca bir süre Türkiye’de kaldıktan sonra Almanya’ya döndüğünde çocuğun vatandaşlığı ilga edilmeye kalkılmış ve bu durum ancak Türkiye’nin müdahalesiyle engellenmiş.

Kağıt üzerindeki eşitliğe karşın uygulamaya sinmiş ‘doğal’ ayrımcılığın sistematik hale geldiği nokta, Müslümanlarla olan ilişkiler. Şu an için göçmenlerin sadece dörtte biri Müslüman, ama esas entegrasyon sorunları bu kesimde yaşanıyor. Nitekim dışlanmanın etnik kimlikten ziyade dinsel kimlik üzerinden olduğu ortak bir gözlem. Bunda Alman devletinin göçmeni nasıl tanımlayacağı sorusuna ‘mezhep’ cevabını vermiş olmasının büyük payı var. Diğer bir deyişle, devlet kendi karşısında bir dizi etnisite değil, belirli inanç grupları görüyor ve onları muhatap alıyor. Buna karşılık, Müslümanların entegrasyon zorluğunun doğrudan inançlarıyla ilişkili olduğu sonucu üretiliyor ve çözüm de yine inanç alanında aranıyor. Bu bağlamda ‘Euro-İslam’ (Avrupa’ya has bir İslam) arayışı ortaya çıkmış oluyor.

Ancak devletin ‘gerçek’ bir çözüm, yani göçmenle yerliyi uyum halinde yaşatacak bir alternatif peşinde olduğunu da eklemek lazım. 2006 yılında yapılan İslam Konferansı, Müslümanları resmen Avrupa’nın parçası haline getirdi. Alman devleti tüm inanç grupları için ‘kilise modelini’ önerdi ve Müslümanlar bu sayede bir araya gelerek taleplerini resmi bir mecraya dökebildiler. Ardından Essen gibi bazı eyaletlerde Sünni grupların cemaat statüsü alması mümkün oldu.

Yine de 11 Eylül saldırısından ve özellikle IŞİD’in ortaya çıkmasından sonra devletin Müslümanlara yaklaşımında daha net tercihler görülebiliyor. Görüşmecilerimiz özellikle Alevi kimliğinin devlet açısından ‘kullanışlı’ olarak algılandığının altını çizdiler. Alevilerin farklı bir inanç ve toplum olarak görülmesiyle birlikte bürokrasideki Alevilerin sayısının hızla arttığı, hatta Türkiye’de bir Alman konsolosluğunda Alman vatandaşı bir Alevinin istihdam edildiği vurgulandı. Alevilerin Alman devleti için ‘siyasi bir kart’ oluşturduğu fikri, bizzat Aleviler arasında da kabul görmekte.

Göçmenlik

Madalyonun diğer tarafında kendisini Alman devleti ve toplumuyla karşı karşıya bulmuş Türkiyeli bir göçmen kitlesi bulunuyor. 1970’li yıllara kadar Almanya’daki Türkiyeli göçmenlerin %70’ini kırsal ve fakir bölgelerden gelenler oluşturmuş. Haftanın yedi günü, günde on iki  saat çalışan bu insanlar, 1980 sonrasında kendi ailelerini de getirmişler. Ebeveynler Almanca bilmedikleri için çocuklarının eğitiminde yardımcı olma şansları olmamış. 1970-1980 yılları arası yaşanan ekonomik nedenli gelişlerde de durum çok farklı seyretmemiş. İnsanlar tüm vakitlerini para kazanmaya ve biriktirmeye yoğunlaştırmışlar. Bunda akıllarının bir köşesindeki Türkiye’ye dönüş hayalinin de büyük payı var. 1980 sonrası dönem Türkiye’den siyasi nedenlerle iltica edenlerin gelişine tanık olurken, mali durumu bir parça iyileşen eski göçmenler de ‘ithal gelin/ damat’ arayışına girmişler. Bu yıllar göçmenler açısından çok kritik yıllar olarak anılıyor, çünkü Kohl hükümeti 1984’e kadar göçmenleri geri gönderme politikası yürütmüş. Ancak 1990’lara doğru farklı bir ortamın ortaya çıktığı, Türkiye’ye gidenlerin aradıklarını bulamayarak Almanya’ya dönmeleri ve cemaat kurumlarının da göçmenlere sahip çıkmasıyla, “biz artık buralıyız” fikrinin yerleşmeye başladığı söyleniyor. ‘Gurbetçilik’ kimlik ve hissiyatı geçmişte kalırken, yeni mobilya ve araba alma eğilimi bir anda yaygınlaşmış. Bu eşiğin geçilmesiyle temel soru, çocuğun hayat standardının nasıl yükseltileceği haline gelmiş.

Bu inişli çıkışlı süreç içerisinde Alman devleti de ‘yabancı’ kavramından ‘göçmene’ geçiş yapmış. Ancak Türkiyelilerin Alman kültürüne yaklaşımda sergilediği mesafe devlet açısından bir sorun kaynağı olmaya devam ediyor. Türkiye’ye yerleşme fikri artık çok cazip olmasa da Türkiye’ye bağlılık gücünü sürdürmekte. Çoğunluğun giderek “biraz Alman biraz Türk” olmasına karşın Alman kimliği tam olarak benimsenmiş sayılmaz. Bazı görüşmecilerimiz Avrupalılığı çoğu zaman kendilerine Almanlıktan daha yakın bulduklarını ifade ediyorlar. Bunda Alman toplumunun Türkiyeli göçmenleri “Türkiye’den sorumluymuşlar” gibi muhatap almalarının da payı var. Dolayısıyla Alman kimliğinin göçmenleri kuşatmada yetersiz kaldığını, Avrupalı olma fikrinin daha rahatlatıcı olduğunu çıkarsamak mümkün. Diğer taraftan devletin gücü, hakimiyeti ve sağlayabildiği olanaklar nedeniyle Alman vatandaşı olmanın son derece rasyonel olduğu, hatta bunun bir ‘zorunluluk’ gibi hissedildiği de vurgulanıyor.

Almanya’da var olabilmenin asgari koşulunun “oyunun kuralını öğrenme ve uyma mecburiyeti” olduğunun altı çizilirken, göçmenlerin hala Alman devletini, sistemini ve medyasını anlamadığı söylendi. Bu durum hem ev sahibi Alman toplumla göçmenler arasındaki mesafeyi artırıyor, hem de ayrımcılığa kayan uygulamaları mümkün kılabiliyor. Okullar, bu bağlamda ayrımcılığın en fazla hissedildiği yerler. Öğrencinin adından hareketle yeteneğinin değerlendirilmesinden şikayet ediliyor.

Sosyal bilimci bir Alman görüşmeci, genel kamuoyu açısından Alevi/Sünni ayrımının çok bilinçli olmadığını, hatta Hristiyan Arapların da Türkiyeli Müslümanlardan ayırt edilmediğini söyledi. Ne var ki zaten asıl ayrımcılık da farklı göçmenler arasında değil, tüm göçmenlere karşı sergileniyor. Bunun sonucunda yabancılık duygusunun eğitimli göçmenler arasında da yaygın olduğuna işaret edildi. Diğer taraftan göçmen grupların birbirine ayrımcı bakışı nedeniyle kimlikler arası dayanışmanın da becerilemediği anlaşılıyor.

Yabancılık, göçmenlik, vatandaşlık üçgeninde kendisine hayat alanı arayan Türkiyeliler, artık bugün Almanya’yı özellikle çocukları adına ‘vatan’ kabul etmeye yakın gözüküyorlar. Bu eğilimin üçüncü nesilde, yani 1980 sonrası doğumlularda daha yerleşik olduğu anlaşılıyor. Alman vatandaşı bir Türkiyeli akademisyenin öngörülerini dikkate alacak olursak, Avrupalı bakışında Müslümanlığın öne çıkması nedeniyle Türk kimliğinin Arap kimliğiyle iç içe geçtiği bir döneme giriyoruz. Bu yoruma göre, önümüzdeki beş yıl içinde Alman hissedenler artarken, diğerleri artık kendilerini Türk’ten ziyade Müslüman olarak görecek. Alevilerin ise ufak bir kısmı inanç arayışı içinde Sünnileşirken, çoğunluk ‘week-end ethnicity’ haline gelecek—yani hafta içi Alman, hafta sonu Alevi olacaklar.

Bu hızlı değişimin ve ima ettiği belirsizliğin göçmenler için özel bir psikoloji üretmesi kaçınılmaz. Her şeyden önce göçmenlik ‘nesneleştirilmeyi’ beraberinde getiriyor. Bir görüşmecinin ifadesiyle, göçmenlik “büyüteç altında hissetmek” demek. Yerleşik toplum, her olayda göçmeni sınıyor ve onun ne denli ‘doğru’ bir entegrasyon içinde olduğuna karar veriyor. Dolayısıyla göçmenler fazlasıyla görünür durumdalar ve bu yüzden bir tavır geliştirmeye zorlanıyorlar. Buna göçmenlerin kimlik konusunda zaten belirsizlikler yaşadığını ve Müslüman kimliklilerin ateist bile olsalar toplum içinde Müslüman olarak etiketlendirildiklerini ekleyelim. Bunların sonucunda göçmenlerde, kendini koruma ve sert tepki verme güdüleri görülüyor. Almanlara bakışın aslen Almanların göçmenlere bakışının sonucu olduğu birçok görüşmecinin ortak kanaati. Dışlanma karşısındaki tepkilerin bir bölümü “bizim de Almanlara çok şey öğrettiğimiz” söylemiyle her ne kadar bir özgüven yansıtsa da, asıl duygu dünyasında kuşku, ezilme ve dışlanmanın ağır bastığını gözlemlemek mümkün.

Söz konusu olumsuz duygu dünyasının temelinde beş unsurun bulunduğunu ileri sürebiliriz. Birincisi, dışlanmanın ve çocuklara kendi kültürünü aktaramama kaygısının sonucu ortaya çıkan milliyetçilik. İkincisi, Batı ve Batılı karşısındaki zayıflığın neden olduğu kimlik sıkıntısının sonucunda yaşanan özgüven zayıflığı. Üçüncüsü, imparatorluk varisi olmanın da neden olduğu uyum güçlükleri. Dördüncüsü, özellikle vasıfsız alt sınıfların Türkiye’yle sıkı bağ kurması sonucu ortaya çıkan, içe kapanmacı geleneksel muhafazakarlık. Beşincisi ise, ‘gavurlaşma’ korkusu nedeniyle derinleşen Sünni muhafazakarlık. Bu unsurlar, göçmenlerin ve özelde Sünni kesimin daha dar bir sosyal ve psikolojik alanda cemaatleşmesi, Alman toplumundan uzakta durması sonucunu üretiyor.

Diğer taraftan böyle bir sıkışma içinde ömrünü ‘yabancı’ bir kültürde geçirmek zorunda kalmanın farklı uyum kanalları açtığını söylemek gerek. Bunlardan biri, kişinin farklı kimlikleri bir arada barındırdığı, farklı durumlarda farklı kimliğini öne çıkarabildiği ‘multiple-belonging’ yani çoklu aidiyet hali. Bu eğilimin üçüncü ve dördüncü nesillerde yaygın olduğu gözlemi yapılıyor. Bir diğer oluşum, herhangi bir tanımlanmış kimlikten ziyade bunların kendine has bir sentezinin üretilmesine dayanan ‘melez kimlikleşme.’ Bu bilinçli olarak gelişebildiği gibi hayatın sürüklemesi içinde de ortaya çıkabiliyor. Yine de genelde eğitimle doğru orantılı olduğu söylenebilir. Melezleşmeyle birlikte kişi daha esnek davranabiliyor, içinde bulunduğu çevreye göre davranışını değiştirebiliyor, bu da kendisini farklı ortamlara uyum açısından avantajlı kılıyor. Bu eğilim daha ziyade dördüncü nesilde ortaya çıkıyor. Son bir nokta bu uyum kolaylığının ille de devletin arzu ettiği türden bir entegrasyonu ima etmiyor olduğu. Çünkü yeni nesiller, bir yandan sisteme daha kolay adapte olurken, diğer yandan kendilerini Almanlarla eşit hissetme duygusu ve kamusal alanda yüksek normlara sahip olma nedeniyle daha tepkisel davranışlar da geliştirebiliyorlar. Bu ‘uyum paradoksunun’ önümüzdeki dönemde hem Almanya hem Türkiye için önemsenmesi gereken yeni bir duruma işaret edeceği açık.

Farklı Kesimler ve Sivil Toplum

Türkiyeli göçmenlere cemaat düzleminde bakıldığında ilk soru Alevilerle Sünniler arasındaki ilişkinin niteliği. Görünen o ki, ideolojik pozisyon üzerinden farklılaşmış toplulukların oluşabildiği göçmen dünyasında, Aleviler Sünnilerle kurumsal ilişkileri ‘kimlik mantığına’ ters buluyorlar. Bu yaklaşımda Aleviliği İslam’ın dışında tanımlama eğiliminin de payı var. Buna karşılık Aleviliği İslam’ın içinde, onun parçası olarak gören Alevilerin yaklaşımı çok daha esnek. Toplumun içinde bir Alevi/Sünni geriliminden söz edilmese de, Türkiye’ye bakarak tavır oluşturma eğiliminin kutuplaşmaya neden olduğunun altı çiziliyor. Bu kutuplaşmanın bütün nesillerde giderek arttığına işaret ediliyor. Bunda son yıllarda dinsel kimliğin önem kazanmasının ve buna bağlı olarak her iki kesimde de entegrasyon zorluklarının artmasının etkili olduğu söyleniyor. Almanya’daki Türkiye Diyanet Vakfı yapılanmasında tek bir Alevi bile bulunmazken Alman devlet kurumlarında kolayca iş bulabiliyor olmaları söz konusu ayrışmayı daha da derinleştiriyor. Öte yandan tasavvuf üzerinden Alevilerle Sünniler arasında yakınlaşma potansiyeli bulunduğunu, örneğin Bektaşiliğin bu türden ‘onarıcı’ bir konuma sahip olduğunu anlıyoruz.

Bir görüşmecimiz 2010 yılında yapılmış bir saha araştırmasında Almanya’daki Türkiyeli göçmenlerin %22’sinin Alevi olduğunun zikredildiğini hatırlattı. Genelde ise görüşmecilerimiz Alevi nüfusu için 500 ila 700 bin arası rakamlar verdiler. Alevilerin kabaca yarısı Erzincan, Malatya, Sivas, Maraş ve Tunceli’den. Almanya’da kurumsallaşmaları, 1970’ler ortasında Türkiye’de Birlik Partisi varken kurulan Yurtseverler Birliği’yle başlıyor. Sol sınıfsal söylemin hakimiyetindeki bu yılların ardından 1980 sonrasında inanç temelli söylem artsa da, “Aleviler devrimcidir” sloganı çevresinde toparlanılıyor. Ancak 1988-89 yıllarında ilk kez isminde ‘Alevi’ geçen bir dernek kuruluyor ve böylece ‘yeni entelijensiyayla’ ilk nesil inançlıların bir araya gelmesi mümkün oluyor.

Almanya’da örgütlü Alevilik, Türkiye’dekine kıyasla her zaman daha ideolojik ve sert olmuş. Bir anlamda Alevilik, Marksizm çökünce onun yerini almış. Bu özellik Alevi Federasyonu’nda halen geçerliliğini koruyor. Kabaca 200 derneği bir araya getiren Federasyon, gerçekte bir inanç teşkilatlanması olmakla birlikte kendisini siyasi özne olarak görüyor. Seçim sonuçlarından ve etkinliklere katılımlardan hareketle bakıldığında, günümüzde 30 bin kadar üyesi olan teşkilat içinde kabaca %40 oranında Kürt siyasetine yakın bir kitle olduğu hesaplanıyor.

Federasyon’un bir özelliği de tam zamanını bu işe ayırmaya hazır kişilerce yönetilmesi. Oysa diğer Alevi derneklerde çalışan çoğunluğun ayrı işleri var. Yine de son dönemde bu yapıda bir değişim gözleniyor. Hak eşitliğine odaklanmış derneklerin eğitim faaliyetlerine kayması sonucunda, kendilerini İslam içinde tanımlayan kurumlar da daha işlevsel bir personel yapısına geçiş yapmakta.

Alevilerin ancak 1990’lardan sonra kimliklerini açıkça ifade edebilmeleri, doğal olarak kimliğin sertleşmesine neden olmuş. Bu kimlik giderek Sünniliğe karşı konumlanırken, aynı zamanda etnik bir hüviyet de almış. Bugün birçok kişi için Alevilik kısaca “Alevilerden gelme hali” olarak ifade edilebiliyor. Öte yandan bu kesimin alt gruplarının da homojen olmadığını, örneğin Türkmen ve Tunceli Alevilerinin birbirinden çok farklı olduklarını gözden kaçırmamak lazım. Yine de söz konusu ayrışmaların cemaatsel bütünlükte ikincil kaldığı öne sürülebilir çünkü Alevilerin neredeyse üçte ikisi örgütlü değil ve ne inançla, ne de siyasetle bu boyutta ilgileniyor. Nitekim din dersi alan genç sayısının çok az olduğuna dikkat çekiliyor. Ancak din dersi alabilmenin de kolay olmadığı vurgulanmakta. Evde böyle bir bilginin edinilmesi mümkün değilken, okulların kapasitesi çok sınırlı ve dernekler de bu işlevi yüklenecek durumda değil. Örneğin, bir görüşmecimizin tahmini, derneklerin Alevi toplumuna ulaşma potansiyelinin azami %5’e kadar çıkabileceği yönünde.

Almanya’daki Türkiyeli Sünni göçmenlerin cemaatleşmesini ise camileri merkeze oturtmadan anlamak mümkün değil. Camiler ibadet mekanları olmanın ötesinde, birer sosyal ve kültürel merkez olarak, somut ihtiyaçlar göz önüne alınarak planlanıyor. Camiden tamamen kopmuş olanların oranı kabaca azami üçte bir olarak verilirken, cami kurumlarının gençliğin cemaate entegre edildiği ana oluşum olduğunun altı çiziliyor. Verilen rakamlara göre halen Diyanet’in 950, Milli Görüş’ün 575, Avrupa Türk-İslam Birliği’nin (ATİB – Ülkücüler) 300 kadar camisi var. Bunlara Süleymancıların, Menzil (Tekkeciler) cemaatinin camilerini ve son dönemde ortaya çıkan “Kürt camilerini” de eklemek lazım. Genelde her cami çevresinde 50-100 arası genç bulunuyor ve üniversitelilerin ortaokula gidenlere ağabeylik yapmasına dayanan bir yönlendirme mekanizması çalıştırılıyor.

Ortak kanaat, Türkiyeli Sünni göçmenlerin kimliklerini ve kültürlerini koruma başarısının cemaatleşme sayesinde olduğu. Sünni örgütlülüğün camiler etrafında çekirdek olarak %20 civarında kaldığı, Cuma namazıyla %30’lara çıktığı, caminin sosyal ve kültürel zemininde %60’a kadar yükseldiği söyleniyor. Öte yandan nesiller arası keskin farklar da var. Nitekim cemaatlere bağlı gençlerin oranının azami %15-20 olduğu bir gerçek.

Sünni cemaatler arası ilişkiler 2000 yılı itibarıyla olumlu yönde bir kırılma geçirmiş. Öncesinde kendi aralarında zıtlaşma ve kutuplaşma yaşarlarken, bu tarihten sonra birlikte hareket etme isteği artmış ve 2007’de Müslümanlar Koordinasyon Kurulu’nun oluşumuyla daha da pekişmiş. Bu iyileşmenin, ikisi Batı ikisi Türkiye kaynaklı dört ana nedeni olduğunu söylemek mümkün.

Birincisi 11 Eylül sonrasında Avrupa ülkelerinin içe kapanma ve kendini savunma ihtiyacı, ikincisi son yıllarda Avrupa’da giderek yükselmekte ve cesaretlenmekte olan İslamofobi, üçüncüsü Türkiye’deki 28 Şubat darbesi sonrasında hissedilen genel psikolojik tehdit ve dördüncüsü de AK Parti’nin toparlayıcı ve birleştirici işlevi.

Cemaatlerin kimliği koruma işlevi çok önemli gözükmekle birlikte, bunun nasıl bir kültüre karşılık geldiği sorusu kritik gözüküyor. Sünni görüşmecilerimizin bir bölümünün eleştirel baktığı noktalardan biri, Türkiye’de marjinal olanın Almanya’da baskın cemaatsel özellik haline gelebilmesi. Bu ortam Selefi yaklaşımların etkisini artırıyor ve aile düzenlerinde kırılma yaşayan alt sosyal sınıflarda karşılık bulmasını sağlıyor. Selefiliğin etkisinin altında, İslamofobinin yaygınlaştığı genel siyasi ortamla birlikte bilgisizliği, fakirliği ya da sahipsizliği aramak mümkün. Ancak Kuran kursları nedeniyle Türkçe’nin Arapça baskısı altında kalmasının da Selefi üslup ve dile yakınlaşmaya meydan verdiği iddia ediliyor.

Birey Boyutu 

Uyum

Almanya’da göçmenlik alttan alta bir tedirginlik ve ‘kamuya saygı’ ima ediyor. Bir görüşmecimiz bunu “Almanların istikrarı bozulursa biz burada yaşayamayız” şeklinde ifade etti. Kimsenin Alman devleti ve toplumuyla bir sıkıntısı yok. Aksine, oradaki düzenin mükemmelliğine imrenme ve uyum gösterme çabası var. “Burada önceden planlanmış bir hayat var” sözü bu bakışı iyi anlatıyor. Göçmenler için de hesaplanmış, kalıba oturtulmuş bir hayat mevcut ve göçmenden buna uyması bekleniyor. Söz konusu uyum gerekliliği gündelik hayatı kuşatmış durumda. Örneğin, Noel artık Türkiyeli göçmenlerce de kutlanılabiliyor çünkü çocuklar okulda bu kutlamayı zaten arkadaşlarıyla yapıyorlar ve uzantılarını doğal olarak eve taşıyorlar. Diğer taraftan, yine çocuklar sayesinde artık Almanların da göçmen bayramlarının farkında olup kutladıklarını ekleyelim.

Daha temel bir değişiklik dilde ve kavramlarda yaşanıyor. Göçmenler kaçınılmaz olarak yerleşik toplumun anlam dünyasını benimsemeye ve kavramlarını o dünyanın içinde yeniden üretmeye başlıyorlar. Artık ‘aşk, namus, ahlak’ gibi kavramların dil olarak Almanca ‘düşünüldüğü’ ve böylece içeriğinin çok farklılaştığı söyleniyor. Bu benzeşmenin tüketim kalıplarına da sirayet ettiğinden ve sağlıksız bir hal aldığından şikayetçi olanlar da var. Bir görüşmecimiz çocuklara çok ufak yaştan itibaren en pahalı hediyelerin alınmasını buna örnek gösterdi. Öte yandan bazı alanlarda Türkiyeli göçmenlerin Alman toplumunun davranışlarını tam olarak benimsemediği de anlaşılıyor. Almanlardaki gönüllü çalışma kültürünün hala uzağında duruluyor ve hobiler de içe kapalı yapılanmalar içinde gerçekleştiriliyor. Diğer bir deyişle, belki de göçmenler bireysel planda engelleyemedikleri adaptasyonu cemaatsel kimlikleşmeyle dengelemeye çalışıyorlar.

Almanya’nın Türkiye’yle mukayesesi göçmenlerin zihninde önemli bir yer tutuyor. Almanlara nazaran mağdur hissedilse de Türkiye’ye göre ‘bir adım önde’ olma duygusu kendinden memnun olmayı sağlıyor. Söz konusu mağduriyetin eyaletten eyalete değiştiği, daha reformcu yönetimlere sahip bölgelerde azaldığı söylenebilir. Ancak genelde ele alındığında, Almanların verdiği tepkilerin adaptasyonu zorlaştırdığının ve yeniden kimlikleşme yaratabildiğinin de altı çizilmeli. Türkiyelilere Türkiye’nin temsilcisi/sorumlusu gibi bakılması doğal olarak nesnel duruşu zorlaştırıyor ve fazladan bir Türkiye sahiplenmesi üretiyor. İlginç olan, Almanya’da bir birey olarak kendini var etmiş, başarılı olmuş olanların bu baskıyla daha fazla karşılaşabilmesi.

Ayrışmalar

Türkiyeli göçmenler açısından iki temel ayrışmadan söz edilebilir. Birincisi nesiller arası farklılıktan kaynaklanıyor. İkinci neslin hırslı olduğu, birikim yaptığı, başarılı olmak ve tutunmak için uğraştığı, buna karşılık sonraki nesillerin tembel, hevessiz ve vurdumduymaz olduğu gözlemi yapılıyor. Buna paralel olarak yine ikinci neslin Almancayı kendi gayretiyle olabildiğince iyi konuştuğu, ama sonraki nesillerde çok iyi konuşanların yanında doğru dürüst konuşup yazamayanların da olduğu vurgulanıyor. Genç nesillere doğru gelindiğinde İngilizce bilenler artarken Türkçenin zayıfladığı da bir diğer tespit.

İkinci ayrışma türü ise aile birleşmeleriyle Türkiyeliler arasında oluşan bir kültürel uzaklaşmanın başlaması ve bunun göçmenlerin bazı alt gruplarının içe kapanmasına neden olması. Bu ayrışmanın en keskin olanı ise Sünni/Alevi farklılaşmasında ortaya çıkıyor. Aslında Aleviler ve Sünniler aynı mahallede ve aynı binalarda oturuyor, aralarında sorun yaşamıyor ama birbirlerini tanıma gayreti içine girmiyorlar. Gündelik sosyal ilişkilerin varlığına karşın, birlikte davranma ve sosyal hayata katkı sunma türünden bir davranış gösterilmiyor. Bunda dindarlıkla olan bağın iki kesimde farklı dinamiklere sahip olması da etken. Dindarlık genelde azalıyor ama Alevilerde bu azalma çok daha hızlı oluyor ve bu hız Alevilerin farklı bir kültürel ortama kaymalarıyla sonuçlanabiliyor.

Alevilerin sosyal hayat açısından Sünnilerden farkı Almanya’daki hayatın ‘genel normlarını’ benimsemeye çok daha yatkın olmaları. Bunda kendi üzerlerinde herhangi bir dini otoritenin varlığını kabul etmemeleri de rol oynuyor. Öte yandan bu özelliğin Alevilerin devlet nezdinde ‘yönetilmelerini’ de kolaylaştırdığına dikkat çekiliyor. Böylece Alevilerin bireyselleşme üzerinden Alman toplumuna adaptasyonu artarken, Sünnilerle olan kültürel mesafe de açılabiliyor. Örneğin, Diyanet Alevilere de hizmet veriyor ama bu durum çekinceleri azaltmıyor ve aradaki mesafeyi kısaltmıyor.

Sünnilerde ise sosyalleşmenin cami etrafında olması, özellikle eski nesilde Türkiye eksenli bakışın sürmesine ve Almanlardan uzak durulmasına neden olmuş. Nesiller arası kültürel mesafenin giderek açılması, üçüncü neslin artık Türkiyeli olmadığı yargısını destekliyor. Bazı  gençlerin, sayıları az da olsa, radikal gruplara ilgisi dile getirilen bir sorun. Almanya’da doğup büyüyen ve ebeveynlerinden kopuk, protestocu bir kesim gencin varlığına dikkat çekiliyor. Çözümü ‘burada’ arayan bu gençlerin, örneğin sonradan Müslüman olan bir Alman Ebu Hamza (Pierre Vogel) adlı Vahhabi Selefiden etkilendiği iddia ediliyor. Görüşmeciler bu gibi radikal grupların gençler üzerindeki etkisinin bertaraf edilmesi için önlemler alınmasını öneriyor.

Diğer taraftan, radikalizmin tam tersi yönde pragmatizme ve tüketime yöneliş de yeni nesillerde yaygın bir davranış. Bir görüşmecimiz Sünnilerdeki ahlakçı bakışın ve özellikle ‘helal’ olayının manipüle edildiğinden şikayet ediyor. Anlaşıldığı kadarıyla bu durumlarda dindarlık giderek gevşek bir bağ oluşturuyor ve ilk iki neslin Anadolu kültürü sonrakilere yeterince geçirilemiyor.

Gençler

Genç nesillerin göçmenlik deneyimi iki temel eğilim üretmiş gözüküyor. Birincisi, ezik büyümesine rağmen başarılı olan grupta ‘başarının’ anlam ve coşkusunun çok yüksek olması. Futbolun bu bağlamda işlev görmesi şaşırtıcı değil. Örneğin, genç kuşağın son yıllarda Avrupa’da başarılı olan Galatasaray taraftarlığına meyletmesiyle “biz de yapabiliriz” duygusuna olan ihtiyaç arasında açık bir bağ var. Ancak kayda değer bir başarının elde edilememesi halinde sertliğe doğru bir kayış da yaşanabiliyor. Bir görüşmecimiz, gençlerin kendilerine sunulan her şeye olumlu ya da olumsuz net tepkiler verdiğini ama bütün tepkilerin keskin olduğunu söyledi.

Gençler arasındaki ikinci eğilim, gündelik hayatın ve teknolojinin cazibesi altında yakın çevrenin ürettiği sosyal hayattan kopuş. Aileleriyle birlikte yaşasalar da gençlerin kafasının “farklı ve dışarıda” olduğu tespiti yapılıyor. Bunun nedenlerinden biri, dilin yetersizliğine ve soyut kavramların eksikliğine paralel olarak gençlerin bilgi kaynağının sosyal medya olması. Bu alanda herkes birbirini takip ederken, takipçiler değişiyor, eleniyor, konsolide oluyor. Dolayısıyla sürekli olarak alt ve marjinal gruplaşmalar ortaya çıkıyor. Bu grupların kamusal alandaki alt kimlikleri ise semboller üzerinden olurken, sembol kullanımı giderek artıyor.

Akademik başarısı olmayan, her hangi bir işte çalışmayan gençler için, kendi ‘genç’ kimliklerini ifade etmelerine olanak sağlayan iki yol gözüküyor: spor veya ‘çeteler.’ Nitekim ucuz spor mekanları ve vücut geliştirme salonları epeyce Türkiyeli göçmeni kendine çekiyor. ‘Çete’ tabiri ise ille de suça bulaşmayı değil, daha geniş bir tanımla ‘birlikte takılmayı,’ sokakta birlikte görünür olmayı ifade ediyor. Bu grupların birçoğu modern dünyanın sunduğu imkanlardan kendi ölçülerince birkaç ‘parça’ koparmanın peşindeler. Karşı cinsle ilişkilerin çok daha rahat olduğu bu ortamda, gençlerin davranışları da eski kalıpları kırmaya yönelik oluyor. Sünni genç erkeklerin Alevi kızlarla arkadaşlık kurabilmek için Zülfikar takması buna örnek olarak veriliyor. Televizyonlardaki ‘süperstar’ yarışmalarına önemli oranda Türkiyeli göçmen gencin katılması da, bu yeni dünyada popüler bireyselleşme çabalarından biri olarak vurgulanıyor. Motorcu gruplar arasında çok sayıda Türkiyelinin olması yine bir başka örnek.

Madalyonun diğer yüzünde ise yeterli ve anlamlı bir başarı elde etmiş gençler yer almakta. Almancayı iyi bilen, ailenin resmi işlerini yüklenen bu tipolojinin kendisini ‘aileye hakim’ hissedebildiği, birinci nesli dönüştürdüğü ama yine de iki kültür arasında sıkışmışlığı tam olarak atlatamadığı anlaşılıyor. 1990 sonrası gençlerinin ne Türkiyeli ne Almanyalı olduğuna ama bunun kendine özgü avantajlar ürettiğine işaret ediliyor. Çok kimlikli olma hali Almanca-Türkçe karışımı bir dilin üremesine, zeka ve yaratıcılığa kapı açan bir zihinsel esnekliğin gelişmesine neden olmuş. Aynı zamanda her iki dili de ayrıca iyi bilenlerin çok başarılı oldukları, iş hayatında akıllı davrandıkları gözlemi yaygın. Bu gençlik ortamında Sünni/Alevi mesafesi de azalıyor, ortak sosyal mekan kullanımı ve ortak eğlence biçimleri öne çıkıyor.

Mülteci krizi sonrası, daha önce birbirine karşı olan Alman genç çetelerinin bile Türkiyeli Müslümanlara karşı birleşmesi kritik bir faktör. Bu çetelerin İslam karşıtı söylemleri giderek siyasiler tarafından da kullanılırken, aksi yönde ağırlık koyan Merkel’in beğenilme oranının %50’den %30’a düştüğüne dikkat çekiliyor. Bu durum somut ölçülerle Türkiyeli olmayan gençleri, soyut ölçülerle Türkiyeli olmaya teşvik etmekte. Eğitim seviyesindeki yükselme de göçmenliği sorunsallaştıran bir dil ürettiği ölçüde Türkiye’ye yakınlaşmayı anlamlı kılıyor.

Genel olarak ele alındığında, Türkiyeli göçmen gençlere ‘hitap etme’ sorunuyla karşı karşıya olunduğu söylenebilir. Nesiller arası diyalog kopukluğuyla Alman toplumuna içkin dışlayıcı tavır bir araya geldiğinde, gençler isyankar bir narsisizme doğru çekilebiliyorlar. Birçok aile bununla başa çıkmakta aciz kalıyor ve çocuk okulda da başarısız ise, aile çocuğu sokağa terk etmiş oluyor. Orada yaşanan ayrımcılıkların sonucunda yabancılaşma bir tür intikamcılığa dönüşebiliyor. Ancak hiçbir gencin ‘konumunun’ sabit olmadığı, farklı konumlar arasında geçişlilik olduğu göz ardı edilmemeli. Dolayısıyla çoğunluk melezleşmeye müsait, akışkan bir ortamda yetişkinliğe doğru evriliyor. Herkesin her yerde ve başka herkesle ‘takılabildiği’ bu dünyada normlar da son derece yüzeysel, muğlak ve akışkan. Nitekim bir görüşmecimiz zamane gencinin topluma mesajını şöyle tanımladı: “Ne istediğimi bilmiyorum, ama senin yaptığın benim istediğim değil.”

Aileler, evlilikler ve boşanmalar

Türkiyeli göçmenlerin her şeye rağmen aile ilişkilerinin güçlü olduğunu ve bunun Sünni/ Alevi cemaatlerde pek farklılık göstermediğini söyleyebiliriz. Ebeveyne yakın oturma hala güçlü bir eğilim. Bunda kiralık ev bulmanın ve masraflarını karşılamanın zorluğu da etkili. Nitekim bazı şirketler göçmenlere uygun siteler kuruyor ve göçmenler oradan daire almayı tercih ederek kendi istekleriyle gettolaşıyorlar. Böylece kişinin yaşadığı mekan ‘kaderi’ haline geliyor. Öte yandan ailelerin çocuklarını aile içinde tutma zorluğu çektiği de görülüyor.

Türkiye’den evlenmelerde evlilik sağlıklı gittiğinde çocuğun ‘yoldan çıkmasının’ çok daha kolay engellenebildiğine işaret ediliyor. Ancak bu tür evliliklerin eşler arasında sebep olduğu sorunlar nedeniyle artık çok azaldığı anlaşılıyor. Aile dağılmaları halen en büyük sorunlardan biri ve çocukların sokağa terk edilmesine neden olmakta. Bu türden sosyal sorunları olanların Türkiyeliler genelinde %10’u bulduğu ve devletin de bu orana razı olduğu vurgulanıyor. Söz konusu aile dağılmalarında aile içi şiddetin önemli payı olduğu öne sürülmekte. Kamusal alanda başarısız kalan erkeklerin evde güçlü olma refleksinin altı çiziliyor. Bunlara ek olarak Türkiyeli göçmenlerin gelenek ve kültürüne hitap eden, aile sorunlarının tartışılacağı kurumların yokluğu da yaşanan olumsuzlukları açıklayan bir diğer neden.

Evliliklerde aile yapısı önemli olmakla birlikte gençler, kolayca, fazla düşünülmeden ve gerekirse boşanmaya gidecek olan, bir görüşmecimizin deyimiyle “oyuncak evliliğe” meyletmekteler. Diğer taraftan evlenme yaşının yükseldiği de dikkat çekiyor. Gençler ya 20 yaş civarı, ya da 30 yaş sonrası evleniyorlar. Kiminle evlenileceği konusu Sünnilerde çok daha önem kazanıyor. Alevilerin çoğunluğu ise çocuklarının tercihine daha hoşgörülü bakıyor. Ancak Alevilerin Hıristiyanla evliliği, bir Sünniyle evliliğe tercih edebildikleri anlaşılıyor. Sünniler ise Alevi gelin almakta sorun görmezken, Alevilere gelin vermekten kaçınıyor. Almanlar veya diğer etnisite/inanç gruplarından göçmenlerle evliliklerin ise son on yılda artmakla birlikte, esas olarak ‘gelin alma’ şeklinde olduğu söyleniyor.

Sosyal planda herkesi kuşatan sorunlardan biri, boşanma oranlarının hızla artmakta olması. Özellikle ilk evlilik yıllarının bu açıdan çok kırılgan olduğu vurgulanıyor. Genç yaşta boşanmaların en önemli sebebinin kültürel uyumsuzluk olduğu, gelin ve damadın kültürel arka planları arasındaki farklılığın birlikteliği mümkün olmaktan çıkardığı söyleniyor. Geleneksel değerlerin zayıflamasının başta gelen sebeplerden olduğu dile getirilirken,kadınların bilincinin, önceliklerinin ve özgürlük anlayışının gelişmesiyle, daha az fedakarlık yapmak istediğine ve artık aile içinde susmamasına vurgu yapılıyor. Geniş aile bağlarının zayıflaması, doğal olarak boşanmaların artmasına neden oluyor ve Alevilerde bu oran daha yüksek. Özellikle genç yaşta boşanmaların bir ‘iç parçalanma’ ürettiği, sahipsiz ve hedefsiz bir bireyselleşmeye kapı açabildiği anlaşılıyor. Bir görüşmeci Alevilerde genç kız intiharlarının artmasını bu duruma bağladı. Buna karşılık Sünni cemaatte daha sık karşılaşılan, boşanmanın aile baskısıyla engellenmesiyle birlikte ortaya çıkan mutsuz ve depresif ortamın tüm aileyi etkilediği, çocukları aile dışına kaçmaya sevk ettiği söylenebilir.

İş hayatı

Türkiyeli göçmenlerin Alevi/Sünni farkı olmadan iş hayatında çok girişken oldukları görülüyor. Yeni işyerlerinin önemli kısmı Türkiyeliler tarafından açılmış ve bu açıdan yabancılar arasında da en önde geliyorlar. Bu eğilim 2000 sonrasında artmış ve Türkiyeli girişimciler birbirlerinden cesaret bulmuşlar. Ancak genelde esnaflığa dayanan belirli iş alanlarında, kısa vadeli bakışla faaliyet gösteriliyor ve bunun sonucunda büyük iş adamları çok fazla yetişmiyor. İş yeri kiralanması da sorunsuz bir alan değil. Geçmişte bazı caddelerde Türkiyelilerin dükkan kiralamasının mümkün olmadığı hatırlatılıyor. Ancak 2005 Göç Yasası sonrasında bu alanda olumlu bir değişim olmuş.

İşsizlik genelde göçmenler için büyük bir sorun. Bazı işyerlerindeki Almanca mecburiyeti yeni bir kısıtlama. Ama yabancı olarak iş bulmak zaten çok zor, çünkü hem müracaatta fotoğraf isteniyor hem de kişinin adından Alman olup olmadığı, ve Müslüman olma ihtimali anlaşılıyor. Öte yandan göçmenler arasındaki işsizliğin yapısal nedeni ayrımcılıktan ziyade, nitelikleri yetersiz kişilerin zaten herhangi bir işe kabul edilme ihtimallerinin olmaması.

Eğitim

Alman eğitim sisteminin kökleri 1820’lere dayanmakta ve son derece radikal rejim değişiklikleri, savaşlar, yeniden yapılanmalar yaşanmasına karşın ana niteliklerini korumakta. Bu eğitim anlayışının temelinde, devletin genç nesilleri sistematik bir biçimde elemesi ve yönlendirmesi yatıyor. Temel ölçütlerden biri, açıkça telaffuz edilmese de söz konusu yönlendirmenin ‘sınıfsal’ bir bakışı yansıtması. Diğer bir deyişle iyi okulları kendiliğinden üst sınıf ailelerin çocuklarına açık tutan, alt sınıftan gelenleri ise yine kendiliğinden alt sınıfta tutmayı hedefleyen bir mantık işliyor. Buna göre çocuk 4. sınıfa geldiğinde, yani 9 yaşında, hangi eğitim çizgisine doğru ilerleyeceği büyük çapta belirginleşiyor.

Bu belirlenme katı bir kural olmasa da sonraki yıllarda eğitim açığının telafisi son derece güç. Buna karşılık Alman Anayasası’nın 6. maddesi velinin eğitim üzerindeki etkisini bir hak olarak kayda geçiriyor. Buna göre okul veliyle birlikte çalışmak zorunda. Dolayısıyla bir fırsat eşitliğinden söz edilebilir. Ne var ki devlet özellikle göçmen aileleri bu yönde teşvik etmiyor. Aileler de ilgisiz ve bilgisiz olunca eğitim sistemi ayrımcı bir süreç haline geliyor. Buna devletin öğretmen tercihini de eklemek gerekiyor. Örneğin, okullardaki göçmenlerin  yarısının Türkiyeli ve Rusyalı olmasına karşın, öğretmenlerin sadece %2-3’ü bu kimliklerden seçiliyor. Yine de ailenin bilinçli olması halinde öğretmenin karar verme gücünün azaldığını ve adaletli bir uygulamaya yaklaşıldığını söyleyebiliriz. Ebeveynlerin eğitim seviyesi yükseldikçe ailelerin çocukların geleceği üzerinde daha fazla söz sahibi olacakları açık. Buna karşılık bazı ailelerin “çocuğu zor durumda bırakmamak” adına var olan sistemin yönlendirmesine de razı geldiği vurgulanıyor.

Ayrımcılığın eğitimde başladığı ve öğretmenlerde yaygın olduğuna dair genel bir kanaat var.  Bu konuda herkesin anlatacağı birkaç hikayesi bulunuyor. Teneffüste Türkçe konuşana ceza kesilen okullardan söz ediliyor. Karşısındaki on yaşındaki çocuklardan birinin farklı bir davranışını gördüğünde “Anadolu’da değiliz” diyebilen bir öğretmen, bu bağlamda örnek gösterildi. Eğitim konusunda gösterilen hassasiyet son derece anlaşılır çünkü ana okuluna gitmiş olup olmamanın bile ilerde bir kriter olarak kullanıldığı söyleniyor.

Eğitim alanında resmin bütününe bakıldığında Türkiyeli göçmenlerin olumsuz bir noktada oldukları görülüyor. Türkiyelilerin çocuklarının %20’si okulu diplomasız terk ederken, bu oran Almanlarda %3; Türkiyelilerin %10-12’si üniversiteye giderken, aynı oran Almanlarda %42. Almanya’da eğitimle ilgili son söz olarak, okul başarısının kişinin tüm hayatını belirleme gücüne sahip olduğunun altı bir kez daha çizilmeli. Bu başarı olmadığı zaman çocuklar ikinci sınıf kalmaya mahkum olarak hayata atılıyorlar.

Sokak ve suç

Eğitimin dışına düşen gençlerin kendilerini kimlikleştirdikleri mekan sokaklar. Öte yandan uyuşturucu alışkanlığının okuldan başladığı düşünülürse bir geçişlilikten de söz etmek lazım. Almanya’da gençlerin ‘şehrin hakimi’ olduğu, günlük hayatın yasadışı piyasasının gençler üzerinden faaliyet gösterdiği söyleniyor. Oluşturulan gruplaşmalar genelde çok kimlikli. Bu gruplarda hırsızlık eğiliminin yüksek olduğu ve kumarın bir deşarj yöntemi haline geldiği öne sürülüyor. Bu gruplar içinde Türkiyelilerin güçlü olarak yer alma durumu söz konusu.

Öte yandan devletin kriminal açıdan Türkiyelilerden memnun olduğu da ifade ediliyor. Hapishanelerdeki mahkumların %60’ının yabancılardan oluştuğu, bunun %40’ının Türkiyeli olduğu ama büyük çoğunluğunun ufak suç mahkumiyeti olduğu vurgulanıyor. Genelde büyük şehirlerin sosyal açıdan kötü semtlerinde yaşayanların suça bulaşma oranının yüksek olduğu tespiti yapılıyor ve bu da Türkiyeli göçmenlerin bu alanda niçin yaygınca yer aldığını açıklıyor.

Türkiye’ye Bakış

 İlişki/yapı

Türkiye’ye aidiyetin daha ziyade Sünni cemaatte ve ilk iki nesilde olduğu gözüküyor. Söz konusu aidiyetin bir toprak bağından ziyade akraba bağından kaynaklanması etkenlerden biri. Bunun dışında kalanların tam bir kopuş yaşadığı söylenemese de arada belirgin bir farklılık var. Aleviler genelde Almanya’ya endeksliler, Türkiye’deki Alevi kurumlarla ilişkileri çok derin değil. Yeni nesillerde Türkiye ilgisi daha düşük ve takip de etmiyorlar. Eğitimli olanlar ise daha ziyade Alman medyasından izlemeyi tercih etmekteler. Nihayet aileyle bağlar zayıfladıkça Türkiye’ye olan ilginin de azaldığını eklemek gerek.

Türkiye’den beklentiler üzerine inşa edilmiş bir gelecek hayali peşinde koşulmuyor. Ancak Türkiye’yi eleştirenler bile ülkenin özellikle ekonomik açıdan güçlü olmasını istiyorlar, çünkü bu durum Türkiyeli göçmenlerin Almanya’daki zımni pazarlık güçlerini yükseltebiliyor. Diğer taraftan ekonomi iyi yönde gitse bile göçmenlerin Türkiye’ye bakışının tedirginliklerin aşılmasını sağlamadığı da anlaşılıyor. 2006-13 yılları arasında net 43 bin kişinin Türkiye’ye dönüş yaptığı ama birikimlerini esas olarak Almanya’da bıraktıklarına dikkat çekiliyor. Alman hükümetine göre 6 bin, bazı görüşmecilerimize göre 10 bin üniversitelinin dönüş yaptığı ancak bunların çoğunun tekrar geri geldiği ifade ediliyor. Türkiye’ye uyum sağlayamamanın altında Türkiye’de devlet yapısının çok daha statükocu ve bürokratik olması, özellikle iş hayatı açısından kritik önemde gözüküyor.

Türkiye’yle ilişkinin somutlaştığı önemli kurumlardan biri doğal olarak konsolosluklar ve bu alandaki iyileşmeyi herkes teslim ediyor. 2005’den itibaren geçmişteki tepeden bakan tavrın bırakıldığı, daha çalışkan ve güleryüzlü bir yapıya doğru evrildiği tespiti yapılıyor. Ancak Aleviler Sünni kesimin daha fazla muhatap alınmasından şikayetçiler, eskiye bir normalleşmeye gidilse de yetersiz kalındığı ifade ediliyor. Bu bağlamda Türkiye’nin Alman vatandaşlığını tavsiye etmesine karşılık konsoloslukların engelleyici davranması zikredilen bir örnek. Son yıllarda göçmenlerin de haklarını arama eğilimi güçlenince, konsoloslukların performansı giderek daha önemli hale geliyor.

Çekinceler ve beklentiler

Türkiye’deki siyasi kutuplaşmanın Almanya’ya taşınmasının sakıncaları üzerinde duruluyor. Farklı göçmen gruplarının birlikte hareket etmesinin Alman devleti karşısında çözüm üretmek açısından hayati olduğu düşünülüyor.

Türkiye’den beklentilere gelirsek, dört noktanın öne çıktığı söylenebilir:

  • Birincisi Türkiye’nin göçmenlerle olan bağını güçlendirmesi, Türkiyelilerin Almanya’da kamusal alanda daha etkin olması için destek vermesi isteniyor. Bu bağlamda Almanya’yla olan kültürel işbirliği anlaşmalarının güncellenmesi gerektiğinin altı çiziliyor. Yine bu çerçeve içinde Avrupa’da yeşermekte olan Euro-İslam anlayışının şekillenmesinde Türkiye’nin etkili olması gerektiği vurgulanıyor.
  • İkinci olarak Almanya’daki göçmenlerin ihtiyaç duyduğu kurumsallaşmaların ortaya çıkmasında Türkiye’nin rolü üzerinde duruluyor. Bir Türk(iye) Enstitüsünün açılması yanında ‘kültür evleri’ ağı oluşturulması istekler arasında. Bu alanda en başarılı ülkenin İtalya olduğu vurgulanırken Yunanistan ve Rusya’nın da söz konusu yapılanmayı başardığı aktarılıyor.
  • Üçüncü nokta eğitimle ilgili makro ölçekteki ihtiyaçların karşılanması. Örneğin, çift dilli ana okullarının ve ilkokulların açılması gereği üzerinde duruluyor, bunun Türkiye desteği olmadan yapılamayacağı söyleniyor. Buna ilaveten, pedagojik niteliklere de sahip, Türkçe öğreten kurumsal bir ağın gerekliliği üzerinde
  • Dördüncüsü ise yine eğitim alanında işleyişle ilgili sorunların giderilmesini hedefliyor. Veliler için yerelde danışma kurullarının oluşturulması ve onlara bağlı uzmanların istihdamı temel bir istek olarak seslendirildi. Ayrıca konsolosluklarda birer sosyal ataşenin olması gerektiği söylendi. Çünkü göçmen çocuklarının kreş seviyesinde yüksek performans göstermeleri ileriki eğitim adımları açısından çok kritik. Oysa genç yaşta çocuk sahibi olunması, annenin eğitim olarak yetersizliği, eğer Türkiye’den gelmişse ayrıca sosyal bilgisizliği, bunun önünde önemli handikaplar. Dolayısıyla hem veliyi hem de kreşi eğitecek ve Türkiye’den gelmiş değil, Almanya’da yetişmiş uzmanların gerekli olduğu ifade edildi.

Bunlara ek olarak, teknolojik bilgisi ve görgüsü olan gençlerin geçici sürelerle Türkiye’de ağırlanması, gençler üzerine çalışan Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) gibi kurumların sosyal medyada aktif olması ve gençlerle ilgili bir bilgi bankası oluşturması, amatör film yarışmaları düzenlemesi, siyasi partilerin Avrupa için Genel Başkan Yardımcılığı ihsas etmeleri ve bir ‘Akil İnsan’ grubu oluşturulması tavsiye edildi.

Genel tabloya bakıldığında, Türkiye’den beklentiler açısından odak noktada eğitimin olduğu çok açık. Türkiyelilerin gurbetçi olmadıklarının kabulüyle bir diaspora politikasının oluşturulması çok hayati gözüküyor. Yapılacak yatırımın siyasetten ziyade eğitime olması gerektiği de net bir biçimde ortaya konuyor.

Avusturya
Vatandaşlık Boyutu

Devlet, toplum, kimlik ve göçmenlik

Avusturya’nın en temel özelliği, geniş bir coğrafya üzerine oturan büyük bir imparatorluktan aşırı daralmış bir coğrafyaya hakim bir modern devlete dönüşmüş olması. Bu durum Avusturya’yı bir anda çok farklı etnik topluluklarla çevrili hale getirirken, ülkenin bağımsızlığı Rusya ve Yugoslavya’nın baskısı altında elde edildi. Dolayısıyla, Avusturya çeperindeki iki büyük Slav halkını tanımak durumunda kaldı ve giderek tüm bu topluluklarla formel ilişkiler oluşturdu. Günümüzde Macarlar, Slovenler, Hırvatlar, Çekler, Slovaklar ve Romenler, Avusturya’nın ‘asıl’ halkları olarak statü sahibi durumundalar. Bunlara “halk grupları” deniyor, yasayla koruma altındalar ve ‘konsey kurma’ hakkına sahipler. Ancak pratikte devlet bu hakların kullanılmasını olabildiğince engelledi ve asimilasyoncu bir çizgi izledi.

Söz konusu arka plan Avusturya’ya ilişkin birkaç gözlemi öne çıkarıyor. Her şeyden önce, Avusturya kimliklerin iç içe geçtiği bir coğrafya üzerine kurulu, tarihi itibarıyla bir “göçmen ülkesi.” Bir tarafta aydınlanma ve Rönesans geleneğinden gelen, insan haklarını savunan bir eğilimi, ama aynı zamanda dünya savaşındaki rolüyle emperyalist ve korumacı bir eğilimi bulunuyor. Hem Katolik Kilisesi tarafından ‘onore’ edilmiş, hem de monarşi geleneğine sahip bir ülke. Ayrıca Avrupa’nın “Viyana’dan başladığını” hatırlatan bir kültürel farklılaşmanın tam ortasında yer alıyor. Bu özellikler zaten toplumda bir kimlik sorunu üretmiş durumda. Bunların üzerine Almanya’nın gölgesinde kalmanın ve Almanca kullanmanın ima ettiği bir ‘kimlik belirsizliğinden’ de söz etmek mümkün. Avusturya’da kendisini Almanlardan farklılaştırma isteği çok bariz olarak gözlemleniyor. Ne var ki Almanlar halen Avusturya’daki en büyük göçmen grubu olmanın dışında, AB ortamından da yararlanarak Avusturya’yı ‘kullanıyorlar.’ Örneğin, eğitim için Avusturya’ya geliyor, orta öğrenim seviyeleri yüksek olduğu için en iyi üniversitelere giriyor, sonra da ülkelerine dönüyorlar.

Soğuk Savaş döneminde Avusturya’nın Batı ve Sovyet bloklarının dışında kalması, büyük devlet politikalarının uzağında durmasını mümkün kılmasıyla birlikte ülkenin psikolojik olarak rahatlamasını bir miktar sağlamış gözüküyor. Ancak tarihle yüzleşme henüz becerilebilmiş değil. Avusturya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndaki sorumluluğu, bir siyasetçi tarafından ilk kez 1986’da dile getirilebildi ama derinlikli bir tartışmaya meydan verilmedi.

Bu karmaşık etnik bileşimlerle dolu ülke, halen bir göç alanı olmayı sürdürüyor. Avusturya doğudan göç alıyor ve Batı Avrupa’ya göç veriyor. Ne var ki gelenlerle gidenler aynı etnik veya dinsel kimlikte olmuyorlar. Dolayısıyla ülkenin kimliksel yapısı sürekli değişim içinde ve bu da Avusturyalı kimliğini iyice muğlak hale getiriyor. Öte yandan Avrupalılık da uzak bir kimlik. Buna yurtseverlik kavramının da kökleşmiş olmadığını ve farklı kimlik oluşumları üzerinden tasarlanabildiğini eklemek gerek.

Sonuç olarak, Avusturya aidiyet duygusu üretmekte zorlanan ve dolayısıyla göçmenden korkan bir yapı arz ediyor. Bu bağlamda tarihsel hafızayı ‘canlandırma’ yoluyla üretilen, 1683’deki 2. Viyana Kuşatması’na gönderme yapan ‘Türk’ tedirginliğiyle günümüzdeki radikal İslam tehdidinin birleşerek, söz konusu korkunun en temel malzemesi haline gelmesi şaşırtıcı değil. Türkiyeliler hem din, hem dil, hem de kültür olarak farklılar. Ayrıca Türkiye’nin son dönemde güçlenmesi ve ‘iddialı’ bir duruşu benimsemesi de bu bakışı pekiştiriyor. Bunun uzantısı olarak göçmenlerin mevcudiyetinin “3. Viyana Kuşatması” olduğu bile dile getirilebilirken, medya ve aşırı sağ göçmenliği Hristiyan/Müslüman ayrışması üzerinden tanımlıyor. Bu bakışa göre Hristiyanlar vatandaşlığa daha uygun olan göçmenlerken, Müslümanlar ve özellikle Türkler dışarıda tutulması, kontrol edilmesi ve (‘entegrasyonu’ kabul etmedikçe) vatandaşlığa alınmaması gereken bir kategori oluşturuyor. 2015’in son çeyreğinde yapılmış bir ankete göre, Türkiye’nin AB üyesi olmasını istemeyen Avusturyalıların oranının %81 olması bu algının gücünü ortaya koyuyor.

Entegrasyon ve Euro-İslam

Göç ülkesi olmasına karşın bunu ‘milli’ bir refleksle inkar etmesinin sonucu olarak, Avusturya göçmenler için ancak son dönemlerde politika üretmeye başladı. Ancak görüşmecilerimizin genel kanaatine göre, bu politikalar entegrasyonu hedefler gözükse de aslında asimilasyonu hayal ediyor. Üstelik bu asimilasyonun düzeyi de pek belli değil, çünkü ne kadar benzeşme sağlanırsa sağlansın hala ‘eksik’ bir şeyler kalmış sayılıyor. Bunun nedeni Avusturya’nın hem Almanya’nın siyasi ve kültürel tasallutundan kurtulmak istemesi, hem de kendisini Doğu’ya göre tanımlaması ve oradan gelecek farklılıklar karşısında teyakkuzda olması. Böylece AB kimliğini anlamlı bulmayan ama kendi kimliğini de üretmekte zorlanan bir toplum ortaya çıkıyor.

Dolayısıyla üretilen entegrasyon anlayışı da epeyce ‘geri’ özellikler taşıyor. Görüşmecilerimizin vurguladığı örneklerden gidersek, devlet eğitimlileri ülkede tutmak üzere vatandaş olmayanlara bile imkan sağlarken vatandaş olmuş göçmenlerin kendi dillerini öğrenmelerinden çok hoşlanmayabiliyor, örneğin Türkiyeli öğrencilerin iş bulma imkanlarını zora sokacak düzenlemeler yapabiliyor. Entegrasyon projelerinin hemen hepsinin doğrudan devlet veya siyasi partilere bağlı sivil toplum kuruluşları (STK) tarafından yürütülmesi de, uyumdan ziyade yabancılaşma üreten bir etken gibi gözüküyor.

Daha geniş bakıldığında entegrasyondan gerçekte asimilasyonun kast edildiği, bu hedefin ayrımcılıkla beslendiği ve arka planında bariz bir ırkçılığın olduğu, çoğu gözlemci tarafından paylaşılan bir olgu. Diğer taraftan söz konusu dışlayıcı yaklaşımın doğrudan göçmenlere yönelik saldırılara dönüşmediği, bu olayların münferit ve seyrek kaldığı da vurgulanıyor. Genel kanaat, resmi dairelerin ‘belli etmeden’ ayrımcılık yaptıkları şeklinde. Bu bağlamda entegrasyondan sorumlu bakanlığın aynı zamanda Dışişleri Bakanlığı olmasının, Avusturya’ya has yabancı tedirginliğini yansıttığı söylenebilir. Söz konusu ‘yabancının’ giderek Müslüman olarak algılanması ise, ‘entegrasyon’ faaliyetinin asıl nesnesinin İslami kesim olduğunu söylüyor.

Bunun en kritik uzantılarından biri Euro-İslam projesi. Her ne kadar resmen telaffuz edilmese de devletin İslam’a epeyce oryantalist bir şekilde yaklaştığı, bu inancın takipçilerini denetleme ve yönlendirme arzusunda olduğu genel bir kanı. Somut olarak ele alındığında, Euro-İslam’dan kasıt imamların Avusturya’da devlet nezareti altında yetiştirilmeleri. Bu açıdan bakıldığında en büyük engel Türkiye, çünkü Diyanet’in imam ‘ihracı’ bir devlet politikası. Böylece Avusturya kendi göçmen siyaseti açısından Türkiye’yi bir engel olarak değerlendirebiliyor.

İslam Yasası

Müslüman göçmenler açısından Avusturya bağlamında en önemli gelişme muhakkak ki 2015’de son şeklini alan İslam Yasası, çünkü bu ülkenin Avrupa’nın geneli için bir laboratuvar özelliği de var. Diğer bir deyişle, Avusturya’da başarılı olacak göçmen politikaları diğer ülkeler tarafından taklit edilebilme ve AB normu haline gelebilme istidadına sahip.

Öncelikle vurgulamak gerek ki İslam Yasası temelde bir ‘diyanetleşme’ adımı ve Avusturya devlet/toplum geleneğinin içine oturuyor. Halen ülkede 17 tane yasal diyanet bulunuyor ve bunlar farklı inanç gruplarının sorun ve taleplerine devlet düzeyinde muhatap oluyorlar. Her biri ilişkili inanç grubunun seçimle gelmiş temsili kurumlarıyla muhatap olarak çalışıyor. Bu düzenlemede kritik ilkelerden biri, siyasi farklılaşma gerekçesiyle dini kimlik yaratılamaması. Dolayısıyla siyasi bakışı ne olursa olsun, her inanç grubu için tek bir yasal düzenleme ve tek bir diyanet mevcut. Buna paralel olarak devlet, anayasaya uygun olduğu sürece, din eğitimi kitaplarının içeriğine de karışmıyor ve her inanç grubunun siyasi duruştan bağımsız olarak müfredatta anlaşmasını istiyor.

İslam Yasası bu genel bağlama oturan ve ‘Müslümanları’ muhatap alan bir yasa. Aslında Avusturya’da Bosna Hersek’in bu ülkeye verilmesinden, yani 1912 yılından bu yana sekiz maddelik, ancak haklardan söz etmeyen bir düzenleme mevcuttu. Sadece Hanefiliği tanıyan bu yasa 1979’da bütün Sünni Müslümanları kapsayacak şekilde genişletilmişti. 2009’da Aleviler de İslam altında telakki edilmek üzere müracaat ettiler. Müracaat doğal olarak ‘Avusturya İslam Cemaati’ne yapıldı, çünkü tüm Müslümanlar bu kurum tarafından temsil ediliyordu. Ancak bu kurumdaki Sünniler Alevileri kabul etmeyince, Aleviler, ‘Avusturya Alevi İslam İnanç Toplumu’ altında ayrı bir grup olarak devlete müracaat ettiler. ‘İnançlar Dairesi’nin bu talebi reddetmesine karşın Anayasa Mahkemesi kabul etti ve 2013 yılında Aleviler resmen İslam’ın içinde ama ayrı bir inanç grubu olarak tanındılar. Ancak Aleviler içindeki kırılma, 2015 yılında ‘İslam’ kelimesinin kullanılmamasıyla sonuçlandı. Sol siyasi ve ideolojik akımın takipçisi olan Aleviler hem inanca sahip çıkan, hem de onu İslam’ın dışında tanımlayan bir tercih ortaya koyunca, Aleviliği temel alan grup kapsayıcılığı sağlama uğruna İslam kelimesini derneklerinin adından çıkardı.

Aleviliğin ayrı bir inanç olarak tesciliyle birlikte Alevilik üzerine teoloji fakültesi açma, özel inanç günlerinin kabulü, askerlikte tanınma, her yaştan Alevilere yönelik din kursları düzenleme, buna uygun öğretmen atama gibi haklar elde edilmiş oldu. Bu arada İran göçmeni Şiiler de aynı müracaatı yaptılar, ön tanınmayı geçtiler, ancak demografik sayı yeterli olmadığı için tam tanınmayı sağlayamadılar. Bunda Iraklı Şiilerin kendilerini halen genel İslam tanımı içine yerleştirmeleri belirleyici oluyor.

Nesnel bir bakışla, İslam Yasası’nın Sünniler için de teknik açıdan elverişli koşullar yarattığı, bazı temel hakları güvenceye aldığı açık. Bu bağlamda Sünni cemaatin de taktiksel mücadele verdiğini ve bazı alanlarda bu mücadeleyi kazandığının altını çizmek gerek. Örneğin, devletin derneklerden üye formu doldurulmasını istemesine karşın, ikametgah senedinde din hanesinde İslam yazan herkes ilgili derneğin üyesi kabul ediliyor. Devletin İslami derneklerden biriyle anlaşıp emsal yaratmasını engellemek üzere, İslam öğretisi bilinçli olarak geniş tutuluyor. Ne var ki ortada sadece bir din yasası değil, bir ‘tanınma yasası’ var; örneğin ‘Müslümanlar Avusturya yasalarına uymalıdır’ ibaresi kullanılmakta. Oysa 1867 tarihli genel bir tanınma yasası zaten mevcut ve kimsenin Avusturya yasalarından üstün olmayacağını söylüyor. Bu ‘pekiştirme’ arzusu, İslam Yasasını Müslümanlara yönelik bir güvenlik tedbiri olarak şekillendirmiş durumda. Yasa dışarıdan sürekli finansmanı, yani maaş almayı yasaklıyor. Halbuki diğer hiçbir grup için böyle bir madde bulunmuyor. Türkiye’nin imam gönderme faaliyetini engellemeye dönük olarak değerlendirilen bu maddeyle ilgili itiraz halen Anayasa Mahkemesi’nde. Bu itirazla ‘derneklerin İslami faaliyet yapmalarına izin’ isteniyor.

Öte yandan Yasa dışarıdan bağış almayı serbest bırakıyor. Diğer bir deyişle devletlerin göçmenlerle ilişki kurması istenmezken, bağımsız dini grupların ilişki kurabilmesine kapı açılıyor. Birçok kişi bunun radikal grupların etkisini artıracak bir adım olduğu kanaatinde. Hatta bazı görüşmecilerimiz Avusturya devletinin bir miktar Sünni radikalizmi istediğinden, böylece Sünni kesim üzerindeki baskıları artırmayı meşrulaştıracağından kuşkuluydular.

İslam Yasası camilerle derneklerin bağını da kopartıyor. Bu cami kurmanın zorlaşacağı, ama kapatmanın kolaylaşacağı bir dönemi işaret edebilir. Başka bir ülkenin memurunun Avusturya’da din görevlisi olmasının engellenmesi, toplumu bilen kişilerin imam olması açısından olumlu gözüküyor. Ancak Türkiyeli göçmenlerde Avusturya’da yetiştirilen imamların daha radikal olacağı korkusu var. Ayrıca bu değişimin zaman içinde İslam ‘öğretisine’ müdahaleyi de mümkün kılabileceği düşünülüyor.

Nihayet İslam Yasası’nın en sorunlu noktalarından biri de, kurumların ‘bünyesinde bulunan potansiyel suçluyu devlete haber verme zorunda’ bırakan, aksi halde yaptırımlar devreye sokan 5. maddesi. Bu maddenin ihlali durumunda Başbakan gerek görürse bir cemaatin kurumunu süresiz kapatabiliyor. Bu maddenin işlemesinin pratik olarak gerçekçi olmadığı açık, çünkü kurumların ibadet yerlerine gelen herkesi tanımaları ve takip etmeleri mümkün değil. Ayrıca diğer (örneğin Yahudi) inanç gruplarına ilişkin yasalarda böyle bir madde bulunmuyor.

Bunlara kadın/erkek eşitliğinin vurgulanması yoluyla İslam’da bu eşitliğin olmadığı yargısı da eklendiğinde, İslam Yasası’nın çift işlevli olduğu öne sürülebilir. Bir yandan ibadet özgürlüğünün ve din öğreniminin gerekleri düzenleniyor, diğer yandan da Sünni Müslümanlar devlet gözetimi altına alınıyorlar. Buna Euro-İslam fikrini savunanların desteklenmesi de eklendiğinde yorumlar da daha kuşkucu hale geliyor. Avusturya’da yetişecek imamlar için açılan İlahiyat Fakültesi’nin başına toplumla pek ilişkili olmayan ama devlete fazlasıyla yakın olduğu söylenen bir profesörün getirilmesi, kuşkuları daha da derinleştiriyor.

Türkiyeliler, Türkiyelilik ve gettolaşma

Avusturya devletinin, İslam’ı Sünnilikle, Sünniliği entegrasyon zorluğu ile, bunu da Türkiye kökenli olmayla özdeşleştirmesi, Türkiyeli göçmenlerin yabancılaşmasına yol açmış gözüküyor. Buna Sünni toplumun kendi içine kapanmasını, Avusturya toplumuyla ilişki kurmaktan uzak durmasını eklediğimizde ortaya sürekli bir gerilim hali çıkıyor. Bu gerilim, Alevilerin Sünnilerin tam aksine Avusturya toplumu ve devletiyle rahat ve nispeten güvene dayalı bir ilişki kurması nedeniyle daha da derinleşme eğilimi taşımakta. Bir yandan Avusturya devletinin genelde Alevileri yeğlemesi söz konusu, diğer yandan da Türkiye’deki siyasi kırılmaların yansımasıyla Alevi ve Sünni kurumsal yapılar arasında mesafe artmakta. Böylece ortaya devlet nezdinde ‘makbul Müslüman’ Alevilerle vatandaş olması istenmeyen Sünniler tablosu çıkıyor ve bu durum ‘Türkiyeli’ kimliğine zarar veriyor.

Devletin halen camilerin minarelerine izin vermemesi, hatta bazen  kubbe  yapımına  bile direnç göstermesi, Sünni Türkiyelilerin kimlik üzerinden siyasallaşmasına ve Türkiye bağını iç dünyasında pekiştirmesine neden oluyor. Bu muhtemel bir entegrasyonun daha da zorlaşması anlamına geliyor.

Söz konusu manevi kopuşun önemli etkenlerinden biri, Avusturya’daki Türkiyeli nüfusun   zaten cemaatleşmeye ve bir Sünni görüşmecimizin altını çizdiği üzere ‘latent sağcılığa’ yatkın olması. Viyana’daki Türkiyelilerin içe kapanmayı doğal kılan sosyal bir yapıya sahip olması söz konusu. Anavatan bağı bu nedenle çok güçlü ama giderek reel bir aidiyetten ziyade fikri bir bağ olarak yaşanıyor. Türkiye’ye dönüş ancak ilk iki nesil için emeklilik sonrası, sonraki nesiller için ise iş imkanlarıyla bağlantılı bir konu. Aksi halde kendilerini Avusturyalı hissetmeseler bile dönmek istemiyorlar.

Ekonomik durumun eskisi kadar iyi olmaması göçmenleri en fazla sıkıştıran unsur. Orta sınıf göreceli olarak azalıyor. Artık ailede tek maaşla ev alınamıyor. Sonuçta orta bir gelir seviyesi için Avusturya’da hayat seviyesi hayli yüksek. Asgari ücretle ‘iPhone’ alınabiliyor, araba çok ucuz, işsizlik parası önemli bir destek, doğumda bin avro, sonrasında her ay 200 avro yardım veriliyor. Daha önemlisi Avusturya’da ‘standart’ olan birçok şey Türkiye’de bulunamıyor ve gündelik hayatın maddi ve çevresel zemininde önemli bir kalite kaybı yaşanıyor. Görüşmeciler Avusturya’da yasal hakların çok daha ileri ve insan ilişkilerinin de daha medeni olduğunu özellikle vurguluyorlar.

Dolayısıyla mecbur kalmadıkça kimse Türkiye’ye dönmeyi düşünmüyor, ancak ırkçılığın tahammül sınırını aşma ihtimali karşısında Türkiye’ye dönüş alternatifini de aklının bir köşesinde tutuyor. Bu arada Türkiye’ye gidenlerin birçoğunun geri dönmesi, Avusturya’da kalıcı olunacağını söylüyor. Bu geri dönüşün başlıca nedenleri, bir yandan Türkiye’de karşılaşılan muamele, bürokrasi ve mevzuat sorunları, diğer yandan da rasyonalite ve eşitlik gibi ilkesel tutumların yerleşmemiş olması.

Yine de 2000 yılına kadar Türkiye’ye dönme isteğinin yüksek olduğundan bahsediliyor. Ancak ekonomik durumun kötüleşmesiyle birlikte yaşanan sermaye kaybı, dönme hayalini söndürmüş. 2008 kriziyle birlikte bu durum daha da akut hale gelirken ortada maaşlı iş kalmamış ve Türkiyeliler genelde kendi iş yerlerini açmaya meyletmişler. Bu da ilginç bir sonuç üretmiş: dil öğrenme ve okul okuma daha önemli bulunmaya ve böylece yeni nesillerin bu yolla sosyal statü elde etme imkanları zorlanmaya başlanmış.

İlk nesil için Avusturya ‘güvenilmez’ bir ülke olarak görüldüğü için Türkiye’yle bağ kesilmemişti. Bu durum büyük ölçüde devam ediyor. Evlerde Türkçe konuşuluyor. Bu kesim için Avusturyalı olmanın tek getirisi Avrupa pasaportu. Ancak sonraki nesiller çifte kimlikli bir duygu dünyası geliştirmenin yanında, Avusturya’nın hak ve refah ortamını da sahipleniyorlar. Kentten gelen ailelerin daha kolay gerçekleştirdikleri bu uyum, son nesilde sıkıntılı bir gerilime neden olmuş gözüküyor. Gençler hayat tarzı olarak daha çok Avusturyalı olurken, kimliksel açıdan daha yabancılaşıyorlar. Her iki tarafta da yabancı kalmanın sonucu ise savrulma ve özgüven kaybı olarak gözlemleniyor. Bu durumun uzantılarından biri gençlerde son dönem gözüken tepkisellik ve radikalleşme eğilimleri. Böylece son nesil kimliksel anlamda neredeyse ilk nesle benzeyen bir ruh hali gösterebiliyor. Dışa dönük bir gündelik hayat, kimliksel içe kapanmayla bütünleşebiliyor. Bu bağlamda ilginç bir gözlem, Türkiye’yi tanımayan gençlerde milliyetçiliğin daha sert bir kimlik oluşturabildiği.

Bir bütün olarak ele alındığında Avusturya devletinin asimilasyoncu dürtüleriyle Türkiyelilerin devlette asimilasyoncu art niyet arama eğilimleri bir araya geliyor. Bir görüşmecimizin tespitiyle birçok yaşam alanında “doğal ve yaygın, aynı zamanda yumuşak ve sürekli bir taciz” var. Bu durum askerlik gibi resmi ve hiyerarşik ortamlarda açık hale gelebiliyor ve doğrudan göçmenliği ya da Müslümanlığı hedef alan yaralayıcı ifadelerin kullanılmasından çekinilmiyor. Bu ortam ve kulaktan kulağa duyulanlar nedeniyle Türkiyelilerin çok olduğu yerlerde yaşama isteği duyuluyor ve bu da gettolaşmayı getiriyor. Ancak bunun kendisini derinleştirerek üreten bir kaçış olduğu da açık. Çünkü gettolaşmayla birlikte öğrenim kalitesi düşüyor, Almanca iyi öğrenilmiyor ve ‘kimliksel’ gettolaşma giderek ‘sınıfsal’ hale geliyor. Bu da kimliksel bir ‘sıkışma’ yaratıyor, yani Türkiyelilerin daha da az Avusturyalı olmalarına, hatta olamamalarına neden oluyor ve devletin yargılayıcı bakışını rasyonalize ediyor.

Diğer taraftan Avusturya devletinin göçmenlerin gettolaşmasından rahatsız olduğunu söylemek zor. Göçmenlerin ikincil kılınması için ihtiyaç duyulan gerekçeler, gettolaşma sayesinde elde edilebiliyor. Nitekim bir görüşmecimiz ‘entegrasyon’ kavramının göçmenler toplum içinde yükselmeye başladıktan sonra kullanılmaya başlandığını ve devletin bu süreçte göçmenlerin özgüvenini kıracak bir bakış geliştirdiğini hatırlatıyor. Meselenin ‘başörtülü temizlikçi’ değil, ‘başörtülü doktor’ olduğunu vurguluyor. Hatta belediyeler üzerinden gettoları cazip kılma  çabası olduğu da söylenmekte. Devlet Avusturya vatandaşlarına uygun koşullarda ‘belediye evi’ satıyor. Bunlar normalden daha geniş ancak merkezden uzak yerleşim yerleri. Böylece vatandaş olan göçmenler bir avantajdan yararlanıyorlar ama aynı zamanda aynı yere yerleştirildikleri ölçüde devlet eliyle gettolaşıyorlar ve düşük eğitim kalitesine mahkum ediliyorlar.

Devletin göçmenler karşısındaki teyakkuz halini en iyi resmeden olgulardan biri kreşler. Son üç yıldır özel kreşler devlet sübvansiyonu sayesinde parasız hale geldi ve velilerin sadece yemek parası vermesi gerekiyor. Ancak bu olumlu sosyal hizmet, kreşlerin denetimini sıkılaştırmayı meşru kılan da bir işlev görebiliyor. Müslümanlar için çoğu Türkiyeliler tarafından işletilen yaklaşık 150 kreş mevcut. İlahiyat Fakültesi başkanının derme çatma bilgilerle bazı kreşlerde çocuklara radikalizm aşılandığına dair bir rapor yayınlaması, devletin bütün kreşlere denetleme getirmesiyle sonuçlandı. Söz konusu kreşlerin içinde Türkiyelilere ait olan bulunmamasına karşın, devlet bir ayrım yapmadan hepsini kapatma tehdidi altında tutabiliyor. Öte yandan bunun tümüyle bir manipülasyon olduğunu da söyleyemeyiz. Bazı Sünni görüşmecilerimiz İslami radikalizmi normalleştiren bir bakışın özellikle Afrika ve Ortadoğu menşeli Müslüman eğitim kurumlarında gerçekten de etkili olduğunu öne sürdüler. Beş yaşındaki bir çocuğun okuldan aldığı bilgiyle, parası İsrail’e gidiyor diye McDonalds’da yemek istememesi şeklindeki kamuoyuna yansımış bir olay bu duruma örnek olarak verildi.

Farklı Kesimler ve Sivil Toplum

 Devlet ve dernekler

Avusturya devletinin göçmenlere ilişkin temel stratejisinin kontrol edebileceği kurumların sayısını ve etkisini artırarak entegrasyon süreçlerini yönlendirmek olduğu söylenebilir. Bu tümüyle faydacı bir mantığı ima etmiyor. Örneğin, belediyelerin başarılı görülen ‘halk okullarında’ Türkçe ve lise bitirme kursları da sunuluyor. Yahudi cemaatinin bu sistemden yoğun bir biçimde yararlandığı, ancak Türkiyelilerin uzak durduğu anlaşılıyor. Buna paralel olarak Türk Federasyonu’nun açmış olduğu dil kurslarına devlet sahip çıkmış durumda. Eğitimci sağlamanın ötesinde, ileri yaşlardaki kursiyerlerin çocukları için de öğretmenler veriyor ve ayrıca elektrik, yakıt yardımı yapıyor.

Bu genel sahiplenmenin arka planında uzun yıllara dayanan bir çalışma ve bilgi birikiminin olduğunda herkes hemfikir. Devlet bu bağlamda akademik alandan azami şekilde yararlanıyor. Böylece genel anlamda entegrasyonun sağlanması yanında, farklı göçmen grupları arasındaki ayrışmaların da kavranması mümkün oluyor. Alevi/Sünni ayrımı Avusturya devletinin dikkatle baktığı noktalardan biri. Devlet Alevilere ve siyasi mültecilere daha mültefit yaklaşıyor ve bunun sonucunda bu gruplara ait kişiler kamusal alanda çok daha rahat yer elde edebiliyorlar. Öte yandan bu ‘kayırmanın’ da bir sınırı var. Nitekim Sünni kesime ilişkin bir rahatsızlık doğduğunda, yabancılık hali aynı tutumun Alevilere de yönelmesine neden olabiliyor. Bu noktada her kanattan görüşmecilerin, Türkiyeli derneklerin Avusturya siyasetini ve bürokrasisini iyi takip etmediği, tartışılan düzenlemelerin anlamını tam kavramadığı, müdahil olma becerisi gösteremediği teşhisinde anlaştığının altını çizelim.

Derneklerin Avusturya sistemine etkin bir biçimde nüfuz edememesine koşut olarak Avusturya toplumuyla ilişkilerin derinleştirilmesi konusunda da çok yetersiz oldukları görülüyor. Avusturya iç siyasetinde sosyal politikalara ve göçmen politikalarına göre tavır alınıyor ve büyük ekseriyetle sosyal demokratlar ya da yeşiller destekleniyor. Ancak seçimlere yüksek bir katılım olmuyor.

Genelde kamusal ve sosyokültürel hayatın parçası olma gibi bir dürtü de çok kısıtlı. Bunda kültürel farkların önemli olduğuna kuşku yok. ‘Bizde bir semte yeni biri taşındığında bütün komşular yemek götürür, burada semte taşınan kişi diğerlerine yiyecek ikram ediyor’ örneği sıkça hatırlatıldı. Ancak ilişki eksikliğinin esas nedeninin önyargılarla beslenen bir yadırgama/ yadırganma duygusu olduğu söylenebilir. Bu bağlamda Suriyeli mültecilerin gelmesiyle psikolojik bir eşiğin geçildiğini de eklemekte yarar var. Avusturya halkı, Türkiyeli göçmenleri şaşırtan bir cömertlikle gelenleri sahiplenmiş ve yardımlar için uzun kuyruklar oluşturmuş.

Cemaatler

Türkiyeli göçmenlere geniş açıdan bakıldığında görülen, toplumun sosyal sınıf, mezhep, etnisite ve nesil gibi etmenler etrafında şekillenmiş alt gruplaşmalar halinde yaşadığı. Dernekler dünyası sosyoekonomik alanın etrafında bir çember oluşturuyor. Aralarında zaman zaman iletişim ve işbirliği oluşsa da, sonuçta ‘ideolojik’ bir ayrışma hükmünü icra ediyor. Gerçekçi ve kalıcı bir birliktelik ancak sosyoekonomik alanda ortak projelerle mümkün. Ne var ki bu hamleyi gerçekleştirecek bir vizyon hiçbir dernekte gözükmüyor. Ayrıca ‘çekememezlik’ nedeniyle de bir araya gelinemediği söyleniyor. Bir görüşmecimiz bunun ancak ‘tepeden’, örneğin büyükelçilik üzerinden olabileceğini öne sürdü.

Mesele göçmenlerin bir ‘diaspora psikolojisine’ sahip olmaları ve kendi kültürlerini sahiplenme ihtiyacı göstermeleri. Türkiyeliler de dahil birçok göçmen grubu için bunun temeli ya inanç ya da siyasi ideolojiler. Öte yandan Avrupa ortamında dinden uzaklaşmayı davet eden imkanlar da çok. Özellikle gençler bu ikilemi yaşıyorlar ve iki yönden birine meylediyorlar. Bu bağlamda Türk kimliği ancak sembolik bir şemsiye işlevi görüyor ve ideolojik açıdan çok zayıf kalıyor. Diğer taraftan dindarlığın işlevi de değişiyor. İnsanlar inançlarını hem daha kolay yaşıyorlar, hem de daha az ihtiyaç duyuyorlar. Ne var ki Hristiyan bir toplumda yaşamanın sonucu olarak Müslüman göçmenlerde kendi dinleri bir tür ‘etnik’ aidiyete dönüşebiliyor.

Cemaatlere toplumsal açıdan bakıldığında çoğunluğun birbiriyle sorunu olmadığı görülüyor. Bu hem Sünni kesimin kendi içinde, hem de Sünnilerle Aleviler arasında geçerli. Ancak dernekler düzeyinde etkileşim hızla azalıyor ve bu durum Türkiye’de siyasi ayrışmaların Avusturya’ya yansımasına ve cemaat üyelerini etkilemesine neden oluyor. Bu da ‘göçmen’ kimliği üzerinden birlikte hak mücadelesi yapılmasını engelleyici bir unsur olarak ortaya çıkıyor.

Sünni cemaatler arasında ilişkiler, özellikle 2005 Danimarka karikatür krizinden sonra artmış ve sağlamlaşmış. Yine de her dernek ayakta durabilmek için kendisini farklılaştırmak isteyebiliyor, örneğin Ramazan ayında namaz vakitleri farklı ilan edilebiliyor. İslam Yasası sürecinde etkin rol oynamaları cemaat kurumlarının başarısız kaldığı olaylardan biri olarak değerlendiriliyor. Cemaatler ortak hareket etmedikleri gibi, devletle iyi geçinme dürtüsünün bazılarının tepkilerini dillendirmelerini engellediği ve çıkacak yasayı tabanlarına hakkıyla anlatamadıkları öne sürülüyor.

Sünni/Alevi ilişkisinde ise Aleviler içindeki ayrışma belirleyici gözüküyor. Alevilik inancı etrafında bir araya gelen ve siyaseti dışarıda bırakmak isteyen kesimle, sol ve büyük ölçüde Kürt milliyetçiliği etrafında siyaset yapan grup arasında tam bir kırılma yaşanmakta. Sünni cemaatlerin inancı merkeze alan Alevilerle ilişkisi iyi. Buna karşılık Alevi Federasyonu tarafından temsil edilen sol kanatla teması neredeyse hiç yok denebilir.

Gruplaşmalar bağlamında sözü edilmesi gereken bir kesim de laik Türk milliyetçiliğini şiar edinenler. Bunları Atatürk Düşünce Derneği temsil ediyor ve beklendiği üzere Sünni cemaatlerle ilişki yaşanmıyor. Ancak örneğin ‘Ermeni meselesi’ gibi ‘milli’ davaların bütün dernekleri bir araya getirebilme özelliği halen geçerli.

Aleviler/Sünniler ve camiler

İnanç etrafında kimlikleşmiş olan Alevilerin, Avusturya devleti ve toplumu karşısında, tüm cemaatler arasında en rahat koşullarda olduğu söylenebilir. Kendilerini başarılı buluyorlar ve ciddi bir sınavdan geçerek ‘rüştlerini kanıtlamış’ hissediyorlar. Cemaatin kurumlarında halen bin beş yüz öğrenci din dersi görmekte. Bu rakamın 2016 sonunda üç bine çıkacağı öngörülüyor. Cemaat Arap Alevilerinin haklarını kullanmasına yönelik olumlu bir tutum sergiliyor. Örneğin bazı okullarda yeterli öğrenci oluşunca öğretmenler Arap toplumu tarafından atanmış. Aynı uygulama Bektaşi Alevileri için de düşünülüyor. Genel olarak bu kesimin siyasi tercihlerinden ve faaliyetlerinden ötürü Federasyon ile işbirliği yapması mümkün gözükmüyor. Nitekim Alevi dersini birlikte düzenleme teklifi bile Federasyon tarafından reddedilmiş. Bunun nedeninin ayrı bir Alevilik tanımı etrafında farklı bir inanç grubu oluşturma isteği olduğu düşünülüyor. ‘Alt (eski) Alevilik’ adı altında kotarılmak istenen söz konusu inancın İslam öncesi kaynakları öne çıkarması bekleniyor. Böylece siyasi ideolojiye dayanan bir grubun kendisine inanç üreterek ayrıca ‘tanınması’ mümkün hale gelebilecek.

Sünni Türkiyelilerin kabaca %50’sinin derneklerde katılım gösterdiği hesaplanmakta. Bu oran yaşlı nesilde artarken, son nesilde çok aza inmekte. Tüm camilerin ulaştığı üye sayısı, toplam Sünni nüfusun %17’si civarında. %20-25 gibi bir bölüme ise hiç ulaşılamıyor, asimile/entegre oldukları düşünülüyor. Tüm Sünni cemaatlere ait camilerin toplam sayısı 313 iken, bunun 200’den fazlası Türkiyelilere, 65’i ise Diyanet’e ait. Her cami bir derneğe bağlı ve her derneğin bir camisi var. İdeolojik açıdan bakıldığında ise, görüşmecilerimiz Selefi akımın giderek gerçek bir tehlike haline geldiğinin ve Türkiyeli cemaat camilerinin bu gelişme karşısında engel oluşturduğunun altını çiziyorlar.

Avusturya’daki derneklerin, örneğin Almanya’ya nazaran, çok daha kapsayıcı olduğu, burada yapayalnız kalma ihtimalinin çok az olduğu vurgulanıyor. Her türlü grup üyesi arasında tesadüfi karşılaşmaların çok sayıda olduğu ve kendiliğinden enformel bir birliktelik hali oluşturabildiği söyleniyor. Bu bağlamda çok kimlikli projeler açısından Viyana’nın iyi bir pilot alan olabileceği anlaşılıyor.

Muhtemelen sadece konu futbol olduğunda birliktelik sağlayabilen Türkiyeli göçmenlerin halen devam eden eğitim göçü karşısında da bir yabancılaşma yaşadığı söylenebilir. Yüksek lisans yapmak üzere Türkiye’den gelenlerin de kendi içlerinde gruplaştıkları ve göçmenlerden söz ederken gurbetçi kelimesinden türetilmiş “gurbi” kelimesini kullandıklarına dikkat çekiliyor.

Birey Boyutu

 Otorite, kamu ve sokak

Avusturya devletinin eşitlikçi yasalarının uygulamada ayrımcı tonlar alması, göçmenlerin temel şikayeti olmanın ötesinde onların davranışını da etkiliyor. Memurların çok yüksek inisiyatif kullanmaları çoğu zaman bir tehdit olarak algılanıyor. Örneğin, aile içi şiddet suçlamasıyla karşılaşıldığında, kamu görevlilerinin değerlendirmesi sonucu doğrudan belirleyebiliyor. Bu durum çok dile getirilmese de bir tür ‘fişlenme korkusu’ yaratmış gözüküyor. Devleti fazla rahatsız etmeme, kamusal mercilerle iyi geçinme, gereksiz yere kötü kişi olmama kaygısı bazen ifade özgürlüğünün kullanımını engelleyebiliyor. Bu bağlamda isim değiştirerek veya doğumda kendilerine ve çocuklarına Avusturyalı isim verme eğilimi yaygınlaşıyor ve gerçekçi de bulunuyor, çünkü bu isimleri taşıyanlar genelde daha ‘başarılı’ olabiliyor, yani kamusal alana tutunabiliyorlar.

Söz konusu atmosfer, Türkiyeli göçmenlerin büyük kısmının ve özellikle orta yaş kuşağının kendisini ‘öteki’ olarak hissetmesi sonucunu yaratmakta. Bu ruh hali Sünni toplumun ne kadar kalıcı olduğu sorusunu da gündeme getiriyor, çünkü halen her yıl dönen aileler var. Coğrafi kökenin aynılığı Sünni cemaat üzerinde bir mahalle baskısı üretiyor ve ortaya çıkan doğal gettolaşma nihayette dönüş fikrini canlı tutuyor. Ailelerin Türkiye’deki cemaatçi kültüre yaslanıp orada tıkanıp kalmış oldukları, Türkiye medyasına fazla bağımlı oldukları gözlemi de yaygın. Nitekim Almanca dili devlet standardında öğrenilemiyor ve konuşma dili çoğunlukla düşük seviyede kalıyor. Sonuçta Sünni aileler Avusturya toplumuna ve kültürüne eklemlenmekte zorluk çekiyorlar.

Buna karşılık Aleviler hem gettolaşmak istemiyorlar, hem de entegrasyona daha açıklar. Aleviliğin Avusturya’da bir inanç olarak tanınmasıyla birlikte bu eğilimin daha da güçlendiği ve bunun Sünnilerle ilişki açısından da olumlu bir ortam yarattığı öne sürülüyor. Dil öğrenme, okullaşma ve sosyal statüde ilerleme açısından Aleviler belirgin avantajlara sahipler ve bunları kullanıyorlar.  Örneğin sadece siyasette değil, sanat ve kültür bağlamında da medyada yer alma yönünde örnekler mevcut. Oysa devlet ‘sağcılardan’ korktuğu için Sünnilerin aynı olanaklara sahip olabilmesi çok daha zor.

Günlük yaşantıda Sünni cemaatlerin Alevilere nazaran daha dar bir mekan kullanımıyla yetindikleri, korunma dürtüsünün ağır bastığı, bu anlamda da ‘muhafazakar’ davrandıkları görülüyor. Yine de küreselleşme ve kentleşme sayesinde kadının daha çok sokakta olması kenti ‘kullanma’ açısından ek bir esneklik sağlamakta. Öte yandan Türkiyelilerin ortak bir norm ve terbiye geleneğine sahip oldukları söylenebilir. Nitekim suça bulaşma göçmenlerde Avusturya toplumuna göre daha az ve Türkiyeli göçmenlerde bu oran iyice düşük. İlk neslin çocuklarında, arada kalmışlık duygusuyla bu oranın artıp tekrar azaldığı tespiti yapılıyor. Diğer taraftan bu gözlem aynı olgunun şimdi dördüncü nesilde tekrarlanma ihtimalini de akla getirmekte. Nitekim suça karışma az olmasına karşın madde bağımlılığının göründüğünden çok daha yüksek olduğuna dair bir kanı var. Bu vakalar çoğu zaman aile içinde gizli tutuluyor çünkü hem cemaatten utanılıyor, hem de resmi makamlara müracaattan çekiniliyor. Devlet ise bu meseleye birey hakları çerçevesinde baktığı için izin veriyor.

Aile hayatı ve evlilikler

Avusturya toplumuna entegrasyonun en ‘kullanışlı’ yollarından biri, muhakkak ki Avusturyalılarla evlenmek. Yine de bu tür evlilikler Aleviler arasında bile çok az. Aleviler açısından neden din farkından ziyade kültürel farklılık. Sünniler açısından bakıldığında Alevi evliliklerinin de bir tür ‘entegrasyon’ anlamı taşıdığı düşünülebilir. Nitekim dini hassasiyeti daha zayıf olan çevrelerde bu türden birliktelikler daha sık görülebiliyor.

Bir araştırmaya göre Türkiyeli ailelerde boşanma oranı %50’yi geçmiş durumda, Avusturya toplumunda bu oran daha da fazla. Daha temkinli bakanlar bile boşanma oranlarının hızla arttığını, 20-30 yaş kuşağında üçte biri geçtiğini teslim ediyorlar. Avusturyalıların kendi aralarındaki evliliklerin ortalama süresinin 3-4 yıl olduğu vurgulanırken, bunun göçmen davranışını da etkilemesi doğal bulunuyor. Alevi toplumunun dindar kesiminde boşanma “düşkünlük” sayıldığı için halen fazla olmasa da, inancın zayıf olduğu gruplarda kadınların ekonomik imkanlarının artmasına paralel olarak boşanmaların artmakta olduğu anlaşılıyor.

Gelinlerin Türkiye’den getirtilmesi giderek azalıyor, ancak “ithal gelin” olan ailelerde boşanmalar çok dramatik sonuçlar üretebiliyor. Kadın dil bilmediği gibi sosyal yardım da alamayabiliyor. Çünkü bu yardımı alabilmek için ‘kalıcı’ olduğunuzu kanıtlamanız gerek, oysa boşanma bu durumu ortadan kaldırıyor. Genelde ele alındığında mutlu olamama halinin aileleri parçaladığı, boşanmaları tetiklediği ve insanları boşluğa düşürdüğü söylenebilir. Sonuçta aile içi şiddetin ve intihar eğiliminin artmış olduğu birçok görüşmecimizin gözlemiydi. Söz konusu parçalanmanın tezahürlerinden biri de genç erkeklerin ailelerini çok kolay terk etmeleri. Bu bağlamda aileden kopmanın cemaatten kopmaktan çok daha kolay olduğunun altı çiziliyor.

İş ve eğitim

Avusturya’ya gelen ilk nesil için iş bulma sorununun olmaması, sonraki nesiller için bir handikapa dönüşmüş gözüküyor. Çoğunlukla babalarının işini yapma veya küçük esnaflığı idealize etme eğilimi baskın çıkmış. Oysa şu an işle eğitim arasında bir bocalama olduğu ve her ikisinde de iyisinin bulanamadığı tespiti yapılıyor. Bunun toplumda giderek depresif bir hissiyat yarattığı fikri hakim. Ana dilin Almanca olmaması, ya da bu dilin kamusal standartlarda konuşulamaması durumunda iş bulma imkanları radikal bir biçimde düşüyor. Nitekim işsizlik giderek artarken, Avusturyalılarda %3 olan oran Türkiyelilerde %14’e çıkmış durumda. Türkiyelilerin üçte ikisinin ortaokul mezunu olmasının bu sonucu doğrudan belirlediği düşünülüyor. Kadınlarda ise işsizliğin %70’e kadar çıktığı ve başörtüsünün bazen işe alınma açısından engelleyici olabildiği söyleniyor.

2000’li yıllarda başlayan işsizlik tehdidinin 2008 ekonomik kriziyle birlikte kendi işini kurma eğilimi yaratması da derde çare olmamış. Halen Türkiyelilere ait 4500 kadar şirket olmasına karşın, bunların çok büyük çoğunluğu ufak çapta ve sağlıklı büyümeye yönelik bir bakışa sahip değiller. Şahıs şirketlerinin genelde çok kısa vadeli bir perspektife dayandıklarının, kısa zamanda para sahibi olma arzusuyla ve fazla hesap yapmadan işe girişildiğinin altı çiziliyor. Alevilerde durum çok farklı değil. Bu kesimde genel yaşam standardı Sünnilere kıyasla daha yüksek olmakla birlikte, Maraş katliamı ve benzeri olaylar neticesinde göç etmiş olanların dışında sermaye getirmiş aileler pek fazla yok.

İstihdam alanına girebilmenin ve toplumda yükselebilmenin esas ve tek kaldıracı eğitim. Üniversite eğitimi bu anlamda kritik önemde ve öğrencilerin bu hedefe yönelip yönelemeyeceği, daha ilköğretim yıllarında çoğunlukla okullar tarafından saptanıyor. Bu kararın uzantısı olarak çocuk 14 yaşına geldiğinde ya akademik ya da çıraklık eğitimine yönlendiriliyor. Göçmen çocukları çok yüksek bir oranla ikinci yola giriyorlar ve bunun bir ‘para’ değil sosyal sınıf meselesi olduğu söyleniyor. Buna göre eğitim sisteminin göçmenler gibi alt sosyal sınıfların çocuklarını onları yine alt sınıfta tutacak mesleklere ittiği düşünülüyor. Kırsal alandaki meslek liselerinin daha iyi olduğu ama örneğin Viyana’daki devlet meslek liselerinin kalitesizliği de buna eklenmeli. Eğitimin düşüklüğü genelde Türkçenin de ancak ev ve sokak dili seviyesinde bilinmesine yol açıyor ve bu da kültürel alanda eksiklik yaratarak çocuğun alt sosyal düzeyde tıkanıp kalmasına neden olabiliyor. Ana dil yeterli olmadığında ikinci dil de iyi öğrenilemiyor. Daha da kritik olarak, çocuk okumadığında aileler genellikle çaresiz kalıyor ve duruma razı oluyorlar. Bu da aile içi sorunların derinleşmesiyle sonuçlanıyor.

Türkiyeli göçmenler eğitim konusunda Avusturya devletini yoğun bir biçimde suçluyorlar. Ortak kanaat, devlet kurumlarının neredeyse göçmen çocukları iyi eğitim almasın diye uğraştıkları. Bu alanda bir genelleme yapmamak gerektiği vurgulansa da, okulların Türkiyeli çocuklara karşı daha az toleranslı olduğu, onları kolayca “yeteneksiz” ya da “düşük zekalı” bulabildikleri, sanki iyi eğitim almalarının istenmediği iddia ediliyor. Avusturya devletinin eğitimli insanları ülkede tutmak için kira, sigorta, işsizlik yardımları yaparken bazı göçmen çocuklarına önyargılı tutum almaları yabancılaşmayı derinleştiren bir unsur. Öte yandan okulların eşitlikçi kurallara sahip olduğunda herkes hemfikir. Ancak öğretmenlerin ve diğer öğrencilerin ayrımcı yaklaşımının özgüven kırıcı olduğu, ‘buralı’ olarak hissetmeyi zorlaştırdığı, doğrudan okul içinde bir tür gettolaşma yaratarak radikalleşmeye kapı açtığı söyleniyor.

Ne var ki gerçekliğin tümü bununla sınırlı değil. Türkiyeli aileler de eğitim konusunda yeterli duyarlılığı göstermiyor, bilgilenme, sahiplenme ve müdahil olma imkanlarını kullanmıyorlar. Veliler okul aile birliklerine katılmıyor, çocukları üniversite eğitimi için yeterli kapasiteye sahip olsa bile onların hakkını okulda ya da yargıda aramaktan imtina ediyorlar. Birçok aile çocuklarını üniversite yıllarına kadar maddi olarak desteklemekten kaçınıyor. Oysa en azından vatandaş olanlar için önemli imkanlar var. Örneğin ‘Sosyal Kasaya’ katkıda bulunan aileler için üniversite ücretleri büyük çapta düşüyor. Ayrıca Avusturya’da eğitim hiç bitmiyor ve her yaşta uygun okullara giderek meslek edinme veya geliştirme imkanları mevcut. Bu noktada yeniden dili iyi bilmenin ve genel kültüre asgari uyumun zorunlu koşullar olduğunu hatırlıyoruz.

Gençler

Yeni nesiller arasında gelecek nesiller için örnek olabilecek olumlu gençler mevcut olsa da sayıları epeyce az. Avusturya deneyimi dindarlığın zihni bir sekülerleşmeyle birleştirilmesini, Sünni gençler açısından başarı için gerekli bir önkoşul haline getirmiş. Böylece içe kapanan değil, Avusturya toplumuyla eşit ilişki kurabilen bir yeni sosyal kategori oluşuyor. Alevilerde ise dinamik tersine çalışıyor. Daha eğitimli olanların, bugün dini ‘topluma hizmet’ anlayışıyla yeniden ele aldıkları ve sahip çıktıkları görülüyor. Bu iki grup arasındaki muhtemel olumlu ilişkilerin gelecekte Avusturya’daki Türkiyeli göçmenlerin kamusal performansını sıçratması mümkün. Genelde de yeni nesillerin entegrasyona daha yakın olduğu görülmekte. Ancak Türkiye siyasetinin yansımaları gençler arasında etnik gruplaşmaları teşvik ettiği ölçüde entegrasyondan da uzaklaşılıyor.

Gençlerin esas sorunu iki kimlikli olmaları ve çok azının bunu bir sentezle aşabilmesi. Ufak yaşlarda Avusturyalılarla beraber oluyor, adetlerini öğreniyor, ancak üniversite yaşına yaklaşıldığında kendi kimliklerine dönüyorlar, çünkü ‘geldiğin yere geri git’ mesajını giderek daha çok algılıyorlar.

Buna aynı çocukların yaşları ufakken bile ‘okulda Avusturyalı, evde Türkiyeli’ olmak zorunda kaldıklarını eklemek lazım. Nihayet bizzat cemaat yapılarının gençleri kuşatma altında tutmaları bireyselleşmelerini engelliyor ve gençler ancak sokakta kendilerini farklılaştırma şansı buluyorlar. Bu da sokakların gençler için kendi kişiliklerini ifade edebildikleri mekanlara dönüşmesine neden oluyor. Ne var ki sokağın üretebildiği en ‘kaliteli’ ortamlar ancak ‘nargile kafeler’ ve bu da gençleri alt sosyal düzeye hapsediyor. Nitekim bu sıkışmanın sonuçlarından biri, ortaokulu bitirmiş Türkiyeli gençlerin üçte birinin ne bir okulda, ne de bir iş yerinde kaydının olmaması. Böylece Avusturya toplum yapısı içinde herhangi bir kurumla bağlantılı gözükmüyorlar. Türkiye’ye dönüşün gençlerin söyleminde son yıllarda yeniden alternatif hale gelmesinin altında da muhtemelen bu nedenler yatıyor.

Gençlere bu konuda ev ve aile düzeninin hiç de yardımcı olmadığının altını çizmekte yarar var. Evler çok ufak olduğu için gençler ihtiyaç duydukları alanı yaratamıyorlar. Sosyalleşme ise sadece derneklerde ve camilerde yaşanabiliyor ancak bu mekanlar gençlerin aradığı özgür ortamlardan çok uzaklar. Dolayısıyla akşam eve gelip babasını bulan genç erkekler, yine sokağa dönüp, geç saatte, baba yattıktan sonra eve geliyor ve ancak o zaman yalnız kalabiliyorlar. Akşamları kendi kimliklerine uygun lokallerde buluşuyorlar ve özellikle cemaat kimliğinin baskın olduğu gençler arasında Sünni/Alevi ayrışması doğallaşıyor. Bunun aşıldığı tek olay futbol maçları, tek mekan ise diskolar.

Okuma alışkanlığının ve hobilerin çok zayıf olduğu, gelecek perspektifinin bulunmadığı, çoğunun işsiz olduğu bu genç dünyasında son dönem artan Selefilik merakı, ya da bazı Aleviler açısından Şia’nın çekiciliği dışında genel bir radikalleşme eğiliminden söz etmek mümkün değil. Ancak genel bir uyumsuzluk duygusuyla toplumsal sınırların zorlandığı, zapt edilmesi kolay olmayan bir öfkenin biriktiği de açık. Nitekim işletmecileri Avusturyalı olan diskoların kavga çıkardıkları için Türkiyelileri almamaları nedeniyle şimdi Türkiyelilere yönelik özel diskolar açılmış durumda. Bu durum belki kavgayı engelliyor ama muhakkak ki Türkiyeli gençlerle ev sahibi toplum arasındaki mesafeyi artırıyor. Avusturyalılara duyulan tepki nedeniyle daha aşırı pozisyon almanın da makbul hale gelmesiyle, gençlerin ruh hali gelecekte patlamaya hazır bir şiddet potansiyeli barındırıyor.

Türkiye’ye Bakış

Türkiye ile ilişki

Avusturya’daki göçmenlerin Türkiye’ye bakışı öncelikle bazı pratik ihtiyaçlara yoğunlaşıyor. Askerlik harcının düşmesi ya da Türkiye’de otomobil bırakma süresinin iki yıla çıkması işlevsel. Ama Türkiye’nin genel ‘ideolojik gücünü’ sahiplenmek çok daha önemli gözüküyor. Doğal olarak bu eğilim esas Sünni cemaatte ve anavatan ilgisinin yüksek olduğu orta/üst yaş kuşağında gözlemlenmekte. Göçmenler bulundukları ülkedeki ırkçı eğilimlere karşı arkalarında güçlü bir devlet görmek istiyorlar. Nitekim Türkiye’nin son yıllardaki ‘yükselişi’ burada özgüvenli bir ruh hali yaratmış. Buna son yıllarda yurt dışındaki Türkiyelilere yaklaşımda kaydedilen iyileşmeyi eklemek lazım. Türkiye’nin artık daha aktif, verilen hizmetin daha iyi olduğu teslim ediliyor; konsolosluklarla büyükelçiliğin olumlu anlamda etkin olduğu vurgulanıyor. Türkiye’deki seçimlere katılabilmek de birçokları için olumlu bir gelişme, ancak gereksiz siyaset ve ayrışma yarattığı için ‘burayı bozdu’ diye değerlendirenler de var.

Diğer taraftan Türkiye tarafından eğitime verilecek desteğin öneminin kavranmaması, ihracat için kritik önemde olan Avusturya’daki tüccar ağının yeterince muhatap alınmaması verilen örnekler arasında. İslam Yasası çıkarken Türkiye’nin zamanında ve gerektiği gibi ilgilenmemesi özellikle altı çizilen bir gözlem. Kurumların faaliyet içeriği açısından yetersiz olduğu, yurt dışı görevlerin arpalık olarak görüldüğü tespiti yapılıyor.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2014 yılında açtığı, öğrenim sürecinin dışında kalmış olanları hedefleyen okulu da çok sınırlı bir etki yapacak güçte. Bizzat okul müdürünün değerlendirmesiyle, bu çabalar potansiyel olarak toplumun azami %5’ine ulaşabilecek durumda (dolayısıyla asıl işin konsolosluklar tarafından yapılması gerekiyor). Bu okulu Avusturya devleti tanımadığı için öğrenci yardımı alınamadığı gibi, öğrenci başına ayda 150 avro tahsil ediliyor. Türkiye ise bu okula ne öğretmen ne de para desteği veremiyor, çünkü Avusturya Devleti Türkiye Dışişleri Bakanlığı tanınmayan bir kuruma para transferini sakıncalı buluyor. Dini derslerin zorunlu,

diğer derslerin seçmeli olduğu okula Avusturya makamları engel çıkarmasalar da bundan memnun olmadıkları da açık. Sosyolojik açıdan da karşımızda epeyce sorunlu bir kesim olduğu görülmekte. Kilometrelerce öteden gelen öğrenciler var ve gidecekleri yer olmadığı için müdür ayrıldıktan sonra okula geri dönüyorlar. Öğrencilerin ailelerinde üniversite okuyan ya da okumuş olan tek bir kişinin bile olmaması, nasıl bir sosyal kümeyle karşı karşıya olunduğunun göstergesi.

Beklentiler ve öneriler

Türkiye’den beklentilerin esas olarak Sünni kesimden geldiğini söyleyebiliriz. Aleviler temel yabancılaşma sorunu çözülmeden Türkiye üzerine çok düşünmüyor ve herhangi bir beklenti geliştirmiyorlar.

  • Beklentilerin bir bölümü yaşanmakta olan özel sıkıntılar ve eksikliklerle ilgili. Türkiye’yle Avusturya arasında birçok alanda mütekabiliyet bulunmuyor ve bu özellikle Türkiyeliler için dezavantajlı bir durum yaratıyor. Örneğin, sosyal sigortası olan bir Avusturyalı Türkiye’de sigortalı sayılırken aynı şey SSK’lı bir Türkiyeli için geçerli değil. Avusturyalılar Türkiye’de belirli harçları ödemezken, Türkiyeli göçmenler ödüyor. Benzer şekilde, Türkiye’de Avusturya Lisesi varken geçmişte YÖK’ün eğitim alanında mütekabiliyet ilişkisinden vazgeçmesi nedeniyle halen Avusturya’da bir ‘Türkiye Lisesi’ kurulamıyor. İkinci nokta, Türkiye’nin göçmenlerin ihtiyaçların bilincine varamaması. Kreş eğitimi çok önemli olmasına karşın Türkçe bilen pedagog son derece az. Ayrıca konsoloslukta eğitim rehberliği yapabilecek bir müşavir bulunmuyor. Dolayısıyla öğrenciler denklik dahil birçok konuda tamamen bilgisiz bırakılmış durumdalar.
  • Aslında göçmenlerin ihtiyacı her alanda Avusturya’da yetişmiş Türkiyeli uzmanların olması. Buradan insanları alıp Türkiye’ye götürüp eğitmenin bir çözüm olmadığının görülmesi gerektiği sıkça vurgulanıyor. Bu bağlamda Türkiye’nin yurt dışındaki tüm bürokratik kurumlarına o ülkeden kişilerin istihdam edilmesi tavsiye edilmekte. Böylece hem yabancı ülkedeki toplumsal taleplere daha kolay cevap vermek mümkün hale gelebilir, hem bu yeni kadro üzerinden diplomatik yararlar sağlanabilir, hem de gençler için olumlu rol modeller üretilebilir.
  • Bunun da ötesinde, Türkiyeli göçmenlerin oluşturduğu bağımsız kuruluşlara destek verilmesi ve kaliteye özel önem atfedilmesi genel bir beklenti. Bu son noktanın Sünni kesimi de aşan ve laik/Alevi cemaate uzanan bir etki yaratacağı açık.
  • Türkiye’den beklentilerin başında birikmiş olan sosyal yaraların akılcı ve tutarlı bir yaklaşımla tedavisine girişilmesi
  • Avrupa’ya yapılacak sosyal ve kültürel yatırımların yüksek potansiyelinin daha iyi kullanılması gerektiği düşünülüyor. Eğitime, spora ve medyaya yapılacak bu türden yatırımların, hem yurt dışı Türkiyeliler hem de doğrudan Türkiye için bir kalite ‘aşısı’ olduğunun altı çiziliyor. Bu bağlamda yurt dışındaki öğrencilerin takibinin yapması, ihtiyaçların belirlenmesi ve uzun vadeli bir perspektif içinde çözüm getirmesi öneriliyor.
  • Genel olarak Türkiye’nin yurt dışındaki Türkiyeliler için bir yol haritası çıkarması isteniyor. Avrupa’da mutlu olmayanların Türkiye’ye dönme imkanlarını geliştirmeye yönelik zemin sağlanması ve teşvik beklentisi Bunun nedeni, göçmenlerin Türkiye’yi bilmemeleri, yönlendirme olmadan bireysel dönüşlerde sıkıntı çekmeleri, mağdur olmaları ve sonuçta Türkiye’ye güvenlerinin yıpranması. Sağlıklı bir geri dönüşün hem Türkiye’ye sermaye aktaracağı hem de buradaki ‘Türkiyeli’ imajını düzelteceği de ekleniyor. Avrupa’da mutlu olanlarla ise eşitlik temelinde ilişki kurulması, tepeden ve hükümran bir tavrın sergilenmemesi gerektiği vurgulanıyor.
  • Nihayet çok genel bir bakışla Türkiye’nin yapması gerekenin bir ‘güven yaratma’ stratejisi geliştirmek olduğu ve bunun Alevileri ve Avusturyalıları da kapsamasının şart olduğu söylenebilir. Ayrıca atılacak her adımın siyasileştirilmemesi ya da bir inanç grubunun temsili olarak görülmemesi için özel çaba harcanması, böyle bir algının oluşmasına yol verilmemesi gerekiyor.
Hollanda
Vatandaşlık Boyutu

 Devlet, toplum ve göçmenlik

 1815 Viyana Kongresi’yle kabul edilen Hollanda Krallığı, anayasal monarşi sistemiyle yönetilmekte. 1814 tarihli Hollanda Anayasası birçok kez değişikliğe uğramış; 1870 yılında parlamentoyla krallık arasındaki siyasal çekişme sonucunda parlamentonun en yüksek mercili siyasi organ, kralın ise parlamento kararlarına tabii olduğu kabul edilmiştir. Bugün Hollanda’da kral devletin başı olsa da yetkileri çok kısıtlıdır.

Görüştüğümüz Türkiye kökenli göçmenler, 19. yüzyılla başlayan Hollanda tarihinin daha önceki dönemlere dair paylaşılan ortak bir geçmiş sunmadığını belirtirken, bu durumun Osmanlı ve Türkiye tarihinin köklü geçmişine tezat oluşturduğunu vurguluyorlar. Bununla birlikte, Hollanda toplumu genelinde ülke çıkarlarının fazlasıyla ön planda tutulduğu, devletin korunduğu ve tarihteki hataların çok fazla dillendirilmediği, hatta üzerinin örtüldüğü bir tutum söz konusu. Geçmişi çok eski dönemlere dayanmasa da Hollanda toplumu hem Krallıklarını hem de tüm kurumlarıyla devletlerini koruyup kollayan, fazla eleştirmeyen bir milliyetçilik anlayışına sahip. Örneğin, ülke çıkarları söz konusu olduğunda medya özgürlüğünün ikinci plana atıldığı, toplumsal bir değer olarak sahip çıkılan Kraliyet ailesinin adının geçtiği yolsuzluk vakalarının örtbas edilebildiği söyleniyor.

Hollandalıların devlet kaynaklarından haksız yere faydalanma gibi bir alışkanlıklarının olmaması, millete ve devlete verilen önemi göstermek adına verilen örnekler arasında. Bu özelliklerin tamamı “tacir bir milletin pragmatist bir tutum olarak ortak değerleri koruma refleksi“ şeklinde yorumlanıyor. Bu durum Türkiyeli görüşmecilerimiz tarafından olumlu addedilirken hemen akabinde Türkiye’de ortak değerleri koruma refleksinin kaybedilmiş olması eleştiriliyor.

1. Dünya Savaşı’nın dışında kalan Hollanda’nın, 2. Dünya Savaşı sırasında Alman Hitler yönetimi tarafından işgal edilerek ciddi yaralar alması, kendi tarihinde çok belirleyici bir yere sahip. Savaş sonrası yeniden yapılanma sürecindeki ihtiyaç doğrultusunda Hollanda, Türkiye dahil birçok ülkeden iş gücü davet ederek bir göçmen ülkesi haline gelmiş. Günümüzde Hollanda’nın toplam nüfusunun %20’si göçmenlerden oluşuyor. Göçmen grupları arasında Türkiyeli ve Faslılar çoğunluğu oluşturuyor.

Yerel halkın üçte ikisinin Protestan, üçte birinin Katolik ailelerden geldiği Hollanda’da her din ve mezhebin kendine ait cemaatsel bir yapılanması var. Anayasa’nın 23. maddesine göre okul,  hastane, üniversite ve kreşlerin çoğu cemaat kurumları tarafından kuruluyor ve hizmetler yine cemaatler tarafından veriliyor. Ancak bu kurumlarda cemaat nitelikleri dışarıdan bakıldığında görünür değil; okullarda dinle ilgili konular ön plana çıkarılmıyor. Zaten halkın geniş bir kısmında herhangi bir din/mezhep bağlılığı hissedilmiyor veya dindar bir hayat tarzı sürülmüyor. Bu kurumlardaki genel amaç, bir din öğretisi empoze etmektense dinin kültürel öğelerini yaşatmak. Durum böyle olunca, birçok Türkiyeli ailenin çocuklarını Hristiyan okullarına rahatlıkla gönderebildikleri söyleniyor.

Hollanda siyasi olarak üç seviyede yönetiliyor: ulusal seviyede parlamento ve merkezi hükümet, bölgesel seviyede bölgesel konsey, yerelde de belediye konseyleri. Bölgesel yönetimler, merkezi yönetimle yerel yönetimler arasında bir köprü görevi görürken, refah ve sosyal hizmetler, altyapı, kamu taşımacılığı, iskan, ekonomi, çevre ve tarım gibi birçok önemli alandan sorumlular. Ayrıca belediyelerin işleyişini denetlemek gibi bir fonksiyonları da var. Merkez yetkilerinin önemli bir kısmı yakın dönemde yerel ve bölgesel yönetimlere devredilmiş.

Hollanda’nın belki de en çok öne çıkan olumlu özelliği, ‘sınıfsızlığın’ yaşandığı bir ülke olarak görülmesi. Bu durum elbette sosyal devlet sistemiyle mümkün olmuş. Özellikle adem-i merkeziyetçi yapının güçlü olmasıyla devlet, yerel yönetimler eliyle her mahalleye hakim; demografik yapısını çıkarmış, mahalle sakinlerinin ihtiyaçlarını belirleyebilir durumda. Yerel yönetimler tarafından finanse edilen yarı-özerk sosyal hizmet kurumları, mahalle mahalle ihtiyaçları belirleyip, psikolojik danışma, hasta/yaşlı bakımı, gençlik, eğitim gibi alanlarda vatandaşlarına profesyonel destek sunuyor. Göçmenlerin yoğun yaşadığı mahallelerde özellikle göçmen gruplarından yetişmiş sosyal hizmet uzmanlarının çalışmasına dikkat ediliyor. Hollanda’da bu alanda ‘social worker’ (sosyal danışman) olarak çalışan birçok Türkiyeli var. Bu kişiler toplumun geneline destek sundukları gibi Türkiyeli göçmenlerin sorunlarını da yakından takip ediyorlar.

Öte yandan, son birkaç sene içinde devletin bu alanda yeni bir düzenlemeye gittiğini, maliyetleri kısmak amacıyla 1 Ocak 2015 itibarıyla sosyal hizmetler finansmanının yönetimini belediyelere aktardığını öğreniyoruz. Belediyeler, kendi bünyelerindeki özel şirketler aracılığıyla Hollanda’nın altı bölgesinde kreşler, gençlik merkezleri işletiyor, hastalara, yaşlılara ve muhtaç herkese her türlü bakım, yardım ve ilgiyi ulaştırıyor.

Hollanda’da göçmenler açısından en önemli gelişme, 1983’de yapılan anayasal değişiklikle meydana gelmiş. Öncesinde geçici görülen göçmenler için devlet memuru olma hakkı tanınmazken, kalıcı olduklarının kabul edilmesiyle göçmenlere memuriyet hakkı verilmiş. Göçmen çocuklarının üniversiteye gitmesini zorlaştıran %4’lük kota da yine bu dönemde kaldırılmış. 1986 yılında göçmenler yerel seçimlerde oy hakkı kazanmış, 1992’de çifte vatandaşlık hakkının tanınması ve vatandaş olanların genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkına sahip olması sağlanmış.

Hristiyan Demokratlar, İşçi Partisi ve Liberaller, 2. Dünya Savaşı’nın bitiminden beri ülke yönetiminde yer alan büyük partiler. Bunlar dışında mevcut birçok orta ve küçük ölçekli partilerin bir kısmı, dinsel temalı siyaset yürütüyor. Bu çok partili sistem içinde Hollanda ekseriyetle koalisyonlarla yönetiliyor. 2012’de yapılan son parlamento seçimleriyle İşçi Partisi ve Özgürlük ve Demokrasi için Halkların Partisi ortak hükümeti yönetime gelmiş durumda. Bunun yanında parlamentoda halihazırda 11 siyasi parti temsil ediliyor ve milletvekilleri arasında yedisi Türkiye kökenli olmak üzere birçok göçmen bulunuyor.

1990’lı yılların ortalarına kadar göçmenler açısından olumlu yürüyen seyre rağmen, özellikle son on yılda Hollanda’da siyasetin azınlıklara bakışının değiştiği, 11 Eylül saldırılarıyla başlayan travmanın halen devam ettiği söyleniyor. Son dönemde ise IŞİD’in ortaya çıkmasıyla iyice artan yabancı karşıtı bir siyasi söylemin oluştuğu ortak kanı. Bu siyasi söylemin baş aktörü, özellikle göçmenler tarafından faşist olarak tanımlanan Özgürlükler Partisi’nin lideri GeertWilders olarak görülüyor. Son dönemde oyu %30’ların üzerine çıkan partinin, Ocak 2016’da Faslı bir kadın milletvekilinin meclis başkanı seçilmesine ‘kara günümüz’ şeklinde tepki koyması, birçok görüşmeci tarafından Hollanda’da merkezi siyaset düzleminde güçlenen yabancı düşmanlığına örnek olarak gösteriliyor. Bu tarz faşist söylemler sadece Wilders’e has değil ve birçok siyasetçi tarafından popülist bir amaçla kullanılıyor. Yirmi sene önce bir kişiyi tutuklamaya götürebilecek faşist sloganların bugün siyasetçiler tarafından rahatlıkla dile getirebildiği bu ortamın oluşmasında medyanın yaklaşımının ve dilinin büyük payının olduğu vurgulanıyor.

Görüşmecilerimizin genel kanısı, Hollanda’nın özellikle son on yıldır özel bir göçmen politikası yürütmediği yönünde. Hatta göçmen politikalarının göçtüğü, çok kültürlülük iddiasının iflas ettiği bile söyleniyor. Önceki dönemlerde her sene yayınlanan göçmen politikaları konulu genelgelerin artık görülmez olduğu, göçmenlik ve çok kültürlülük alanlarında çalışmalar yapan enstitülerin kapatıldığı, üniversite merkezlerinin geliştirilmediği verilen örnekler arasında. “Tamamen siyasetin acımasız diline bırakıldığı” söylenen bu meselenin geldiği noktada, “uyum artık herkes tarafından asimilasyon olarak algılanıyor” ifadesini birçok kişiden duymak mümkün.

Hollanda’da göçmen politikalarının zayıflamasına verilen en dikkat çekici iki örnekten biri, ana dil eğitim hakkının 2002’de devlet tarafından geri alınması. Önceden devlet okullarında ana dil eğitimi verilirken bu uygulamanın sona ermesiyle isteyen gruplar, okul sonrası kendi öğretmenlerini sağlamak koşuluyla anadilde eğitim verebiliyorlar. Halen mahkeme sürecinde olan bu durum, birçok göçmen için olumsuz bir geriye gidiş olarak okunuyor. Daha yakın zamanda meydana gelen bir gelişme ise, devlet televizyonunda yapılan din öğretisi yayınıyla ilgili. Yakın zamana kadar farklı din gruplarına devlet televizyonunda haftada bir saat yayın yapma hakkı ve programları hazırlamak için finansman veriliyordu. Değişiklikle birlikte devlet artık din programlarının yapımını özel bir şirkete ihale etmiş ve din gruplarına finansmanı kesmiş durumda. Yerel yönetimlerin göçmen gruplarına verdiği desteklerin – özellikle göçmen danışmanlara ayrılan ödeneklerin – azaltılması da insanların hayatlarını birebir etkileyen diğer bir olumsuz gelişme olarak belirtiliyor. Ek olarak, 2016’da yürürlüğe giren dil yasasına göre Hollandaca bilmeyenlere sosyal yardım verilmeyecek olması, yine aynı yönde algılanıyor.

Göçmen politikalarındaki olumsuz değişim açısından dikkat çeken bir diğer konu, temsil ettiği azınlık grubunun çıkarlarını gözeten, devlet nezdinde bir ‘müzakere platformu’ işlevi gören Danışma Kurullarının giderek işlevsizleşmesi. Azınlıklar Politikası Müzakere Kanunu uyarınca kurulmuş olan Danışma Kurulları, Hollanda’nın göçmen politikalarını oluşturmasında önemli bir rol oynamış. Bu kurullardan biri olan “Türkler İçin Danışma Kurulu”na, Türkiye kökenli grupları temsil eden dokuz sivil toplum kuruluşu üye. Bu kurula üyelik yapan bazı görüşmecilerimiz, kurulun artık eskisi kadar muhatap alınmadığını ve bunun diğer göçmen gruplarını temsil eden kurullar için de geçerli olduğunu belirtiyor. Danışma Kurullarına verilen finansal desteğin azaltıldığı; gelinen noktada Türkler İçin Danışma Kurulunun da dağılma sürecine girdiği belirtiliyor.

Öte yandan radikalleşmeyle mücadele amacıyla, ülke odaklı kurullar yerine din odaklı kurullar oluşturulmaya başlanmış. Dini cemaatlerden üyeler içeren bu kurullar, hükümetin farklı dini gruplarla iletişim içinde olmasını sağlıyor. Uygulamadaki bu değişiklik, Türkiyeli göçmenlerin geniş. anlamda ‘Müslüman’ olarak görüldüğüne ve esas muhatabın camiler olduğuna işaret ediyor. Göçmen grupları içinde farklı/küçük kesimlerin seslerinin de devlet tarafından duyulmasına vesile olan Danışma Kurullarının bu şekilde etkisiz hale gelmesi, görüşmecilerimiz tarafından, devletin “dil ve kültür benim işim değil” diyerek bu alanı göçmenlerin sahipliğine bırakması olarak da okunuyor. Devletin bu alandan çekilmesinin göçmenler içindeki grupların ayrışmasına yol açtığı ve böylece değerler çatışmasının keskinleştiği bir ortam oluşturduğu söylenebilir.

Diğer taraftan, devlet kurumlarında görev alan veya bu kurumlarla yakın çalışan kişilerin Hollanda’nın göçmenlere yaklaşımı konusunda düşünceleri, bazı farklı bakış açıları ortaya koyuyor. Orta ölçekli bir şehirde üst düzey polislik yapan bir görüşmecimiz, “Hollanda’ya fazla acımasız olmamak gerek” diyor. Neticede Hollanda’nın kağıt üzerinde eşitliklerin sağlandığı, hakların uygulanması için devletin gerekli altyapıyı oluşturduğu bir ülke olduğu vurgulanıyor.

Hollandalılarla ilişkiler söz konusu olduğunda farklılaşan iki türlü bakıştan söz edilebilir. Birincisi, kendini ‘üstün ve beyaz’ gören, bunu göçmenlere hissettiren, örneğin ne kadar başarılı olunsa da beğenmeyen bir Hollandalı imajı üzerine kurulu. Hollandalıları Türkiye’nin elitlerine benzeten bir yakıştırma da mevcut. “Biz ne yaparsak yapalım Hollandalılar görmez, kabul etmez,” “çok değer verilen çok kültürlülük Türkiyelilere gelince geçerli olmaz,” “biz Hollanda’nın sorunları hakkında konuşunca şaşırırlar,” “bizden uzak dururlar, geri dönelim isterler” tarzında birçok yorumla karşılaşmak mümkün. İkinci bakış, Hollandalıların olumsuz tutumlarını vurgulamakla birlikte, kendi halkına (ve diğer göçmenlere) özeleştiri geliştiren bir yaklaşım içeriyor. Eğitimde geri kalmışlık, sosyal hizmetleri suiistimal ederek kullanmak, Hollanda kültürünün tamamen dışında kalmak, Hollandalılara önyargılı ve uzak durmak, dile getirilen eleştiriler arasında.

Geniş bir kesim Türkiyelinin, son yıllarda uluslararası alanda sesi daha yüksek çıkan Türkiye’nin varlığını arkalarında bir güç olarak hissettiği, bunun da Hollandalılar tarafından yadırganıyor olduğu görülüyor. Türkiye’ye artan aidiyetin Hollanda’yı rahatsız ettiği bir gerçek. Örneğin, Türkiye maç kazanınca bunun göçmenler arasında kutlanmasının yadırgandığını, “onlar hala Türk” dendiğini öğreniyoruz. Bununla beraber diğer göçmen gruplar arasında Türkiye kökenlilerin en çok beğenilen grup olduğunun da altı çiziliyor. Türkiyeliler arasında şiddet ve suç oranının düşük olması, aile yapılarının sağlam olması, Hollandalılar tarafından beğenilen özellikler. Tek başına yaşayan Hollandalıların Türk komşularıyla ilişkilerinde sıcak, insani temaslara dair örnekler dile getiriliyor.

Türkiyeliler ayrımcılığı en doğrudan bir şekilde iş ararken ve eğitimde hissediyorlar. Bu ayrımcılığın sadece Türkiyeli olmakla değil, özellikle 11 Eylül ve IŞİD tehdidi sonrasında, Müslüman olmakla da arttığı; Müslüman isimli gençlerin iş bulmakta zorluk çektiği birçok kişi tarafından dile getiriliyor.

Hatta iş başvurusu reddedilen Müslüman bir gencin, aynı pozisyona aynı CV ile yalnız Hristiyan bir isim kullanarak başvurduğunda kabul edildiği örneği sıkça önümüze çıkıyor. Eğitim alanında ise göçmen çocuklarına ‘bizim diye bakılmadığı’, sistem içinde hak ettikleri seviyeden daha alt seviyelere yönlendirildikleri, örneğin dil yetersizliği nedeniyle geri kalan çocukların öğrenme zorluğu çeken çocukların gittiği özel okullara yönlendirildikleri iletiliyor. Görüşmecilerin bir kısmı tarafından ise ayrımcılık vakalarının abartıldığını, mesela Müslüman isimleri sebebiyle iş bulamayanların çoğu zaman vasıflarının yetersiz olduğunu, münferit örneklerin genele yorulup fırsatçı bir şekilde kullanıldığını duyuyoruz.

İşe girişlerin yanı sıra iş yerinde yaşanan ayrımcılık da önemli bir konu. Bir devlet kurumunda çalışan görüşmecimizin şu sözleri dikkat çekici: “Sistem Hollandalılara göre düzenlenmiş…(göçmenler için) kariyerde tıkanmayı engelleyecek dinamikler eksik. Memurlar işe alınıyor ancak uzun süreli olmuyor. Devlet bana güvenip beni polis yapsa da çalışma arkadaşlarım benim Hollandalı olduğumu hissetmiyorlar.” Bir diğer mesele de bazı iyi niyetli uygulamaların “devamlı ayna tutarak, farklılığı hatırlatarak” Müslümanlarda rahatsızlık uyandıran bir farkındalık yaratması. Mesela iş yemeklerinde Müslüman kişilere özel menü geliştirilmesi, sormadan alkol ikram edilmemesi, toptancı, ayrıştırıcı ve farklılığın altını çizen bir yaklaşım olarak algılanabiliyor.

Devlet kurumunda çalışan başka bir görüşmecimiz ise yasal kimlikle hissedilen/algılanan kimlik arasındaki farka dikkat çekiyor. Yasal kimlik vatandaşlık hakları, sosyal güvence, seyahat özgürlüğü avantajlarıyla bir çeşit üstünlük hissi verirken, insanların kişisel hayatlarındaki hissiyatlarının farklı olduğu belirtiliyor.

Türkiyeliler, Türkiyelilik, entegrasyon ve gettolaşma

Türkiyelilerin Hollanda’da elli senelik bir geçmişi söz konusu. 1964 yılında Ankara’da kurulan Hollanda İş Bulma ve Yerleştirme Bürosu’nda seçilip gelen işçilerin göç süreci 1970’lerin ortalarına kadar devam ediyor. 1980 sonrası dönemde ise göçler daha çok evlilik ve siyasal nedenler yüzünden gerçekleşiyor. Hollanda’da bugün 400.000 civarı Türkiye kökenli yaşamakta, bu sayının yarıdan fazlası Hollanda vatandaşlığı almış durumda, çoğunluğun çifte vatandaşlığı bulunuyor. İlk dönemde yoğun olarak Konya, Yozgat, Kayseri gibi İç Anadolu illerinden gelen muhafazakar kesimin yanında Denizli ve İzmir gibi batı illerinden gelenler de olmuş. Nüfusun %30-40 civarında bir kısmının doğu illerinden gelen muhafazakar Kürtler olduğu söyleniyor. 1980’lerde Türkiye’deki darbe sonrası yaşanan göç dalgasıyla gelen yaklaşık 30.000 kişilik grupta ilk göç dalgasından farklı olarak öğrenciler, öğretmenler, yazarlar, akademisyenler, gazeteciler bulunuyor. İlk dalgayla gelenler ekonomik anlamda atılgan iken ikinci dalgayla gelenler sanat, medya, siyaset ve akademi gibi alanlarda daha aktif olarak yer alıyorlar.

Birinci neslin ilk yıllardaki tek düşüncesi, para biriktirip memlekete geri dönmek. “Beyaz eşyaların (biri ev, biri memleket için) ikişer ikişer alındığı dönem,” çocuklarının, yani ikinci neslin Hollanda’da doğmasıyla geride kalıyor. Böylece göçmenlikten yerleşik hayata geçiliyor. Artık üçüncü nesille dil sorununun da büyük ölçüde aşıldığı, entegrasyonun ilerlemesiyle geri dönüşün ancak emeklilik sonrası yarı yarıya bir ihtimal olarak durduğu bir noktaya gelinmiş durumda.

Hollanda’ya Türkiyelilerle aynı dönemde gelen Faslılar ülkedeki diğer büyük göçmen grup. Fas kökenliler siyaset, medya, kültür ve sanat alanlarında diğer azınlıklara göre daha fazla ön plandalar. Görüşmeciler, bu durumun öncelikli sebebi olarak Faslıların sömürge tecrübesinden kaynaklanan adaptasyon kabiliyetini dile getiriyor. Türkiyeli azınlığın güçlü grup dinamiklerinden farklı olarak Faslılarda bireysel gelişimin ön planda olduğu gözlemi yaygın. Faslıların tarih ve kültürlerinin çok yerleşik olmadığı, Türkiyelilerin ise geçmişlerine daha bağlı olduğu söyleniyor. “Bizde sürekli topluma dönüş hali var, etnik kimliğimiz daha ağır basıyor, daha içine kapanık, kendi kabuğuna çekilmiş, kendi kurumlarında var olmayı seçen bir toplumuz” şeklinde görüşler, Türkiyelilerin kendilerini diğer topluluklara göre nasıl konumlandırdıklarına ışık tutuyor. Faslıların Müslümanlık dışında Türkiyelilere benzemediği, kendileri içinde sosyal baskı yoğun olmadığı için daha rahat davranabildikleri ve mevcut toplumsal problemlerine rağmen bireysel anlamda başarıyı daha fazla yakalayabildikleri ekleniyor.

Hollanda’daki Türkiyeli göçmenlerin, özellikle gençlerin birçoğunun, Hollandalı ve Türkiyeli kimliklerin sentezlendiği orta bir noktayı yakalayabildikleri söylenebilir. Avrupalı kimliğin sahiplenmesinden bahsetmek ise zor. Bir çoğunun kendilerini artık bir göçmen olarak değil, Hollanda vatandaşı olarak gördüklerini sözlerinin başında belirtmeleri Hollandalı kimliği açısından kuvvetli bir gösterge. Yerel yönetimlerin güçlü olmasının da etkisiyle devlet kurumlarıyla yakın bir ilişkiden bahsetmek mümkün. Örneğin, Hollanda kurumlarında çalışan birçok Türkiyeli var. Gençler günlük hayatlarını bir Hollandalı gibi yaşıyorlar; zaman kullanımı, yemek kültürü, günlük hayatın akışı, aile ilişkileri, aile içi rollerin değişimi gibi konularda Hollandalılara paralel bir trend mevcut. Hayat tarzına ve akışına uyumları, Almanya ve Avusturya’daki Türkiyelilerden daha ileri bir seviyede. Sivil toplum kuruluşlarının, cemaat yapılarının ve Türkiye’nin resmi kuruluşlarının Almanya ve Avusturya’da daha ön planda ve güçlü olmasının Türkiyeli kimliğin bu ülkelerde senteze uğramadan korunması açısından etkili olduğu söylenebilir. Hollanda’da ise yerel kimliğin kabulünün daha kolay olduğu gözüküyor.

Öte yandan, Hollanda tarzı yaşantıyı benimsemiş olsalar da Türkiyeli göçmenler orijinal kimliklerini muhafaza ederek kendi kültürel yaşantılarını sürdürmek istiyorlar. Kültürel kodların aileler tarafından sağlandığı bir ortamda kimlik önce evde oluşuyor. Çoğu zaman evde Türkçe, okulda Hollandaca öğreniliyor. Yine çoğu zaman aileler kendi kültürlerine uygun okullar seçiyor. Çocuklar okul çağında Hollanda kültürüyle tanışıyor ve Hollandalılarla arkadaşlıklar bu yıllarda başlıyor.

Kişilik/kimlik daha çok lise yıllarında kuvvetlenirken, üniversite dönemine gelindiğinde gençlerin çoğunlukla kendi orijinal kültürel kodlarına geri döndüğü, kendi kimliklerinden kişilerle daha çok sosyalleştiği gözlemleniyor. Günlük hayatında bir Hollandalı gibi davransa da iç dünyasında ve özellikle evde Türkiyeli yaşantısı devam ediyor. Akşam yemekleri hep birlikte yeniyor, yemekten sonra çay demlenip, Türk dizisi seyrediliyor, Hollanda siyaseti değil Türkiye siyaseti takip ediliyor. Bu durum, göçmenlerin yoğun olduğu birçok Avrupa ülkesine benzer şekilde melez bir kimlik oluşturuyor. Avrupalı gibi giyinen, konuşan ama Türk yemeği yiyen, sorunca Türküm diyen ve genç nesille daha belirgin olarak şekillenen bir diaspora kimliği söz konusu. Hollanda’da iki kimliğin daha rahat sentezlenebiliyor olması esasında toplumsal uyum anlamında elverişli bir durum sunuyor. Ancak Türkiye ve Hollanda devletlerinin politika ve kurumlarıyla bu sentezin formülünü kendi taraflarına çekme yönündeki yaklaşımlarının özellikle üçüncü ve dördüncü nesilleri arafta bıraktığı değerlendirmesi yapılabilir.

Diğer taraftan Hollanda’nın siyasi ikliminin sağa kayması, etnik ve kültürel kimliğin güçlenmesine yol açıyor. Buna Wilders’in eseri olarak bakan birçok kişi, bu yaklaşımın toplumsal bir karşılığının olduğunu da vurguluyor. Ortadoğu’daki gelişmelerin Avrupa’ya olan etkilerinin, özellikle Suriye kaynaklı göçmen akınının İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük toplumsal kriz olarak görüldüğü ve ciddi bir huzursuzluğa yol açtığı düşünülüyor. Ekonomi, sosyal yaşam, aidiyet çatışmaları gibi sorunların toplumda daha görünür olmasıyla göçmenlerin geri çekildiği, kendi grupları içinde yeni alanlar yaratmaya başladığı bir ortam söz konusu. Bu durumun bir kısır döngü yaratarak yabancılaşmaya sebep olduğu, böylece ırkçılığa kapı araladığı söylenebilir.

Müslümanlık, Farklı Kesimler, Sivil Toplum 

Hollanda ve Müslümanlık – Euro-İslam ve Radikalizm

İslamiyet, Müslümanlık, Ortadoğu ve radikalizmle mücadele, Hollanda kamuoyunda yoğun olarak tartışılan konular. Devletin Müslüman gruplarla iletişimi sağlamak amacıyla kurmuş olduğu Dutch Council of Muslims and Government (Hollanda Müslümanlar ve Hükümet Konseyi), din içi konulara girmeden dine temas eden meseleler hakkında politika üretmek üzere çalışıyor. Ayrıca Hollanda’daki 13 üniversitenin yedisinde İslam Kürsüsü bulunuyor. Hollanda geleneksel olarak dini grupların örgütlenmelerini grupların kendilerine bırakmış bir ülke olsa da, 2000’li yılların başından beri uygulamada önemli değişiklikler yapılmış. Bunun en somut örneklerinden biri, devlet televizyonunda yayınlanan dini programların önceden farklı din gruplarının temsilcileri tarafından hazırlanırken şimdilerde devletin bu programların yapımını kendi bünyesine alması.2 

Özellikle IŞİD terörünün Avrupa’ya sıçraması ve IŞİD’e Avrupa’dan katılımların artması sonrasında radikalizmle mücadele alanında çalışmalar hızlandırılmış. Savunma Bakanlığı’nda çalışan bir görüşmecimizin aktardığı bilgilere göre, Hollanda terörle mücadele alanında Avrupa tarafından pilot bölge olarak kullanılıyor. Savunma Bakanlığı’nda kurulan Ulusal Komisyon yeni ve ilk defa uygulanan bir ‘Toplumsal Takip Projesi’ başlatmış durumda. Bu projeyle IŞİD’e Hollanda’dan katılanların belirlenmesi, takip edilmesi ve ailelerine sosyal yardım sağlanması planlanıyor. Bu ailelerin ekonomik durumlarını iyileştirerek, IŞİD’e katılan kişiler için cazip ve geri dönmeye değer bir ortam oluşturmak, döndükleri takdirde tekrar gitmelerinin önüne geçmek, bu ailelerden başka gençlerin örgüte katılımını engellemek amaçlanıyor.

Selefi grupların büyük bir kısmının Faslı olduğu bilgisi veriliyor ancak kafası karışık, aile bağları ve sosyoekonomik durumu zayıf bazı Türkiyelilerin de bu gruplara kayabildiği ekleniyor. Gençlerin birinci olarak Filistin meselesi, ikinci olarak batının Ortadoğu politikalarını sorgular noktaya geldiklerinde tepkiselleştiği ve bazı gençleri ‘makul ortada tutmanın zorlaştığı’ belirtiliyor. Bu konuda cemaatler arası zayıf olan diyaloğun güçlendirilmesi, Vahhabi-Selefi akımlar hakkında gençlerin de merakını tatmin edecek çalışmalar yapılması, kamuoyuna bu akımlara mesafe alan, anti-tez oluşturan net mesajlar verilmesi gerektiği ortak düşünceler. “Bizim Müslümanlar olarak kendi aramızda IŞİD’i tartışmamız gerek”, “biz de kendimizi ifade edemiyoruz. Camilerimizin kapısı açık diyoruz ama yapıcı bir diskur oluşturamadık” sözleriyle öz eleştiri yapılıyor.

Özellikle Hollanda’da göçmen meselesinin artık etnik kimlikten ziyade dini kimlik üzerinden tanımlanmaya ve buna göre politikalar oluşturulmaya başlandığını söylemek mümkün. Kimlik farklılıkları ve entegrasyon sorunları daha çok dini kimlik üzerinden okunuyor, kamuoyunda bu şekilde tartışılıyor. Diğer bir deyişle, dini kimlik etnik kimliğin önüne geçmiş durumda. Müslümanlara bir bütün olarak bakışın, Türk Müslüman, Faslı Müslüman ayrışmasının üzerine çıktığı gözüküyor. Avrupa’nın kendi çıkarları için İslamiyeti Avrupai bir bakışla yeniden tanımlayıp bir Euro-İslam modelini nüfuz ettirme amacı Hollanda’daki Türkiyeliler tarafından eleştiriliyor. Avusturya’da hayata geçirilen İslam Yasası’nın Hollanda’ya da geleceğinden endişe ediliyor. Birkaç sene önce Hollanda’nın imamların ülke içinde yetiştirilmesine yönelik yapmış olduğu girişim bu yönde bir hareket olarak görülüyor. 3 

IŞİD’in üst üste gelen Avrupa saldırılarından sonra Hollandalıların Müslüman göçmenlere tavırlarında gözle görülür bir değişiklik söz konusu. Sakallı her adama soru işaretiyle bakıldığı, namaz kılındığının saklanmak zorunda kalınabildiğinden bahsediliyor. Bir görüşmecimiz, Paris katliamı sonrasında küçük kardeşinin okulda öğretmeni tarafından bir köşeye çekilip ona IŞİD konusunda ne düşündüğünün sorulduğunu aktarıyor ve “bir İspanyol’a ETA hakkında böyle bir soru asla sorulamaz” diye ekliyor. Paris katliamları sonrasında küçük şehirlerde bile protesto yürüyüşleri yapılırken Ankara tren garı bombalamasının ardından herhangi bir toplumsal tepki verilmemesi, dini ayrımcılığa bir örnek olarak birçok kişi tarafından dile getiriliyor.

Başörtülü kadınları hedef alan – özellikle sosyal hayatta ve iş hayatında – önyargılara, yadırgayıcı bakışlara ve yabancılaştırma tavırlarına da dikkat çekilirken, Wilders’ın “başörtülülere vergi gelsin” sözleri özellikle vurgulanıyor. Başörtülü bir görüşmecimizin örnek verdiği şekilde, “çok Doğulu görünüyorsun ama çok Batılı düşünüyorsun” gibi iyi niyetli okunabilecek ancak ciddi önyargı içeren tutumlarla özellikle iş hayatındaki başörtülü kadınlar sıkça karşılaşıyorlar. Ayrıca medyanın genellikle Müslümanlar hakkında karanlık bir tablo çizdiği, bunu yaparken de başörtülü kadınları ön plana çıkardığına işaret ediliyor (“Yanlı haberler, siyah kafalı gibi terimler zülfiyare dokunuyor.”) Bir görüşmecimiz durumu “medyanın bizi bizden dinlemeye ve anlatmaya tahammülü yoktur” şeklinde özetliyor. Ramazan aylarında yabancılaştırmanın/ayrımcılığın daha çok hissedildiği ifade ediliyor.

Siyaset alanında çalışan bir görüşmecimiz ise, IŞİD meselesinden de önce 2004 yılında film yönetmeni Theo van Gogh’un Fas kökenli Müslüman bir Hollandalı tarafından öldürülmesinin tüm siyaseti ve toplum bakışını değiştirdiğini, bu cinayet sonrasında Müslümanlara yönelik somut değişikliklerin yaşandığını belirtiyor.

“Devlet Müslümanları ara sıra dövmek için bir araştırma öne sürer” fikri birçok görüşmeci tarafından paylaşılıyor. Motivaction adlı araştırma şirketinin Suriye’deki savaş ve Hollandalı Müslümanların Suriye’ye gidişi üzerine yaptığı bir anket, etnik Hollandalılar ve Müslüman Hollandalılar arasındaki bakış farklarını ölçmüş. Kamuoyunda sıkça tartışılan araştırma, Müslümanların tepkisini çekmiş. Bu gibi araştırmaların özellikle muhafazakar kesimin ‘devletin kuşkulu bakışını üzerimizde hissediyoruz’ algısını güçlendirdiği net. Öte yandan, camilerden IŞİD’e katılım olduğu iddiası doğrultusunda, devletin cemaatleri denetleme pratiklerini (mesela kreşleri ve yatılı okulları kontrol altına alarak) sıkılaştırdığı vurgulanıyor. Bununla beraber devletin İslam karşıtı tutumunun gençlerde radikal akımlara dair ilgi uyandırdığı, aradaki mesafeleri daha da açtığı söyleniyor.

Sivil toplum

Hollanda’da Türkiyeli göçmenler tarafından kurulmuş 1200 civarı dernek bulunuyor; Hollanda geneline bakıldığında yüksek olan bu oran, Türkiyelilerin dernekleşme alanında girişimciliklerini gösteriyor. Sayı yüksek olsa da, gözlemlerimize göre Hollanda’daki sivil toplum kuruluşları diğer bazı Avrupa ülkelerindeki kadar görünür ve organize değil. Kurumsal yüzleri kamuoyunda belirgin bir şekilde yer almazken bazıları da kendi içlerinde bölgesel olarak bölünmüş durumda. Son dönemlerde özellikle hemşeri derneklerinin daha revaçta olduğu söyleniyor. Diğer ziyaret ettiğimiz Avrupa ülkelerine göre Hollanda’da Türkiyelilerin kurduğu örgütler gevşek yapılara sahip ve genelde sadece kendi cemaatlerine hizmet götüren yerler. Ülkesel düzeyde yapılanmanın zayıf olduğu, daha çok yerel girişimlerin oluştuğu bu ortamda birlikte hareket etme ve işbirliği kurma gibi pratikler de çok seyrek. Diğer Avrupa ülkelerinde yürüyen modellerin burada yürümemiş olması dikkat çeken başka bir konu. Hollanda’da yerelliğin ve yerel siyasetin diğer ülkelere göre daha baskın ve yerleşmiş olmasının ve bu ülkenin, Almanya ve Avusturya gibi ülkelere nazaran, Türkiye açısından daha arka planda kalmasının, sivil toplumun bu durumunda etkili olduğu söylenebilir. Görüşmecilerimizin bir çoğu ciddi çalışmalar yapan kurum sayısının çok az olduğunda hemfikir. Ortak kanaat Türkiye kökenli dernek ve cemaat kurumlarının lobi güçlerinin ve kamuoyu etkilerinin çok zayıf olduğu yönünde. Kurumlarda bölünmüşlüğün yaşandığı, ilişkilerin bireysel tanışıklıklar üzerinden yürüdüğü, kurumsallaşmanın sağlanamadığı gözlemleniyor.

Hollanda’da 1990’ların ortalarına kadar ön planda olan sol kesim örgütlenmeler toplumsal etkilerini kaybederken bu yıllarda dini cemaatlerin örgütlenmeleri yoğunlaşmaya başlıyor. Bu dönemde sol kesimin ‘marjinalleştiği’ söylense de konuştukları zaman hala etkili oldukları, Hollandalı kurumlarla ilişkilerinin yakın olduğu ekleniyor. 1990’lı yıllarda farklı cemaat grupları arasında – Avrupa genelinde olduğu gibi – çetin bir yarışma hali, örneğin birbirlerinin camilerine gitmeme durumu söz konusu iken, 2000’li yılların başında bir yakınlaşma ve ortaklaşma zemini oluşuyor. AK Parti’nin Türkiye’de iktidara gelmesinin Avrupa’daki etkilerinden birinin bu olduğu söylenebilir. Şimdilerde cemaatler arası ziyaretler, birbirlerinin camilerine gitme ve bazı ortak etkinlikler düzenleme normalleşmiş durumda. Öte yandan cemaatlerin kendi içlerine dönük çalışmaları daha ön planda. Göç sonrası süreçte eğitim, sosyal faaliyetler, umre organizasyonları, helal et kesimi gibi alanlarda her cemaat kendine özel bir tecrübe geliştirmiş ve bu durum kendine has bir ekonomi de üretmiş. Bugün cemaat kurumları halk açısından hizmet alınan bir yer olmanın yanında, gençler için bir iş kapısı olarak da görülebiliyor.

Hollanda’da ilk cami 1974 yılında açılmış, günümüzde Türkiye ve Faslıların toplam cami sayısı 426’ya varmış durumda. Camiler tüm Avrupa’da olduğu gibi bir ibadethane olmanın ötesinde, birer kültür ve sosyal hizmet merkezi olarak da işlev görüyor. Cami kompleksleri, alışveriş, kişisel bakım, sosyalleşme gibi ihtiyaçları karşılaması bakımından günlük hayatta önemli yer tutuyor.

Bu yan işlev özellikle küçük şehirlerde daha fazla önem taşıyor. Dindar/muhafazakar kesimler camilerin bu işlevini olumlu görüyor. Ancak madalyonun diğer yüzünde camilerin sosyal alanda bu derece güçlü bir odak haline gelmesinin toplumun içine kapalılık halini devam ettirdiği düşünülüyor. Ayrıca yine tüm Avrupa ülkelerinde Diyanet tarafından fonlanan cami projelerinin sadece Sünni dindar kesimin ihtiyaçlarına yönelik olduğu ve devletin yurt dışındaki en büyük yatırım kalemini oluşturan cami yapımının yanında diğer ihtiyaçlara yönelik yatırımların yetersiz olduğunun altı çiziliyor.

Özellikle gençler imamların Hollanda’da yaşayan, bu ülke ve toplumu yakından tanıyan kişiler arasından seçilmesini talep ediyorlar. Bir görüşmecimiz imamların Hollanda’dan olması sağlanamıyorsa bile camilerde Hollanda’da yetişmiş profesyonel sosyal danışmanların çalışması gerektiğini vurguluyor. Türk camilerinin tüm Müslüman gençlerin radikalleşmesini önlemesi açısından olumlu bir işlev görebilmesi için cami görevlilerinin Hollandaca bilmelerinin önemi özellikle vurgulanıyor.

Bir diğer önemli not Diyanet Vakfı yönetimine dair. Diyanet’in Hollanda politikalarını daha yakından takip edip, gelişmelere zamanında tepki vermesi gerektiği belirtiliyor. Diyanet ve çoğu cemaat kurumlarının ‘ayaklarına basılıncaya kadar siyasetle ilişki’ kurmadıkları düşünülüyor.

Bunlara bağlı olarak İslamofobi ve radikalleşmeye karşı kapsamlı bir cevap veya net bir duruş geliştirilmesi için ciddi çalışmalar yapılması bekleniyor.

Hollanda’daki Alevi Federasyonu Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu’nun siyasi çizgisini takip eden bir kurum. Aleviliğin inanç boyutunu merkeze almaktan ziyade Türkiye endeksli bir siyaset yürütüldüğü söylenebilir. Son zamanda Federasyon içinde yaşanan tartışmalar da bu duruştan kaynaklanmış ve bir bölünmeye yol açmış ve Hollanda’daki 26 Alevi Derneği’nin 12 tanesi Federasyon’dan çekilerek Hollanda Alevi Platformu’nu kurmuş. Platformun inanç örgütlerinin bağımsız olması prensibinden yola çıkarak kurulduğu, siyasi sorunların varlığının buna engel olmaması gerektiği belirtiliyor. Federasyon’dan ayrılmış bir görüşmecimiz Alevi örgütleri için “dışarıya kapalıyız ama kendi aramızda da bir muhabbet yok” diyor. Diğer taraftan gençlerin Hollanda’da da Alevi derneklerine ilgi göstermiyor olması bölünmüşlüğe ve siyasetin ağırlık kazanmasına bağlanıyor.

Alevi ve Sünni dernekler arasında ise verimli sayılabilecek bir diyalog yok. Genel kanaat, iki kesim arasında toplumsal bir sorun olmasa da Türkiye’deki tartışmaların buradaki kurumsal ilişkileri etkilemiş olduğu. Diyanet ve Alevi kesim arasında eskiye göre bir yumuşama yaşanmasına rağmen güvensizliğin devam ettiği, örneğin cami ve cemevi cemaatlerinin birbirinden kopuk olduğu söyleniyor. Genel Sünni algısı Alevilerin Türkiye aleyhtarlığında çok ileri gidebildikleri yönünde. Bazı gözlemciler, son dönemde Alevi kimliğini agresif bir tavırla ön plana çıkartan gruplara dikkat çekiyor ve bunun yeni bir olgu olduğunu belirtiyorlar.

Aleviler özellikle son zamanda Türkiyeliler söz konusu olduğunda Sünniliğin daha çok ön plana çıkmasından ve camilerin tek muhatap olarak algılanmasından şikayetçi. 400 bin Türkiyeli göçmenin 80-100 bin kadarının Alevi olmasına rağmen, “Hollanda’da sanki tüm Türkiyelileri cami hocaları temsil ediyor” şeklinde bir eleştiri söz konusu. Hollanda’da Alevilerin bir statü sahibi olmamasından şikayetçiler, ve Avusturya’daki gibi Aleviliğin ayrı bir inanç grubu olarak kabul edilmesi amacıyla çalışmalar yürütülüyor. Savunma Bakanlığı altındaki İnanç Grupları Alt Komisyonu’na Alevilerin de girmesi hedefleniyor. Ancak bunun için Alevilerin ayrı bir inanç grubu olarak tanınması gerekiyor. Bu sağlanabilirse Alevilerin okul açma, huzur evi, hapishane ve hastane gibi yerlerde dedelerin hizmet verme hakları olabilecek. 2010 yılında devletin isteği üzerine yapılan Alevilerin sosyokültürel kimliği hakkındaki bir araştırma sonucunda Alevilik üzerine bir bilim kürsüsü kurulmasına karar verilmiş, Eylül 2016’da açılması beklenen bu kürsü Alevileri memnun etmiş.

Diğer STK’lar

Daha geniş kesimlere hitap eden dernekler arasında olan HTİB (Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği) Avrupa’nın en eski yapılarından biri ve göçün ilk yıllarından beri göçmen hakları alanında mücadele ediyor. 30 yıllık bir kurum olan Türkevi ise akademik yayınları, Amsterdam tartışmaları, sivil toplum forumları, edebiyat söyleşileriyle dikkat çekiyor. Bunların yanında son beş senedir hemşerilik derneklerinin ‘moda’ olduğu ve halkın daha çok bu derneklere ilgi gösterdiği söyleniyor.

Gençlerin dernek, cemaat çalışmalarına ilgisi ve katılımı genel olarak düşük. Camiye düzenli giden gençlerin sayısının da az olduğu, ancak son dönemde imamlar gençleşmeye başladıkça ilginin artmış olabileceği belirtiliyor. Gençlerin ilgisizliğinin önde gelen sebebi sivil toplum kuruluşlarındaki yönetimlerin çok uzun yıllardır aynı kişiler/takımlar tarafından yürütülmesi, yeni nesillere yer açılmıyor olması. Ağırlıkla Türkiye’ye yönelik gündemler, sadece din eğitimine yoğunlaşılması, bu ülkenin hayat dinamiklerinden kopuk yaklaşımlar gençlere taşımak isteyecekleri bir misyon sunmaktan uzak kalıyor. Bazı görüşmeciler bu ilgisizliği gençlerin Hollandalılaşarak bireyselleştiği için toplumsal sorumluluk duygularının zayıflamasına da bağlıyorlar.

Son kertede, görüşmecilerimizin ekseriyeti Hollanda’da Türkiyelilerin kurmuş olduğu sivil kurumlara dair eleştirel bakıyor. Sivil toplum kuruluşlarının esas sorunları, vizyon sahibi olmamaları, kurumsal yapılarının zayıf kalması (1-2 insana bağlı ve profesyonel çalışanlar yok), ‘beyaz dünyayı’ iyi tanımamaları, lobi yollarını, etik kurallarını, iletişim tekniklerini bilmemeleri olarak tanımlanıyor. Kimliği kaybetme korkusuyla dernek ve camilerin hep içe dönük çalışmış oldukları genel bir kanı. Türkiye siyaseti ön plana çıkartıldığı için Hollandalı kurumlarla ilişkinin zora girmesi ve farklı sivil toplum kuruluşları arasında birliktelik sağlanamaması diğer dikkat çekilen bir konu. Kanaat önderlerinin Hollanda’daki hayata dair üstlerine düşen rolü oynamadıkları, geçmiş yaralara, dertlere deva olamadıkları düşünülüyor.

Birey Boyutu

 Entegrasyon

Türkiyeli göçmenler yoğun olarak batı Hollanda’da, Rotterdam, Amsterdam, Utrecht ve Lahey gibi büyük kentlerde yaşıyor. Hollanda’ya Karaman, Kayseri, Emirdağ, Yozgat gibi şehirlerden yoğun göç olmuş ve genele bakıldığında toplumsal yapı Türkiye’nin bir yansıması. Siyasi danışmanlık yapan bir görüşmecimiz, Türkiyelilerin Hollanda’nın gözünde çalışkan, girişimci, entegre olmuş, suça bulaşmayan bir grup olduğunu, fakat aynı zamanda henüz özgürleşmemiş, içine kapanık, sadece kendi derneklerinde faal, kendi aralarında ticaret yapan bir topluluk olarak görüldüğünü aktardı.

Türkiyelilerin en belirgin özelliği, iş hayatına katılımda aktif olmaları; işçi geldikleri ülkede işveren olmuş, ticarette başarı sağlamışlar. Birinci nesiller Hollanda’ya geliş amaçlarına ulaşmış, ekonomik anlamda belirli bir refah seviyesini tutturabilmişler. İkinci nesle gelindiğinde girişimcilik ön plana çıkmış. Öte yandan, ekonomik hayatta etkin bir şekilde var olan Türkiyelilerin bürokraside etkisiz, sanat, spor ve medya dünyasında zayıf olduklarını söylemek mümkün. Genç nesiller dahil, Hollanda’ya ait genel kültür faaliyetlerine çok az katılım gösterildiği, Türkiyelilerden çıkan yazar, sanatçı sayısının çok az olduğu söyleniyor. “Bağları kıramıyor, özgürleşemiyoruz”, “aileler çocuklarının sanatçı, müzisyen olmasını istemiyor” deniyor. Ön planda görünür olmak istemeyen, kendi dünyalarında yaşamayı tercih eden toplumun etnik-kültürel kimlik kalıplarından kurtulamadığı genel görüş. ‘Mahalle baskısı’ aile yaşantısını, bireyin kendini toplumda nasıl konumlandırdığını, gençlerin davranışlarını, ebeveynleriyle ilişkilerini, meslek seçimlerini, kadının toplumdaki yerini halen etkiliyor. Bu şartlara farklı kimlikler ve cemaatler arasındaki bölünmüşlük hali de eklendiğinde baskının arttığı ve bireylerin özgürleşmekte zorlandığı görülebiliyor.

Hollanda vatandaşlığının ne kadar benimsendiği ise nesillere göre değişiyor. İlk nesil hem kendi içinde hem de Hollanda toplumuyla daha uyumlu yaşamış, “burada rahatsızlık vermeyelim, işlerimiz yolunda gitsin, zaten döneceğiz” düşüncesiyle işine gidip gelen, kendi çevresinden çıkmayan bir düzen içinde kalmayı tercih etmiş. Yaşça ilerlemiş kişilerin “gavurlaşmama gururundan” bahsediliyor: “30 senedir buradayım, bir kelime Hollandaca öğrenmedim der dedelerimiz.” Şimdilerde emeklilik döneminde olan bu kesim yarı Türkiye’de yarı Hollanda’da bir yaşam sürmekte. Genç nesiller hem Hollanda’nın vatandaşı ve kalıcı, hem de aynı zamanda önceki nesillerden farklı bir kimliğe sahipler. Ayrıca bilinçli genç nesiller vatandaşlık haklarını, resmi kurumların yetki ve görevlerini takip ediyor ve kendi haklarını savunma konusunda çekimser kalmıyorlar.

Öte yandan, genç nesille entegrasyon ilerlemiş olmasına rağmen “ne de olsa yabancıyız” hissi hala mevcut. Hatta yeni nesiller entegre oldukları için yabancılaşmayı daha yakından hissediyor olabilirler. Yaşanan ayrımcılık vakalarının gençlerde Türkçülük ve Atatürkçülük söylemleri yarattığı, küçük çocuklarda bile milliyetçi refleksler görülebildiği dile getiriliyor. “15-20 yıl önce gençler kendi kimlikleriyle pek meşgul değillerdi, şimdilerde mevcut politikalara tepki olarak bir dönüş söz konusu, kimlikler daha sıkı taşınmaya başlandı” yorumu dikkat çekiyor.

Hollandalılarla iş hayatındaki ilişkiler, profesyonel normlara ve kurallara göre kurulduğundan rahat bir çizgide yürüyebiliyor. Ancak sosyal ve kültürel alana geçildiğinde ilgi alanları, yaşam şekilleri birbirinden çok farklı olduğundan derin bir birliktelik zorlaşıyor. Hollandalı kurumlarda çalışan kişiler iş ortamı sosyal ortama taşındığında rahatsız hissedebiliyor çünkü ister istemez aile yaşantısı, dini inanç, içki gibi konularda farklılaşılıyor.

Gettolaşma çok büyük sorun olmasa da kaçınılmaz olarak bir miktar mevcut. Türkiyeliler bir arada olmak istiyor, birbirini çekiyor ve zaten arsa fiyatlarının daha ucuz olduğu semtlerde inşa edilen sosyal konutlarda kümeleniyorlar. Diğer taraftan, Lahey’deki Türk mahallesinde olduğu gibi, Türkiyelilerin yoğun yaşadıkları mahallerde Hollandalılar yaşamak istemeyebiliyor.

Hollanda’nın adem-i merkezi sistemi göz önüne alındığında, entegrasyon ve sosyal yaşantıyı gözlemlemek bakımından küçük şehir örneği önem kazanıyor. Ziyaret ettiğimiz Deventer şehrinde farklılaşan dinamikler gözlemlenebiliyor. Örneğin, aile yaşantılarının daha muhafazakar, kız-erkek ilişkilerinin daha mesafeli olduğu; kız ve erkek grupların okul dışında pek bir araya gelmediği gözlemleniyor. Bu küçük şehirlerde toplumsal baskının daha keskin  ve hissedilir olmasına bağlanıyor. Yine küçük şehirler söz konusu olduğunda, toplumsal hissiyat açısından “yalnızlığın en büyük hastalık” olduğu dile getiriliyor. Özellikle ilk nesillerin emekli olması ve toplumsal gelişmenin gerisinde kalmalarıyla evlerinden çıkmadıkları, bu sebeple etraflarındaki gençlere mahkum kaldıklarından bahsediliyor. Bu bağlamda sosyal hizmetler özellikle önem kazanıyor. Deventer’de sosyal yardım, sosyal danışmanlık alanında birçok Türkiye kökenli genç çalışıyor. Sosyal yardımlaşma ve psikolojik destek özellikle başarıyı tutturamamış, aile desteği alamayan gençler için elzem. Öte yandan, bazı görüşmeciler küçük şehirlerde entelektüel oluşumun ve ‘beyaz dünyaya’ karışmanın daha kolay olduğunu düşünüyor. Bu görüş, bir görüşmecimizin aktardığı “doğudaki gençler daha özgüvenli, batıdakiler (sistemle) daha çok savaşmak zorunda kalıyorlar” yorumuyla birleştiğinde, büyük şehirlerdeki ana akım ortamın küçük şehirlerde daha az hissediliyor olmasının pozitif bir değer sağladığı görülüyor. Ek olarak gençlerin Hollandalı kimliği yerine bulundukları şehirlerin kimliğini benimsediklerini görüyoruz, örneğin “Hollandalıyım” yerine “Deventerliyim” diyen birçok genç var. Bu durumun Hollanda’nın geneli için geçerli olduğu, bunun adem-i merkezi yapıdan kaynaklandığı söylenebilir.

Son olarak, Hollandalılara dair eleştirileri sabit olsa da genç nesiller kendi toplumlarına da eleştirel yaklaşmaya daha yatkın. “Bu topluma artı bir şey vermemiz gerek” hissiyatının genelde paylaşıldığını söylenebilir.“Önceden iş gücü veriyorduk; şimdi yeni nesil olarak Doğu, Batı, çok kültürlülük bağlamında yeni bir şeyler katmalıyız” düşüncesinde birçok genç bulunuyor. Toplumda yükselen bireyler var olmaya başladıkça Hollanda’nın Türkiyelilerin değerlerini görmeye başlayacağını, özgüvenli bir şekilde iletişim için çaba göstererek ilerlenmesi gerektiği düşünüyorlar.

Eğitim

Büyük bir kesimin iş göçüyle geldiği düşünüldüğünde, birinci neslin öncelikli amacının para kazanmak, para biriktirmek ve memlekete dönmek olduğu senelerde ailelerin Hollanda toplumuna entegre olmak, sosyal hayata katılmak, çocuklarının eğitimi ve gelişimiyle ilgilenmek konularında varlık göstermedikleri uzunca bir dönem yaşanmış. Genel olarak babaların evde çok az bulunmasıyla, anne ve çocuklardan oluşan bir aile yapısı söz konusu olmuş, günlük hayat komşular ve akrabalarla kısıtlı kalmış. Birinci nesil, çocuklarının eğitimi konusunda yol gösterici, destekleyici bir rol oynamadığı, hatta çocukları bir an önce iş hayatına atılsınlar ve eve ek kazanç getirsinler beklentisiyle ikinci neslin eğitiminde önemli bir yol kat edilememiş. Üçüncü nesille birlikte – ve artık temelli geri dönüş düşüncesi zayıfladıkça – çocukların eğitimi ve geleceğe dair buraya ait planlar önem kazanmaya başlamış.

Hollanda’da 4 yaşından itibaren anaokuluna gitmek ve 8 sene ilk öğretim görmek zorunlu. 7. sınıfta alan tercihleri yapılıyor, 8. sınıfta ise merkezi sınava giriyorlar. Düzenli bir eğitim sistemi olduğu, sınıflarda en fazla 25 öğrenci bulunduğu söyleniyor. Sınav derecesiyle okul derecesi birleşerek devam edilecek lise belirleniyor. Sistem içinde birçok farklı kesimin kendi okullarını açması mümkün; Türkiyeli göçmenler çocuklarını İslam okullarına da gönderiyor, Hristiyan okullarına da. Göçmenler daha yoğun olarak meslek okullarına giderken, üniversiteye devam edebilenler azınlıkta.

İslam okullarına talep yüksek değil, dolayısıyla sayıları az. Müslüman aileler için de genelde birinci tercih olmayan bu okullarda da öğretmenlerin zaten Hollandalı, din derslerinin de çok kısıtlı olduğu söyleniyor. Aileler genelde oturdukları yerin yakınında hangi okul varsa çocuklarını ona gönderiyor. Seçenekler çeşitli olunca, birçok Türkiye kökenli aile çocuklarını tüm kesimlerin bulunduğu okullarda okutmayı tercih ediyor, Hristiyan okuluna göndermekte bir beis görülmüyor. Bunda dini cemaat okullarında din öğesinin ön planda tutulmaması, daha çok kültürel bir yaklaşım izlenmesi etkili. Eğitim sisteminin düzenli olduğu, şeffaf ve katılımcı bir yaklaşım sergilendiği paylaşılan bir görüş.

Bu çerçeveye rağmen, eğitim alanında yaşanan birçok sorun dile getiriliyor. Dil sorunu, ailelerin eğitim sistemini yakından tanımıyor olması, okul ve aile arasındaki iletişimsizlik, ailelerin eğitime yeterince önem vermiyor olmaları gibi sebepler ön planda. Bir de okullarda sıkça yapıldığı söylenen ayrımcılık meselesi var. Okulların göçmen öğrencilere bilerek düşük not vererek yüksek dereceli okullar yerine meslek okullarına yönlendirdikleri, dil sorunundan kaynaklanan öğrenme zorluklarının çocukların kapasitesine mal edip öğrenme zorluğu çeken çocukların gittiği özel okullara göndermek istedikleri verilen örnekler arasında. Bazı okullarda okul yönetiminin öğrencilerin teneffüslerde bile ana dillerini konuşmalarını yasakladığı söyleniyor. Öğrenmede zorluk çeken ya da ayrımcılıkla karşılaşan aile ve öğrencilerin Hollanda eğitimine dair algısı olumsuz etkileniyor—“göçmen çocuklarına bizim diye bakmıyorlar,” “çocuklar bir kimlik çatışması yaşayabiliyor” düşüncesi oluşuyor. Hollandalılarda ise başarısız öğrencilerin sayısına dair “bu Türkler neden böyle?” diye bir soru mevcut. Devlet tarafından yüksekokul ve üniversite için verilen bursların miktarının azaltılması, altı çizilen diğer bir şikayet.

Bu sorunların gölgesi altında Türkiyeli göçmen çocuklar eğitimde yaşıtlarına göre geriden geliyor. Eğitim seviyesi düşük ikinci nesil ailelerin halen çok yoğun şartlarda çalıştığı, çocuklarıyla yakından ilgilenemediği, dil probleminin devam ettiği gözüküyor. Faslılara göre okuma oranı Türkiyeli kesimde daha düşük, üniversiteye başlayıp bırakanların sayısı yüksek. Belirli kodlar ve kalıplar içinde kalındığı, gençlerin açık bir düşünce dünyasına geçiş yapmakta zorlandığına dair gözlemler mevcut. “Üniversite ortamı Türkiyelilere çok beyaz (‘white’) geliyor” diyen bir görüşmecimiz, bu ortamda tutunmak için belirli bir mücadele verilmesi gerektiğini, bundan rahatsız olanların okulu terk edip kendi toplumsal tabanlarında imkanlar aradıklarını ekliyor. Gençlerin üniversite dönemlerinde bu mücadeleyi verebilmeleri için desteklenmesi önemli görünüyor.

Yine de yeni nesilde eğitim seviyesi yavaş da olsa yükseliyor. Yükseköğrenim mezunu öğrenci sayısının 8.000’den 30.000 gibi bir seviyeye yükseldiği söyleniyor. Diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi kız öğrencilerin üniversiteye devam oranları daha yüksek. Eğitimle ilgili çalışmalar yapan dernek, vakıf sayısının çok az, çalışmaların çok cılız olduğunun altı çiziliyor. Eğitim alanında yol kat edilmesi gerektiği, bu alanda çocuk ve gençlere destek verilmesi gerektiği herkes tarafından dile getiriliyor. Etüt çalışmalarıyla öğrencilerin desteklenmesine ihtiyaç duyuluyor.

Gençler

Çocuklar kreşe başladıklarında evle okul arasındaki fark ortaya çıkıyor. “Hollandalı çocukla oynayabilir miyim?” sorusu, çocukların hissiyatına dair bir örnek sunuyor. Küçük yaşlarda Hollandalı çocuklarla yakın ilişkiler, yaş ilerledikçe soğuyabiliyor. Gençler Hollandalı çevreleriyle aileleri arasında kalabiliyor, üniversite senelerinde ise kendi etnik-kültürel gruplarıyla daha yakın ilişki kurmayı tercih ettikleri görülüyor.

Sistem içinde başarılı olan gençler açısından okul ve kariyer, hayatlarının önceliği. Başarılı bir genç kadın, “kimliğini kabul ederek hayata devam edenlerin daha başarılı” olduğunu, “iki kimlik arasında bocalayanların ise daha çok problem” yaşadıklarını vurguluyor. “Yabancı hissettiriliyor biraz popüler bir söylem, her ülkede asli unsur dışındakilere ne kadar olursa burada da o kadardır” diye ekliyor. Daha başarısız olanların ise ayrımcılık vurgusu daha güçlü. Bu gençler arasında “Türk olduğum, Müslüman ismim olduğu için beni işe almadılar” inancı yaygın. Eğitimde başarısız, bir meslek sahibi olamayan gençlerin yabancılaşması ve bazı durumlarda radikalleşmesi daha kolay oluyor. Ekonomik şartları iyi olmayan, aile desteğinin eksik olduğu çocuklar, Hollandalı arkadaşlarına gösterilen ilgi ve alakayı görüyor, karşılaştırma yaptıklarında da yalnız hissediyorlar. Bu grup çocuk ve gençler için kendilerine destek olacak sosyal liderlik mekanizmaları çok önemli ancak bir o kadar da eksik, çevrelerinde idol, rehber olarak kimseyi bulamadıkları söyleniyor.

Boş zaman geçirme açısından nargile kafeler, Türkü kafeler ve son zamanlarda ortaya çıkan “gençlik kahveleri” revaçta. Erkekler genelde ya futbol oynuyor ya da bu kahvelerde takılıyorlar. 10-15 yıl önce kızlar kafelere gidemezken şimdilerde ortam biraz daha rahatlamış. Türk dizileri gençler dahil her kesim tarafından izleniyor. Bazı kesimlerde gece hayatı da olduğu söyleniyor. Esrarın yaygın olduğu ama daha ötesinin pek olmadığı anlaşılıyor. Suça bulaşma oranlarının düşük, Faslılardan ve mesela Almanya’daki gençlerden çok daha az olduğu belirtiliyor.

İş bulma/İş kurma

Hollanda’da 23.000 Türkiyeli girişimci olduğu söyleniyor. Birinci nesil daha çok kendi aralarında ortaklıklar kurmuş, ikinci nesille dışa açılma başlamış. Örneğin, yaşlı Hollandalıların veya batacak şirketlerin işleri devralınmış. Türkiyeli işletmelerin 100-150 bin arası Türkiye kökenli kişiye iş sağladığı söyleniyor; bunun Hollanda’daki Türkiyelilerin %50-60’ına tekabül ettiği belirtilerek Hollanda’ya maddi anlamda yük olunmadığı bir gurur kaynağı olarak ekleniyor. Büyük şehirlerde daha çok taksicilik, lokantacılık, mobilyacılık, inşaat ve servis işleri yaygın.

Öte yandan, yapılan araştırmalara göre, 16-25 yaş arası gençlerde Hollandalılar arasında işsizlik oranı %4 iken göçmen kesimde bu oran %26. En önemli sebep eğitim seviyesinin düşük olması, buna mukabil kalifiye eleman ihtiyacı bulunması. Bu konuda toplumsal bir özeleştiri yapıldığını görüyoruz. Sosyal işsizlik maaşlarının çekici bulunduğu, bu nedenle iş bulmak için yeterince çaba gösterilmediği, rekabetin zaten çok yüksek olduğu bir ortamda yeterli kriterler sağlanamadığında ayrımcılık söyleminin öne çıkartıldığı belirtiliyor. Bu açıdan bakıldığında, “biz göçmenler olarak kendimizi tartışmadık, iyileştirmeyi hep karşı taraftan bekledik. Ben niye işsizim, eğitimde neden geri kalıyorum diye kendimize sormadık. Kendi hatalarımızın üzerini kapattık” sözleri, önemli bir yansıma. Bununla beraber istatistikler Türkiyeli göçmenler arasında işsizlik oranının azaldığını gösteriyor.

Yakın zamanda Hollanda’ya gelmiş bir görüşmecimiz, geniş kesimler için hayat şartlarının hala çok zor olduğu ve ekonomik darboğaz nedeniyle çok limitli para kazanılabildiği düşüncesinde: “Kazanılan paraya değmiyor. Onun burukluğu içindeler. Bir çeşit kader mahkumu gibiler, çünkü dönemiyorlar da. Bunu kırmanın tek yolu eğitim ve sosyalleşmek. Ancak buranın kültürüne karışılması için çok uzun yıllar ve yeni bir nesil gerek.” Polis teşkilatında çalışan bir görüşmecimizin değerlendirmesi de Türkiyelilerin küçük bir kısmının durumlarının iyi olduğu, geniş bir kısmının ise ekmeğini çıkartacak kadar kazandığı yönünde. Geriye kalan küçük bir kısmın ise kısa yoldan zengin olmaya baktığı, bu son grup içindeki bazılarının mafyavari işlere karıştığı belirtiliyor.

Bütün zor şartların yanında, buradaki sosyal imkanları ve yerleşik düzeni bırakıp insanların Türkiye’ye kesin dönüş yapması fazlasıyla hayalci bir düşünce. Ekonomik şartlara ek olarak, aradan geçen zaman buradaki Türkiyelileri kendi vatanlarında yabancı hale getirmiş durumda. Bir dönem birinci ve ikinci neslin Türkiye’ye geri dönmesi amacıyla Hollanda 45 yaş üzerindeki kişilere ayda 650 avroluk teşvik sağlamış ancak bu imkan “Türkiye’de tutunamayız, iş bulamayız, yalnız kalırız” endişeleriyle pek kullanılmamış.

Aile yaşantısı

Toplum genelinde kendi etnik ve inanç grubundan kişilerle evlilik tercih ediliyor. Ailelerin çocukları için de beklentileri bu yönde. Hollandalılarla evlilik eskiye göre daha sık ama yine de az. Alevi kesimin Hollandalılarla daha çok evlendiği söyleniyor. Aslında Hollandalılarla aile yaşantısının genel hatlarıyla benzeştiği, ancak çocukların 18 yaşına gelince evden çıkması konusunda farklılaştığı belirtiliyor. Türkiyelilerin de artık daha az çocuk yapmaya başladıkları gözlemleniyor.

Diğer Avrupa ülkelerindeki gibi genel kanaat, boşanma oranlarının arttığı yönünde. Bu hem entegrasyonun derinleşmesi hem de kadının eğitim seviyesinin artması, ekonomik özgürlüğünü kazanıyor olmasıyla ilişkilendirilebilir. Boşanan kadınlara devletin verdiği sosyal yardımlar da etkili oluyor. Boşanmaların özellikle belirgin yaşandığı bir kesim ya da nesil yok. Gençlerdeki boşanma oranının yüksek olması, olgunlaşmadan kolayca evlenmelerine, ufak anlaşmazlıkların üstesinden gelinememesine bağlanıyor. Boşanma oranlarının yüksek olması “ailenin anlamının Hollanda kültürüne yaklaşması” olarak açıklanabiliyor.

Nesiller arası iletişimsizlik elbette mevcut. Yeni nesiller arasında “eski nesil 30 sene önce köyünde nasılsa şimdi de öyle” düşüncesi yaygın. Eski nesiller ise gençlerin gelenek ve görenekleri anlamadığı, ve dolayısıyla önemsemeyip terk ettiği kanaatinde. Aileler gençlerin Hollandalı olmasına müsaade etmek istemiyor. Yeni nesli saygısız, cüretkar, toplumsal sorumluluk sahibi olmayan, sosyal medyanın esiri olarak görüyorlar.

Hollanda’da Alevi ve Sünni kesim arasında bir gerilim yaşandığı söylenemez ancak Türkiye’den yansıyan kutuplaşmayla birlikte belirli bir ayrışmanın olduğu genel görüş. Komşuluk ilişkileri devam ediyor fakat iki kesim arasındaki aile ilişkileri mesafeli. Öte yandan “sosyal ilişkiler Türkiye’deki kadar siyah beyaz değil, çünkü burada hepimiz yabancıyız” gözlemi de mevcut.

Siyasi kimliği ağır basanlar dışında, Alevi veya Sünni kimliği halk tarafından çok fazla öne sürülmüyor. Yine de eskiden ilişkilerin daha yakın olduğu ekleniyor. Aileler “Aleviyle/Sünniyle arkadaşlık etme” demeseler de, Alevilerin Sünni kesime daha kapalı olduğu, Hollandalılara daha yakın durdukları söyleniyor. Genel kanı, Hollandalıların da Alevilerle daha rahat ilişki kurduğu yönünde. Alevi kimliğinin Müslüman-Türk kimliği gibi dışlanmadığı da söyleniyor.

Alevi-Sünni farklılaşması yaşam tarzı açısından daha çok ortaya çıkıyor. Farklılaşma esas olarak evlerde ve sosyal hayatta görünür oluyor. İki kesim arasında evlilikler çok yaygın değil ama sessiz bir kırılma da söz konusu, eskiden evliliklere karşıtlık daha keskindi deniyor. Alevi kızların ailelerinin en büyük endişesi, evlenince çocuklarına türban taktırılacağı, sokağa çıkmasına izin verilmeyeceği. Bazı görüştüğümüz Aleviler, Sünnilerle evliliğe “izin veriyoruz ama öncesinde türban taktırmayacaksın diye söz alıyoruz” diyorlar.

Türkiye’ye Bakış 

İlişki/yaklaşım

Türkiye’nin son dönemde gösterdiği güçlü liderliğin ve ekonomik gelişmenin Türkiyelilere bir özgüven sağladığı açıkça gözüküyor. Bununla beraber, Türkiye’nin dik duran, sert devlet imajının Hollanda’nın Türkiyelilere bakışında olumsuz etkilere yol açtığını eklemek gerek.

Türkiye’ye olan güçlü aidiyet karşısında Hollanda siyasetinin hemen hemen hiç takip edilmiyor olmasını Hollandalılar yadırgıyor. Hollanda seçimlerine katılım %30-35 civarı  iken, Türkiye seçimlerine %60-65 katılım olması Hollandalılar tarafından şaşırtıcı bulunuyor. Bunun yanında Türkiyelilerin Hollanda’daki bazı gelişmelere ‘vatan ve din’ üzerinden refleks vermeleri ilişkileri gerebiliyor.

Araştırmamız boyunca en sık dile getirilen konulardan biri, oy kullanma hakkıyla Türkiye’deki kutuplaşmanın Avrupa’ya birebir yansıyor olduğu. Farklı kesimleri temsil eden kurumların ilişkilerinin gerilmesi, konsolosluklar ve Türkiye’den ziyarete gelen siyasetçilerle özellikle  Alevi ve Kürtlerin etkileşiminin sorunlu olabilmesi kutuplaşmanın göstergeleri. Bir camiyle    bir Alevi derneğinin genç işsizliği alanında yapmayı planladıkları  ortak  projenin  iptal edilmesi bu duruma bir örnek. Kutuplaşmanın etkileri toplumsal ilişkilere de yansımış durumda. Öncesinde ekonomik sorunlar, memleket hasreti, aile ilişkileri üzerine yoğunlaşan paylaşımların şimdilerde siyaset üzerine olduğu, farklı kesim arkadaşlıklarının bu tartışmalar sebebiyle zora girebildiğinden bahsediliyor.

Öte yandan, oy verme hakkıyla birlikte tüm Türkiyeli kesimlerin ortak bir beklentisi oluşmuş: Avrupa’nın seçim bölgesi ilan edilmesi ve milletvekili kontenjanı verilmesi. Bu durumda kendi sorunlarının Türkiye tarafından daha iyi anlaşılacağı ve çözüm olanakları oluşturulabileceğine inanılıyor. Ayrıca şu anda tüm seçim bölgelerine dağıtılmakta olan oyların bir blok halinde öneminin artacağının da altı çiziliyor.

Daha geniş açıdan baktığımızda, içine kapalı olarak değerlendirilebilecek Türkiyeli toplumun Türkiye’nin gelişmesi ve daha güçlü bir devlet olarak görülmesiyle anavatan bağlarının güçlendiğini söylemek mümkün: “Ülkemiz güçlü bir ülke olsun en önemlisi o, son 15 senedir bunu görebiliyoruz. Psikolojik bir özgüven sağlıyor.” Ancak bununla birlikte, Türkiye’ye aşık olduğunu söyleyen kişilerin bile Hollanda’daki rahatlığı Türkiye’de bulamadığını, buradaki sistemi hiç bir şeye değişmeyeceğini akıldan çıkarmamak gerekiyor. Daha çok meslek sahibi, ya da maddi imkanı güçlü kesimlerin Türkiye’de iş kurmayı veya Türkiye’ye taşınmayı planladıkları görülüyor. Buna ek olarak, üçüncü ve dördüncü nesillerle Türkiye’ye olan aidiyetin farklı bir düzleme oturduğu söylenebilir. Genç nesillerin yaz tatillerinde Türkiye’den başka ülkelere de gitmeyi tercih edebildiği görülüyor. Gençler arasında “’gurbetçi’ lafı artık lügatimizden çıkmalı, hem Türkiye hem Hollanda’da bunun bize yüklediği negatif algıyı daha fazla taşımak istemiyoruz” düşüncesi hakim.

Beklentiler, eleştiriler ve öneriler

Göç tarihi boyunca Türkiye devletinin Avrupa’daki Türkiyeli toplumu arka bahçesi olarak gördüğü, fazla emek vermeden, oportünist ve vizyonsuz bir yaklaşımla bu insanları yönetmeye çalıştığı görüşmecilerin ortak kanısı. Birbirine kenetlenmiş bir diaspora oluşmaması da buna bağlanıyor. Özellikle Hollanda algıda daha taşra bir ülke olarak yer ettiğinden, buradaki halk Türkiye tarafından göz ardı edilmiş hissediyor. Bu geleneksel yaklaşım tüm toplum kesimleri tarafından bir kenara not edilmiş; devletin buraya bir “vefa borcu olduğu” ve yaraların sarılması gerektiği sıkça dile getiriliyor.

Diğer taraftan, geçen 10-15 senelik zaman diliminde özellikle büyükelçilik ve konsolosluk hizmetlerinde gözle görünür bir iyileşme olduğu söyleniyor. Önceleri kuvvetle hissedilen halka tepeden bakma, uzak durma, ayrımcı yaklaşım ve muameleler, yerini daha samimi ve eşitlikçi bir ilişkiye bırakmış durumda. Yine de bazı durumlarda bireylere bağlı ayrımcılık vakaları yaşandığı dile getiriliyor. Bununla birlikte Aleviler ve Kürtler büyükelçilik ve konsolosluk etkinliklerinin kendilerini eşit düzeyde kapsamadığını düşünüyor. Alevi ve Kürt kesimlerin geniş katılımlı toplantılara göstermelik olarak çağrıldığı, bazı önemli toplantılara ise dahil edilmedikleri, bu kesimlerin kurumlarının diğerleri kadar ziyaret edilmediği belirtiliyor. Bu tespitle birlikte “bizim tavrımız da etkili oluyordur, muhalif kesimin keskin tavrı yanlış ve tutucu” şeklinde bir öz eleştiri de duymak mümkün. Hizmetlerin iyileşmesi ve her kesime hitap edebilmesi için konsoloslukların halkla daha yakın ilişki içinde olması, tabana yayılması, halihazırda çoğunlukla camiler üzerinden verilen sosyal desteklerin konsolosluklar tarafından üstlenilmesi gerektiği öne çıkıyor.

Daha geniş tabanları ilgilendiren bir konu ise gelen siyasetçilerin ülkenin gerçek şartlarını ve dinamiklerini göz ardı etmesi. “Devlet bizim için bir şeyler yapmak istiyorsa … buradaki hayatımıza katkıda bulunmak, bizim burada dertlerimize bir derman olabilmek için buraya gelmeli, oy toplamak için değil” düşüncesi tüm kesimler tarafından dile getiriliyor. “Türkiyeli siyasetçilerin gelip burada asimile olmayın demesi yanlış. TC büyük devlettir, isterse size aş da iş de verebilir yaklaşımı zararlı. Tam tersi çok çalışın, Hollandalılarla yakın ilişkiler kurun diye yönlendirmesi gerek. Bizi buranın vatandaşı olarak görmesi lazım, biz artık kendimizi öyle görüyoruz” şeklinde görüşler belirtiliyor. Buna benzer tavırların toplum içindeki gerilimleri de beslediğine dikkat çekiliyor.

 

Diyanet Vakfı’nın çalışmaları esasen Türkiye’yi merkezine alan, dolayısıyla Türkiye’den yönetilen çalışmalar olarak görülüyor. Diyanet’ten Avrupa ülkelerindeki halkın ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir yaklaşım sergilemesi bekleniyor. Bu açıdan en önemli önerilerden biri Diyanet Vakfı yöneticilerinin Hollanda’da yetişmiş ve oradaki sistemin işleyişini bilen kişiler arasından seçilmesi. Çalışmalarda Hollanda’daki – özellikle Türkiyeli – sosyal danışmanlardan faydalanılması gerekiyor. Bunun yanında organize edilen siyasi girişimlerde sadece Sünni Türk grupların değil, Alevi ve Kürt grupların da muhatap alınması önem arz ediyor.

Görüşmeler kapsamında iletilen ve altı çizilmesi gereken öneriler ise şu şekilde:

  • Türkiye’nin Hollanda’ya bu ülkede yetişmiş imam atanmasına izin vermesi gerekiyor, ya da en azından Hollanda’yı tanıyan imamlar bekleniyor. Halihazırdaki durum gençlerin Türkçelerinin zayıf olması nedeniyle ciddi bir iletişimsizlik problemi doğuruyor.
  • Türkiye’nin Hollanda’ya uzanan kurumlarının yaklaşımının yereldeki dengeleri gözetecek, toplumsal uyuma katkıda bulunmayı önceleyecek şekilde gözden geçirilmesi gerektiği Projelerin tecrübeli kurumlara verilmesi, Hollandalı kurumlarla ortaklık imkanları aranması öneriliyor. Buna ek olarak Türkiye’nin Hollanda devletiyle ortak bir çalışma heyeti kurması tavsiye ediliyor.
  • Türkiye’nin buradaki Türkiyelilere verebileceği en önemli katkı ise Hollanda’daki yaşamı, siyaseti içine alan Türkiyeli toplumun ihtiyaçlarına yönelik çalışmalar yapılmalı.
  • Yine aynı şekilde, gençlerin ve çocukların sorunlarını ve ihtiyaçlarını merkeze alan sosyal programlar geliştirilmeli. Toplumsal ihtiyaçların tümünü dini kurum ve cemaatler tarafından karşılamaya çalışmak yerine bu konularda uzman kurumların da oluşması gerekiyor. Gençlik çalışmalarının koordine edilmesi, Hollanda’da yüksek öğrenim alan ve Türkiye’de çalışmak isteyen gençlerin daha iyi yönlendirilmesi elzem. Üniversite gençliği için programlara  ihtiyaç  duyuluyor  (özellikle  eğitimin yarıda bırakılmaması için). Dil kursları (Hollandaca), eğitim bursları, Türkiye’de yüksek lisans, öğrenci programları imkanları sunulması isteniyor. Bunun yanında kültürel faaliyetlere destek bekleniyor. Öğrenci yurdu, çocuk esirgeme kurumu gibi ihtiyaçlar dile getiriliyor.
  • Son yıllarda toplum nezdinde kazandıkları artı puan göz önüne alındığında konsolosluklar sosyal projelerde öncü rol Aile destek merkezleri, gençlik hizmetleri, eğitim destekleri gibi alanlarda konsoloslukların – örneğin eğitim ataşeleri aracılığıyla – yol gösterici olması bekleniyor. Bununla birlikte, yine konsolosluklar liderliğinde tüm kesimlerin temsilcilerini toplayacak bir platform kurulup Türkiyelileri Hollanda nezdinde bütünüyle temsil edecek bir yapı öneriliyor.
  • Türkiye’de yaşamak isteyenlere sigorta, emeklilik gibi sosyal imkanların sunulması, askerlik için alınan ücretin tamamen kaldırılması
  • Tüm bu somut sorunlar ışığında, Türkiye’nin Avrupa’daki Türkiyelilere dair “vizyon” eksikliğinin altı çiziliyor. “Önceden altın yumurtlayan tavuk, şimdi oy deposu” bakışının aşılarak, bir paradigma değişikliği yapılması gerektiği, şu an tüm toplumu muallakta bırakan bir tutum sergilendiği düşünülüyor. Sadece İslami idealler üzerine yoğunlaşan yaklaşımların etrafında bir toplanma sağlanamadığı tespitinin altı çizilerek, Türkiye’nin esas olarak göçmenliğin dışına çıkan yeni kimlik arayışını kolaylaştırmak için imkan yaratması gerektiği vurgulanıyor. “Türkiye 10 sene sonra bizden nasıl yararlanacak?” sorusunun cevabının aranması gerektiği, çift dilli, çok kültürlü, Avrupa’ya etki edebilecek bir toplum kapasitesinin varlığı doğrultusunda hareket edilmesi öneriliyor. Türkiye’nin kurum ve projeleriyle toplumu şekillendirmek yerine “bizim kendi kendimizi anlamamızı teşvik edecek, gelişmemize destek olacak, mekanizmada bir yağ işlevi görecek” bir yaklaşım geliştirmesi bekleniyor. Bu minvalde Türkiye’nin Avrupa’daki Türkiyeliler için geliştireceği ve toplumla paylaşacağı basit, anlaşılır, toparlayıcı bir vizyon öneriliyor. Bu vizyon ve diğer sosyal meseleler üzerinde çalışacak Avrupa genelinde bir Akil İnsan Heyeti fikri, birçok görüşmeci tarafından dile getiriliyor.

2 Bu gelişmeye iki sebep neden gösteriliyor. Birincisi, devletin dini yayın bütçesinin 30 milyondan 12 milyon avroya düşürülmüş olması; ikincisi de Müslüman kesimler arasında çıkan anlaşmazlık sebebiyle dini yayınların içeriğinin devlet tarafından hazırlanma ihtiyacının doğması. İslam yayınında farklı grupların temsil edilmesi için Diyanet’e bir çağrı yapıldığını, bunun üzerine ilk dönemde Diyanet Alevilerle bir araya gelse de nihai olarak işbirliği sağlanamadığını öğreniyoruz.

3 Devletin açtığı imam okulları için farklı cemaat kurumlarıyla ortak çalışmalar yürütülmüş ancak işleyişte meydana gelen aksaklıkların yanı sıra İslami cemaatler bu imamları kabul etmeyince yeni kayıt alınması iki senedir durdurulmuş vaziyette.

İsveç
Vatandaşlık Boyutu

Devlet, yönetim ve eğitim

Kıta Avrupası’nın parçası olmaktan ziyade Anglosakson dünyaya ait gibi duran İsveç’in tarihsel açıdan en önemli özelliklerinden biri, yüzyıllar boyunca savaşmadan yaşayabilmiş olması. Bu sayede yakın çevresine kapalı olmayı becerebilmiş ve 19. yüzyıl sonrasında da ABD’ye göçten de güç alarak kendisini farklı bir küresel rol üzerinden tanımlayabilmiş. Bugün ABD’de yaklaşık yirmi milyon İsveç kökenli kişi bulunuyor ve ülkenin entelektüel arenasında epeyce etkili bir toplumsal ağ oluşturdukları söyleniyor. Ayrıca Birleşmiş Milletler teşkilatı içinde ve yönetiminde de İsveçlilerin önemli bir ağırlığı var. Buna ilaveten ABD’yle İsveç arasında devlet düzeyinde çok yakın bir ilişki olduğu, İsveç’in genel ABD çıkarlarıyla uyumlu bir çizgi izlediği öne sürülüyor. Bu tablo son dönem küreselleşmeyle birlikte bir tür “Amerikanlaşmayı” ima ediyor.

Kraliyetin sadece sembolik anlam taşıdığı, sosyal demokrat siyasetin uzun süre yönetime damga vurduğu bu ülkede, aralarında iniş çıkış olsa da ekonominin esas olarak en fazla yirmi aile tarafından kontrol edildiği ve üretimin neredeyse %70’ine sahip oldukları vurgulanıyor. Buna epeyce güçlü bir istihbarat teşkilatının varlığını da eklemek gerek. İsveç istihbaratı ülkedeki tüm derneklerle birebir temas kuruyor ve işbirliğine teşvik ediyor. Diğer yandan serbest kiliselerin işçiler ve siyahlar üzerinde dolaylı bir denetim şemsiyesi oluşturduğunun da altı çiziliyor. Böylece ortaya hak ve özgürlükler alanında çok gelişmiş, ancak bu yapının sisteme yerleşmiş olan sıkı alt denetim mekanizmalarıyla sağlandığı bir toplum çıkıyor. Bir görüşmecimizin berrak gözlemiyle, “İsveç’te şiddet içermeyen bir mücadelenin hem görünür hem görünmeyen kuralları ve çerçevesi önceden konmuş” durumda.

İsveç’in kendisiyle ilgili algısı belirli bir “başarmışlık” duygusuna dayanıyor. İnsana en yakın olan ve kişinin katılımını en fazla sağlayan sistemi ürettiklerini, kendi demokrasilerinin ‘farklı’ olduğunu düşünüyorlar. Alt belediyeler sistematiği bu farklılığın zemini. Bu sayede her konu daha alt birimlere delege edilerek vatandaş katmanına indiriliyor. Alt belediyeler toplantılarını halka açık yapıyorlar ve vatandaşın öneri yapma, soru sorma, cevap isteme hakkı var. Böylece halktan gelen istekler kararları doğrudan etkiliyor. İsveç’te bir dernekler yasası da yok. Dernek kurma kuralları son derece basit ve vatandaş inisiyatifinin olabildiğince hayata yansıması isteniyor. Her dernek kendi tüzüğünü hazırlıyor ve kuruluşun onaylanması için tek koşul demokratik bir mekanizmaya sahip olması.

Giderek sosyal demokratlıktan liberalliğe kaydığı gözlemleri yapılsa da, İsveç’in yerleşik yapısının sosyal duyarlılığı halen geçerli. Anayasa ‘kimse kendi özel durumundan dolayı toplumun sunduğu bir şeyden mahrum olamaz’ diyor ve eğer böyle bir durum varsa devlete söz konusu açığı kapatma yükümlülüğü getiriyor. Hükümette bakanların yarısının kadın olma zorunluluğu da bir başka gösterge. Diğer taraftan İsveç’te ifade özgürlüğü ne denli genişse, toplumsal düzenin korunmasına dönük tedbirci yaklaşım da o denli güçlü. Örneğin sadece devletin gösterdiği mekanlarda toplantı yapılabiliyor. Vergi kaçırma ise hayati bir suç haline gelmiş durumda. Öte yandan memurlar görev hatası yapmaktan çok korkuyorlar. Diğer bir deyişle devlet bürokratla vatandaşı birlikte ve aynı anda sistematik bir kontrol mekanizması altında tutuyor. Ancak bir görüşmecimizin belirttiği üzere, bu mekanizma günlük hayatta genelde hissedilmiyor.

İsveç’in onu en farklılaştıran özelliği, bir dernekler ‘cenneti’ olmanın ötesinde, çok cömert bir vatandaşlık politikasına sahip olması. Tarihsel olarak göçmenlere hep olumlu ve davetkar yaklaşmış bir ülke. Göçmenlere işçi olarak bakmaktan ziyade onları ideolojik olarak tanımlamaya daha yatkın olmuş. Türkiye’den gelen 12 Eylül mağdurlarına da aynı yaklaşım çerçevesinde kapı açmış ve bugün de Avrupa’da nüfusuna göre en yüksek oranda mülteci alan ülke olmaya devam ediyor. Öyle ki Suriye’den geldiğini kanıtlayan herkese oturma izni verilmiş. İsveç devleti, farklı kimliklere STK’lar üzerinden yardım yapma ve destek verme geleneğine de sahip. Bu eğilim 1990’lardan bu yana geriliyor olsa da hala önemli bir işlev görüyor. Devletin zaten kiliseler üzerinden uyguladığı yardım modellerinden Hristiyan olmayan grupların da yararlanması mümkün. Bu sayede bazı oluşumların devlete daha yakın durabildiği, böylece prestij artırdığı söyleniyor.

Göçmenlere ‘açık kapı’ siyaseti izleyen ama aynı zamanda kendi iç nizamının korunmasında çok titiz olan İsveç, bu ikilemi eğitim üzerinden aşıyor. Bu anlamda eğitim bir devlet stratejisinin taşıyıcısı. Eğitimin amacı ve işlevi bir uzlaşı ülkesi yaratmak. Herkesten görüş alma, barışçı bakışı teşvik, uçlara savrulmama, hoşgörü gösterme, uzlaşmaya dönük olma, çok ufak yaştan itibaren öğrencilere aşılanan değerler. Kreş sistemi bu açıdan mükemmel bir zemin oluşturuyor. Okulların öğrenciden para almadığı, tüm masrafın devletçe karşılandığı bir sistem kurulmuş. Geçmişte yabancı karşısında çok açık, entegrasyonu hedefleyen bir politika izlenmiş. 1970’li yılların ortasında ana hedef ‘ana dilde eğitim’ olarak konmuş ve 1990’lara kadar da sürdürülmüş. Ancak sonrasında bu destek pratik olarak bitmiş. Bunun nedenleri arasında göçmenlerin daha dağınık yaşaması, okul yönetimlerinin ana dil eğitimini dışarıdan ‘satın almak’ zorunda kalmaları, ana dil performansının üniversite girişinde artık etkili olmaması, göçmenlerin de ana dil öğreniminde pek hevesli davranmamaları sayılabilir. Ancak devletin de yeni dünya koşullarında daha temkinli ve tedbirli davranmaya meylettiği, kendi gözetimi altında bir İsveçlilik peşinde olduğu anlaşılıyor. Yine de göçmenlere inisiyatif tanıma konusunda fırsatlar var. Örneğin, bireysel girişimle mahallenizde eğitim vermek istediğinizde devlet destek olmayı halen sürdürüyor. Ancak bunun birçok göçmen tarafından suistimal edildiğini de göz ardı etmemek gerek.

Toplum

Eğitimin toplumsal hayatın kodlarını büyük ölçüde yerleştirdiği İsveç, ‘farklılıkların gücünü’ keşfetmiş ve bunu bir potansiyele dönüştürmüş. Bireyler arası sınırların ve mesafenin kutsal sayıldığı, ama aynı zamanda problem çözme kültürünün kurumsallaştığı bir birliktelik üretilmiş. Bu durum katılımcılığı sistemleştiriyor. Örneğin evinde tadilat yaptırmak isteyen kişi belediyeye müracaat ettiğinde, yetkili merci bununla ilgili kararı ancak tüm diğer komşulara danışarak verebiliyor. Söz konusu sistemleşme kendi kurallarını ürettiği ölçüde ise aynı ülke bu kez ‘çok kuralcı’ olarak adlandırılabiliyor. İlk bakışta birçok çelişki barındırır gibi gözüken bu tablo, eğitim yoluyla gelen iki düstur sayesinde tutarlı bir bütünlük oluşturuyor: ortak kurala uyma zorunluluğu ve ortak bir yaşam idealinin sahiplenilmesi. Dolayısıyla görüştüğümüz bazı gözlemcilere göre neredeyse en demokratik ve modern ülke olan İsveç, başka gözlemciler tarafından ‘açık hapishane’ olarak nitelendirilebiliyor.

Birey düzlemine inildiğinde görüşmecilerimizin kanaatlerini veri alarak İsveç toplumunun diyalog kurulması kolay, meraklı insanlardan oluştuğunu söyleyebiliriz. Konuşma ve dinlemeye açık sakin bir toplum olmanın yanında eleştiriye açık olmak da bir kültürel tutum. Eğitim farklı bakış açılarının olmasının normalliğini, ayrıca bunların hepsinin iyi niyetli ve yapıcı olduğunu işliyor ve çok ufak yaştan benimsetiyor. Dernek ve belediye deneyimleri ise bu öğretiyi her aşamada doğruluyor. Böylece ortaya kendi hak ve ödevlerinin fazlasıyla bilincinde, ama buna paralel olarak özellikle gündelik hayatında nispeten katı beklentiler üretebilen bir toplum  çıkıyor. Buna karşılık daha ‘içeriden’ eleştirilere baktığımızda, İsveç toplumundaki en büyük ‘hastalığın’ kıskançlık olduğu, insanların çoğunlukla içten pazarlıklı bir tutum izlediği ve nihayette ‘kuru’ bir hayata razı geldikleri de öne sürülüyor.

İsveç toplumunun yabancılara bakışında zaman içinde olumsuz yönde bir değişim olduğu herkesçe vurgulanıyor. Temelde İsveç şeffaf ve açık bir toplum yapısına sahip. Yabancıların hareket alanı ancak istismar olunca daralıyor. Ancak genel bir bakışla 1980’li yıllarda halkın daha hoşgörülü ve önyargısız olduğu da söyleniyor. IŞİD sonrası önyargıların ve mesafeli yaklaşımın arttığı, Müslümanların eskiye göre daha tedirgin oldukları anlaşılıyor. Nitekim son dönemlerde yabancıların gelişinin başlı başına bir rahatsızlık kaynağı olduğuna dikkat çekiliyor. Diğer taraftan bu gelişmeler yabancı kavramının da içini değiştirmiş durumda. Geçmişte Yunan veya İspanyol yabancı sayılırken, şimdi esas olarak Müslümanlar kastediliyor.

Kadın erkek eşitliğinin İsveçliler için çok temel bir ilke olması bu konuda Müslüman cemaatlerde bir uyum sorunu yaşandığı zaman, İsveçlilerin de Müslümanları kendi ‘ötekileri’ olarak algılamalarına yol açıyor. Ama asıl kırılma küresel terör eylemleriyle ortaya çıkmış. Bugün İsveç’te kabaca 700 bin Müslüman göçmen yanında 40 bin kadar İslam dinine geçiş yapmış olan var. İşin ilginç yanı sonradan İslam’ı seçenler genelde daha katı bir dindarlık sergiliyorlar ve hatta tesettür olarak çarşafı tercih edebiliyorlar.

Toplumda kaba ve faşist nitelikte olmamakla birlikte sokakta, eğitimde ve iş yerinde   karşılaşılan latent bir ayrımcılık olduğu birçok görüşmecimizin ortak fikri. Özellikle iş hayatında veya siyasette kariyer yapmaya yönelme durumunda ayrımcılıkla daha fazla karşılaşıldığı söyleniyor. Buna karşılık medyanın ve sivil toplumun ırkçılık ve ayrımcılığa bakışı sert. Böyle davrananlar yaftalanıp sergileniyorlar. Aynı şekilde parlamentoda da ırkçı partiler diğerleri tarafından dışlanıyor. Ne var ki bazı görüşmecilerimiz bunun pek işe yaramadığına, hatta geri teptiğine ve dışlanmanın ayrımcı davranışa yakın olanları daha da içe kapayıp sertleştirdiğine dikkat çekti.

Ayrımcılık ve entegrasyon

Görüştüğümüz tüm Türkiyelilerin ortak kanaati, İsveç’in yabancıya bakışının AB üyeliği sonrasında değiştiği. Devletin tutumunun katılaştığı, hata yapma korkusunun artığı, göçmen haklarının daraldığı ve bunların sonucunda göçmenler arası bir hiyerarşinin doğduğu gözlemi yapılıyor. Eskiden vatandaşların kendi kimliklerini tercih edebildikleri ama artık böyle bir imkanın olmadığı vurgulanıyor. Bu yaklaşımın uzantılarından biri, dışarıdan öğretmen getirmenin yasaklanması. Bu sayede göçmenlerin ‘istenmeyen’ yönlere doğru kaymalarının önleneceği umuluyor.

Diğer taraftan, geçmişte çifte vatandaşlığa kapalı olan İsveç’te 15 yıldır bu uygulamaya ses çıkarılmadığı teslim ediliyor. Suç işlemiş olanlar bile bir süre karantinaya alınmalarına karşın vatandaşlık haklarını kaybetmiyorlar. Devletin temelde çok eşitlikçi olduğu, ırkçılığa müsamaha göstermediği ortak bir kanı. İsveç devletinin bu özelliği bir gelenek olarak benimsediği, göçmen politikasının da ırkçı tepkilerin yükselmemesini hedeflediği söyleniyor. Kendisini insan hakları ve demokraside Avrupa’dan önde görmesinin söz konusu bakışı belirlediği anlaşılmakta. Nitekim Hollanda ve Danimarka’da son dönemde ortaya çıkan ırkçılıktan ders alındığı ve İsveç’teki ırkçı partinin bir devlet politikası olarak marjinalize edildiği tespiti yapılıyor. Buna karşılık, ırkçı partiye kamuoyu desteğinin artmakta olduğu da açık.

Sonuçta bir görüşmecimizin belirttiği üzere İsveç’te ‘eşitlik olmasa bile eşitliğe yakın bir durum’ var. Ayrımcılığın yasal temelde engellendiği bu ülkede eşitlik ilkesini ihlal etmiş olan şirketlerin devlet ihalelerine katılması yasak. Bu çerçevede devlet nezdinde Alevi/Sünni ayrımının da olmadığı, ama bazen daha zayıf olarak algılanan gruplara pozitif ayrımcılık yapıldığı öne sürülüyor.

Anlaşıldığı kadarıyla ayrımcılığın sistemik özellik taşıdığı tek alan iş dünyası. Devletin kendi iş gücüne sürekli koruma sağladığından, göçmeni ikinci sınıf tuttuğundan şikayet ediliyor. Yine de İsveç devleti bu konudaki hassasiyetin kamusallaşmasının önünü açık tutmakta. Ayrımcılık Danışmanlığı Kurumu halktan gelecek ayrımcılık vakalarını incelemek, çözümlemek ve gerekirse yargıya taşımakla görevli. Ancak 3 tane olan bu kurumların giderek işlevlerini yitirdikleri, etkilerinin azaldığı da söyleniyor. Bir görüşmecimiz kurum personelinde azaltmaya gidildiğini, neredeyse tek personele inildiğini kayda geçirdi.

Entegrasyon açısından bakıldığında her şeyden önce İsveç vatandaş olmanın çok kolay olduğu bir ülke. Eğer herhangi bir suç işlenmemişse süreç üç ila beş yıl arasında sonuçlanıyor. Toplumun son dönemde bir miktar savrulmasına ve göçmeni daha çok ‘yabancı’ olarak algılamasına karşın devletin epeyce sağduyulu olduğu vurgulanıyor. Bir görüşmecimize göre, bu tutumun arkasında halkın hala bir yönüyle pagan olması ve bunun devlet geleneğini etkilemesi yatıyor. Sonuçta İsveç, İslamofobi ve yabancı düşmanlığı konusunda çok mesafe kat etmiş, örneğin başörtüsüne saygılı bir devlet. Ayrıca devletin de Türkiyelilerden memnun olduğu, çünkü Türkiyelilerin pek suça karışmadıkları gibi iş hayatına katılma oranlarının yüksekliği nedeniyle devlete fazla yük olmadıkları gözlemi yapılıyor.

Türkiyelilerin de genelde uyum sağlamış oldukları ve diğer Müslümanlardan pozitif yönde ayrıştıkları söylenebilir. %25’inin göçmen olduğu ve iki yüzün üzerinde dilin konuşulduğu bu ülkede, görüşmeleri yaptığımız dönemde Türkiyeliler altı milletvekili ve iki bakana sahipti. Öte yandan bu siyasetçilerin dağılımı, Süryani ve Kürt kökenli olanların ön planda olduğunu, Sünni- Türk kökenli göçmenlerin siyasete katılım konusunda yetersiz kaldıklarını ortaya koyuyor. Nitekim Süryani ve Kürtlerin bürokrasi içinde de avantajlı olduklarının altı çiziliyor.

Genelde göçmenlerin üç kategoride toplanabileceği öne sürülmekte. Bir bölümü etkiye açık, seçici davranışlar sergileyen ve İsveç sistemine katkı sunanlar. Diğer bir bölümü asimilasyona gönüllü olup İsveçliliğe özenenler. Bunların çocuklarına İsveççe adlar verdiği, kendi kesimlerinden uzak durdukları, bireyselleşme sonucu hastalıklı tepkiler geliştirdikleri tespiti yapılıyor. Son bölüm ise dışarıya kapalı kesim. Bunlar ideolojik reddiyeden de beslenen bir kültürel kapanma yaşıyor, kendi aile işleri etrafında toplu yaşıyor ve kriminalize olmaya yatkın gözüküyorlar.

Bu gruplardan sadece birincisinin entegre olduğunu ileri sürmek mümkün. Ancak bazı görüşmecilerimiz Türkiyelilerin bir bölümünün şu an için entegre olmakla birlikte uzun vadede asimile olmalarının kaçınılmaz olduğunu öne sürdü. Dine bireyselleşme yoluyla belirli bir mesafe alınmadıkça gerçek entegrasyonun olamayacağı, diğer taraftan devlet esnekliğini kaybetmeye doğru gittikçe ortaya ‘tek taraflı’ bir entegrasyonun çıkacağı ve bunun da asimilasyon anlamına geleceği uyarısı yapıldı.

Farklı Kesimler ve Sivil Toplum

Devlet, ilişkiler ve yapılanma

Cemaatler konusunda İsveç devletinin duruşu Kilise ile olan ilişkisine paralel. Bugün İsveç Kilisesi devletten ayrılmış ve diğer dini cemaatlerle eş konuma gelmiş durumda. Devlet, Kiliseye sağladığı bütün avantajları diğer cemaatlere de uyguluyor. Dolayısıyla cemaatlerin tamamı devletten yardım alıyor ve din adamlarının seçimine karışılmıyor. Her cemaat kendi ibadethanesini kurup din adamını göreve getiriyor.

Sivil toplumu demokrasinin işlevsel bir parçası olarak gördüğü için, devlet federasyonlaşmayı da teşvik ediyor. Cemaat dernekleri beş yerde şube açtıklarında federasyon haline gelebiliyorlar ve eğer suça bulaşılmamışsa, öncesinde özel bir tahkikata da gerek kalmadan devlet federasyon oluşturma amacıyla finansal destek veriyor. Ülkenin kabaca 9.5 milyon nüfusuna karşın 220 bin dernek var. Aynı anda 4-5 derneğe üyeliği olan vatandaşlarla derneklerin toplam üye sayısı 30 milyon civarını bulmuş. Türkiyeliler de bu genel trende uymuş, dernekleşmeler üzerinden sivil toplum içinde kendilerine yer açmışlar.

Bu olumlu ortama ve devlet tutumuna karşın göçmenlerde devletle polisi eşitleyen ve devlete olumsuz anlam yükleyen bir bakış oluşmuş. Oysa irdelendiğinde polisin kasıtlı olarak kötü davranmadığı teslim ediliyor. Bu ters algının en azından bir nedeninin göçmenlerin genel güçsüzlük duygusuyla yaşamaları olduğu söylenebilir. Güç, göçmenlerin kendi aralarındaki iletişimin seviyesiyle bağlantılı ve orantılı. Söz konusu bağlar zayıf olduğu ölçüde, sorunlara daha dar kapsamda çözüm aranıyor ve göçmen grupları birbirinden ayrımlaşıyor. Bu kimliksel farklılaşmaya sosyal bir olgunun etkisini eklemek gerekiyor: bir ülkeden ‘kaçarak’ İsveç’e gelenlerle ekonomik nedenlerle göç etmiş olanlar arasında entelektüel ve sosyokültürel bir boşluk oluşuyor. İsveç’te bu kritik bir faktör çünkü siyasi mülteci oranı çok yüksek. Bu grup ekonomik nedenli göçmenlere kıyasla daha bilinçli ve gelişmiş. Bu ölçütle bakıldığında, örneğin Kürtler Türklere, Aleviler de Sünnilere kıyasla toplumsal hiyerarşinin daha üst seviyesinde yer alıyorlar.

Bu bağlamda Süryanilerin özel bir konumu var. Çok daha önceden gelmiş olmaları, siyasi mülteci olmaları, ekonomik avantajlarını İsveç’e taşımaları ve Hristiyan olmaları, bu grubu Türkiyeli göçmenler içinde ayrıcalıklı bir konuma oturtmakta. Öte yandan bu cemaatte bile tam bir bütünleşme bulunmuyor. Kadim mezhepsel farklılığa ve ayrı inanç organizasyonuna sahip olan Asuriler ayrımlaşmış ve kendi derneklerini, futbol takımlarını kurmuş durumdalar. Ancak ortak dernekler de var ve bir bütün olarak çok güçlü bir lobicilik faaliyeti sürdürüyorlar. Bu cemaatlerde gençlerin kolayca İsveçli olabildikleri ve kimliğin soykırım söylemi üzerinden inşa edildiği belirtiliyor.

Aralarındaki güç ve etki farklılığına karşın, Türkiyeli cemaatlerin İsveç toplumu ve devleti karşısında fazla bir sorunu bulunmuyor. Ancak bütün cemaatlerin kendilerini ‘şirin’ gösterme gibi bir kaygılarının olduğu ve mağdur görülenlerin daha ‘şanslı’ olduğu belirtiliyor. Devlet desteğinin en fazla görünür olup cemaatler tarafından kullanıldığı alan eğitim. Devlet ülke çapında ve her konuda yaşam boyu eğitimi destekliyor. Girişimcilere yer sağlıyor ve materyal veriyor. İlk kez 1870’de başlamış olan bu gelenek, bugün topluma eğitim hizmeti götürüp hesabını devlete veren on kuruluş üretmiş durumda. Bunlardan “İbniRüşd” adlı olanının hedef kitlesi tüm Müslümanlar. Kurum dini eğitim yanında dinler tarihi ve demokrasi dersleri de veriyor. Bunu yaparken eşitlikçi, ayrımcılık karşıtı ve katılımcı olma zorunluluğu var.

Ancak Türkiyelilerin dünyasında bu tür üst kuruluşlar çok etkili değil. Cemaatsel oluşumlar etrafında toplanılıyor ve bunlar giderek dinsel temelli olmaktan çıkıyor. Son yıllarda cemaatlere katılımın arttığı söyleniyor, ama bu çeşit dernekleşmelerin çoğunlukla iş üretme amaçlı, sosyal ve ticari birliktelikleri ifade ettiği vurgulanıyor. Bu gözleme paralel olarak, Türkiyelilerin politik olmadıkları, İsveç ile ilgisiz oldukları, örneğin sandığa gitmedikleri ve eğitim seviyesinin de bu durumu etkilemediği öne sürülüyor.

Bunun bir nedeni İsveç’teki esas Türkiyeli kitlenin aynı yöreden gelmiş olması ve kendi aralarında yaratmış oldukları dünyanın yeterliliği olabilir. Bir İzmirli iş adamının Kulu Konya sapağındaki benzinciden getirdiği 5-6 kişiyle başladığı rivayet edilen göçün sonucu olarak, bugün İsveç’teki Türkiyelilerin yarısı Kululu. Kalanı ise, siyasi mülteciler bir yana bırakılırsa, Bolu ve Adapazarı’ndan. Daha ilginci, Kulu’dan gelenlerin yarı yarıya Türk/Kürt kimliğinde olması ve Kulu nüfusunun da yarısının halen İsveç’te yaşaması. Nitekim siyasete olan genel ilgisizliğe karşın, İsveç seçimlerinde fahri konsolosluk üzerinden Kulu’da da seçim sandığı konuyor. Siyasete olan ilgisizlik, Türkiye konusunda da geçerli. Süryani, Kürt ve Türk kimliklerinin kabaca eşit dağıldığı toplam 170 bin kadar Türkiyeli içinden sadece 35 bin kadar seçmen çıktığı anlaşılıyor. Bunda Süryanilerin kendilerini Türkiye’ye uzak hissetmelerinin payı büyük.

Sonuçta cemaatsel enerji, makro siyasetten ziyade cemaatlerin kendi aralarındaki farklılaşmalardan besleniyor. Her bir kimlik altında çok sayıda dernek ve federasyon oluşmuş durumda ve Türkiyelileri kimin temsil ettiği artık belli değil. Bu ortamda dernekler arası gerilim ve husumetin doğal bir durum olduğu düşünülebilir. Nitekim bir görüşmecimiz, halkın cemaat yönetimlerine göre daha ‘sivil’ olduğunu vurgulama gereği duydu.

Alevilerle Sünniler arasındaki ilişkiye gelince, sosyal hayatta bir gerilim yaşanmadığı, bunun Türk/ Kürt kimlikleri arasında da geçerli olduğu anlaşılıyor. Bir görüşmecimiz İsveç’in kendine özgü toplumsal atmosferi nedeniyle kimlik gruplarının birlikte yaşama eğilimi göstermek zorunda olduklarını, bunun olumlu bir nitelik olarak anlaşıldığını hatırlatıyor. Alevilerin içinde yeniden kendi inançlarını keşfedenlerle Sünni cemaat arasında gerçekten de karşılıklı anlayış ve ortak bir bakış olduğu öne sürülebilir. Ancak siyasileşmiş Alevilerle Sünniler arasında net bir ayrışmanın yaşandığı görülüyor. Söz konusu Alevilerin neredeyse tümünün Kürt olduğu düşünülürse bunun çok daha net bir kırılmaya tekabül ettiği anlaşılabilir. 1990’lara kadar var olmayan bu kırılma, o tarihten sonra hızlanmış. Türkiye’deki 2015 seçimleri döneminde ise bu kopuşun derinleştiği söyleniyor. Bu durum her bir kimliğin kendi içine kapanmasına neden olarak hem ortak sorunlarını seslendiremeyen bir toplum yaratıyor, hem de özellikle Alevi/Kürt cenahında asimilasyonu kolaylaştırıyor.

Avrupa’daki genel temayüle koşut olarak İsveç, Alevileri de bugün ayrı bir dini cemaat olarak kabul etmekte. Şiiler İslamiyet içinde kabul edilse de, Hristiyanlarda her mezhebin ayrı bir inanç grubu olarak kabul edilmesi gibi, Alevilik de İslam dışında tutuluyor ve bu sayede devlet yardımı alıyor. 1995’de başlayan örgütlenme çabaları, 2000 sonrasında meyvelerini vermiş, 2008’de inanç ve siyaset alanlarının birbirinden ayrılması sonucunu doğuran bir kırılma oluşmuş. Aleviliğin bir siyasi kimlik haline gelmesinin, inancı öne çıkaran bir Aleviliğin de önünü kestiği düşünülüyor.

Sünniler Alevilerin aksine siyasetten çok daha uzaklar ve ibadet özgürlüğünü temel alan bir örgütlenme gerçekleştirmiş durumdalar. İnanç özgürlüğü bağlamında Sünni cemaatlerin büyük bir sıkıntısı bulunmuyor ve devletin eşitlikçi politikasından bilinçli şekilde yararlanıyorlar. İsveç’te kişiler kendi rızalarıyla ayrılmazlarsa otomatik kilise üyeliği ve dolayısıyla otomatik aidat sistemi var. 2010 sonrasında aynı hakkın Müslümanlara da verilmesi gündeme gelmiş ve bu yıl kabul edilmiş durumda. Buna göre her Müslüman gelirinin %0,5’ini aidat olarak verecek. Bu para vergi daireleri tarafından kesilip İsveç İslam Dernekleri Konfederasyonu’na veriliyor ve o da derneklere üye hesabı üzerinden paylaştırıyor.

Önemli bir tespit, bir görüşmecimizin öne sürdüğü üzere, Sünni cemaatlerin özgürlüklerini kamusal alana taşırken İsveç devleti ve toplumun algısını hesaplamadan hareket etmeleri. Bu analize göre göçmenlerin yaşadığı kültürel boşluk sadece inanç alanıyla doldurulmaya çalışıldı ve bunda dini cemaatler etkin oldu. IŞİD sonrası İslamlaşma görüntüsüne dair artan alerji, İsveç toplumuyla Sünni gruplar arasında adı konmamış bir gerilime neden oldu ve giderek bir yabancılaşmaya dönüştü. Buradan hareketle görüşmecimiz, bugün İsveç’te yükselen bir ırkçılık varsa bunda ‘bizim de payımızın olduğu’ görüşündeydi.

Birey Boyutu

İsveçliler/Türkiyeliler

İsveç’in Türkiye’den bakıldığında hayali zor bir ülke olduğunda bütün göçmenler hemfikir gözüküyor. Dikkat çekilen özellikler sisteme uyum, bireycilik, hoşgörü ve katılım. Kendi  başına her türlü aykırılığı sergilemeye hazır olan İsveçlilerin sisteme girdiklerinde mükemmel çalıştıkları, rüşvetin mümkün olmadığı tespiti çok yaygın. İsveçlilerin tamahkar olmadıkları, verilen görevi harfiyen yaptıkları şeklinde ortak bir kanı var. Sosyal açıdan da burjuva ailelerin mazbut oldukları ve ‘bizlere’ benzedikleri söyleniyor. Ancak işçiler ve sanatçıların daha bireyci bir hayat kurdukları anlaşılıyor. Evde yemek kültürünün olmamasının aile yapısını kırılgan hale getirdiği gözlemi yapılıyor.

Aile yapısının zayıflığı bireyselleşmeyi doruk bir noktaya taşımış. Ancak bunun sonucunda yalnızlaşma, depresyon ve intihara kadar giden bir yol ortaya çıkıyor. Sosyal hayatta mutlu gözüken insanların eve gittiklerinde bir anda zavallı bir duruma düştüğü öne sürülüyor. Bireyin sosyalleşmesi dernekler üzerinden ve barlarda oluyor. İçki sadece bireysel bir alışkanlık değil, topluma tutunmanın da aracı. İstatistiklere göre İsveçlilerin %63’ü huzurevinde ölüyor ve bunların %30’una ömürlerinin son beş yılında hiç ziyaretçi gelmiyor. Bir görüşmecimiz bütün yaşlıların tek başına öldüğünü, yaşlılara bakan binlerce şirket kurulduğunu, birçok yaşlının evlerinin devlet tarafından temizlendiğini vurguluyor. Bir başka görüşmeci, ölmüş bir kadının ancak 2.5 yıl sonra fark edilebildiğini, bu sürede devletin emeklilik maaşını ödediğini, kira ve masrafların ise otomatik olarak bankadan ödendiğini söylüyor. Son dönemde, boşaltılmayan posta kutuları gördüklerinde postacıların polise haber vermesi kuralı getirilmiş.

Bu bireyciliğe karşın İsveç’te sistemleşmiş ve kurumsallaşmış bir hoşgörü ve katılım kültürü bulunuyor. Bir gazete haberine göre ünlü bir papazın kızı Müslüman olmuş, tesettüre girmiş ancak birlikte oturmaya devam etmişler. Hatta kıza namaz vaktini babanın hatırlattığı yazılmış. Önemli olan bu tür bir örneğin yaşanmasından ziyade, toplumun bu durumu tamamen normal kabul etmesi. Hoşgörü farklılıkların değerli olması varsayımına dayanıyor ve bu kabul katılımcılığı da bir norm haline getiriyor. Eğitim sistemi tümüyle katılımcılık üzerine oturtulmuş. Okullarda tartışmaları en bilgili olan değil, demokratik davranan yönetiyor. Herkesin herkesten öğrenebileceği düşüncesi ‘halkın irfanı’ kavramını ortaya çıkarmış. Yaş sınırı olmayan Halk Yüksek Okulları’nın fikri temeli bu. Herhangi biri bu eğitimlere katılmak istediğinde çalıştığı iş yeri izin vermek zorunda. Çocuk haklarının en eski federasyonlardan biri eliyle korunduğu bu ülkede, öğretmenlerin ille de çok bilgili olmadıkları, ama ‘ben bu konuda zayıfım’ deme olgunluğuna sahip oldukları, bir görüşmecinin takdirle andığı bir husus olarak kayda geçiyor.

Böylesine farklı bir kültürle karşılaşıldığında uyum zorluklarının çekileceği beklenir ama İsveç’te öyle olmamış. Zihniyet açısından uyum zorluğu olmadığı, çünkü baskının olmadığı bir ortamda değişimin yaşam içinde ortaya çıktığının altı çizildi. 1970’li yıllarda ailelerin çok çalıştığı, eksiklerin okul sistemi tarafından kapatıldığı belirtiliyor. O dönemde gettolaşmanın olduğu, ama alım gücü artınca ve bireyselleşme yaygınlaşınca ortadan kalktığı, gençlerin artık ayrı oturduğu vurgulanıyor. Ailelerin hala çocuğa yeterli vakti veremediği ama bu arada okulların daha ayrımcı hale geldiği de iddialar arasında. Ayrıca sokak ve çevrenin de kimlik/kişilik oluşturmada yeterli olamadığı, sonuçta gençlerin boşlukta kaldığı ve bundan yararlanan gruplar olduğu belirtiliyor. Söz konusu savrulmanın özellikle parçalanmış ailelerde daha kritik olduğunu hayal etmek zor değil.

Bunlara rağmen Türkiyelilerin adaptasyonunun yüksek olduğunda herkes hemfikir. Suç oranlarının düşüklüğü bunun göstergelerinden biri. Öte yandan göçmenlerin çoğunun 12 Eylül darbesi sonrası siyasi mülteciler olması kolay değişmeyen ve nispeten olumsuz bir algı yaratmış. Öte yandan, Türkiyeliliğin İsveçliler nezdinde siyasi algısı çok olumlu olmasa da gündelik hayatın normlarına uyum zorunluluğu, sosyal açıdan Türkiyeliliğe birçok olumlu nitelik eklemiş. Bunda eşik geç aşılmış olsa da yüksek öğrenim yüzdesinin iyi olması, ya da artık çocuklara biri İsveççeye yakın iki isim konması gibi tercihler de muhtemelen etkili.

Yine de detaya girildiğinde tablo bu denli ‘pembe’ değil. Her şeyden önce İsveç’te aile yapısının genelde yokluğu sosyal alanı Türkiyeliler için fazlasıyla kısıtlıyor. Buna göçmenlerin aile geleneğiyle İsveç’teki yerleşik anlayış arasındaki farkın kamusal alana yansımasını da eklemek lazım. Bu konuda en dramatik örnekler aileleri tarafından ‘doğru’ davranılmadığı iddia edilen çocukların durumu. Görüşmecilerimizden birinin aktardığı trajikomik vaka durumu iyi anlatıyor.

Evde annesinin kendisine ‘ciğerini yiyim’ dediğini okulda aktaran çocuk, ailenin devlet tarafından sorgulanmasına neden olmuş. Bu işlem son derece yetkili sosyal hizmet müfettişlerince yapılıyor, dolayısıyla salt onların kararıyla ve geleneklere ya da kültüre bakılmadan çocuklar başka ailelere verilebiliyor. Bu noktada Müslüman ailelerin de çocuk almaya hevesli olmadığının altı çiziliyor.

Daha genel bir analiz yapıldığında Türkiyelilerin temel handikabının başarı tanımıyla ilgili olduğu tespiti yapılıyor. Para kazanmak ve ev almakla sınırlı kalan bu idealin İsveç’te sorun ürettiği, çünkü İsveçliler için başarı kriterinin eşitlik ve sosyal imkanlarla ölçüldüğü ileri sürülüyor. Türkiyelilerin %30 kadar bir kesiminin bu değer sistemine geçebilse de, diğerlerinin kendilerini dışlanma tehlikesiyle yüz yüze bıraktıkları anlaşılıyor. Ekonomik olarak üst orta sınıfa doğru yükselmenin kamusal alana da yansımaya başladığına dikkat çekenler oldu. Ama ne kadar burjuvalaşsa da göçmenlerin tepesinde hiçbir zaman geçemeyecekleri bir “şeffaf cam” bulunduğu da ekleniyor.

Nihayet Türkiyelilerin tüm değişime rağmen göçmen zihninden kurtulamadıkları da bir başka tespit. Bunda nesnel bakma alışkanlığının olmayışı bir etken. Göçmenlerde ‘etraf düşmanlarla çevrili’ anlayışının hala sürdüğü belirtiliyor. Diğer taraftan İsveç toplumunu irdelemekte, ‘bizleri’ nasıl algıladıklarını kavramakta eksik kalındığı da önemsenen bir nokta. Kazanılan hakların fazla öne çıkartılması ve abartılarak kullanılmasının geri teptiği gözlemi yapılıyor. Örneğin, bir başörtülü kadının polis olmasının olumlu anlamda ‘olay’ haline getirilmesi, sıradan İsveçliler açısından hem kültürel açıdan yadırgatıcı olmuş, hem de gereksiz yere ayrılıkçı ve ırkçı grupların aktivitelerine vesile oluşturmuş. Genelde diasporanın kapalı ve tutucu olduğunu öne süren bir görüşmecimiz, burada yaşamayı avantaja dönüştüremediklerini belirtti.

Gençler ve eğitim

İsveç’teki Türkiyelilerin en büyük ikilemi kendi çocuklarıyla olan ilişkilerinde yatıyor. Üçüncü nesilde en büyük yatırım çocuk. Aile iyi eğitim almış çocuk üzerinden daha yüksek bir refah seviyesine geçebileceğinin, sınıf atlayabileceğinin, statü kazanacağının farkında. Buna karşılık çocukla ilgilenme miktarı çok düşük. Okul başarısıyla ilgilenilse bile çocuğun sosyal hayatına büyük çapta yabancı kalınıyor ve özellikle babalar bu konuda çok yetersiz. Bunun sonucu olarak aileye bağlı ama umursamaz bir gençlik ortaya çıkmış. Çocukların genelde fazla ‘tepkili’ olduğunda bütün görüşmeciler hemfikirdi. Ancak bunun bir radikalleşme anlamına gelmediği, örneğin İsveç’ten IŞİD’e katılan üç yüz kişi arasında bir Türk adının duyulmadığı vurgulandı.

Gençlerdeki temel sorunun ideal eksikliği olduğu belirtiliyor. Gençler sadece aile kurmak ve para kazanmak etrafında örülmüş bir gelecek tahayyülüyle büyüyorlar. Bununla birlikte İsveç gençliğinin de aslında bundan pek farklı olmadığının altı çiziliyor. Buna karşılık, İsveçli bir genç 18 yaşında evden çıkacağını biliyor ve kendini buna göre hazırlıyor. Oysa Türkiyeli göçmenler, maddi açıdan aileye dayanmaya devam ediyorlar. Bu da Türkiyelileri olumsuz bir psikoloji içinde bırakıyor ve giderek aileye bağımlı hayat içinde kısılıp kalıyorlar.

Söz konusu darboğazın açılması ancak eğitim sayesinde mümkün. Bu süreç, çocuk daha çok ufak yaştayken başlıyor ve ailenin çok bilinçli bir çizgi izlemesini gerektiriyor. İlköğretim başlarken aileye üç okul seçeneği veriliyor ve aile bunlardan birini seçiyor. Okullar farklı belediye alanları içinde oldukları ölçüde farklı öğretim anlayışlarını da temsil edebiliyor, çünkü İsveç’te eğitimle ilgili müfredat dahil esas kararları belediyeler alıyor. Sosyal demokrat ve liberal belediyeler arasında eve ödev vermekten okul disiplinine pek çok farklılık olabiliyor. Ailenin oturduğu semt doğal olarak çok belirleyici; alt gelir semtlerinde oturan aileler için iyi okullara ulaşmak zor.Dolayısıyla göçmenler bir kısır döngüyle karşı karşıyalar ve bunu aşmak için özel çaba göstermek durumundalar. İlave olarak, çocuklar üzerinde çevresel etki, alt gelir semtlerinde ve gettolarda çok daha yüksek. Bu da çocuğun iyi okumaması yönünde bir etken olabiliyor.

Diğer taraftan her İsveç vatandaşı 16 yaşına kadar zorunlu olarak okul sisteminin içinde ve buradaki genel felsefeyi az veya çok benimsemek zorunda kalıyor. İsveç’te eğitim sosyal içerikli grup çalışmasına dayalı, dolayısıyla fen bilimlerinde bile grup çalışmaları öne çıkıyor. Bir görüşmecimiz sistemin gayet basit, zihniyetin demokrat olduğunu belirtiyor. Genelde Türkiyelilerin bu okul sisteminden epeyce başarıyla çıktığını söylemek mümkün. Gençlerde lise bitirme oranı çok yüksek ve ailenin cazip bir işi yoksa hemen hepsi üniversiteye gidiyor. Görüşmecilerimizin gözlemlerine göre Türkiyelilerden üniversiteye gidenlerin oranı bugün İsveçlilerden daha fazla. Türkiyeli ailelerin kızlarının %80’i üniversite okuyor, erkek gelir kazanma arayışında olduğu için kızlarda okuma oranı erkeklere göre daha yüksek. Bu noktada oturulan semtin ve maruz kalınan çevrenin etkisini bir kez daha vurgulamakta yarar var. Bir araştırmaya göre, İsveç genelinde merkez semtlerde üniversiteye gidiş oranı %90 iken, gettolarda sadece %13.

Eğitim arttıkça gençlerde ‘İsveçli’ davranışının arttığı genel bir tespit. Eğitimle birlikte ülkenin normlarına uyum artıyor ve gençler bu normları kendi ailelerine taşıyorlar. Böylece nispeten yabancılaşmış halde varlıklarını sürdüren göçmen aileler, eğitimli çocukları sayesinde, sadece refah artışı imkanı bulmuş olmuyor, aynı zamanda daha ‘İsveçli’ bir sosyokültürel ortama doğru da kayıyorlar. Bu açıdan bakıldığında eğitim göçmenlerin İsveç’e uyumu kadar, İsveç’in de göçmenleri kendisine doğru çekmesinin aracı. Bu olumlu yakınlaşmaya karşın Türkiyeli gençlerin kendilerini ne Türkiyeli ne de İsveçli hissedebildiklerinin altı çiziliyor. Gençlerde heyecan olmadığı ve arada kalmışlığın getirdiği bir tür ufuksuzluk yaşadıkları söyleniyor. Bunun nedenlerinden birinin, ailenin yeterli zihinsel dönüşümü gerçekleştirememesi olduğu görülüyor. Ama buna göçmen gençlerinin maruz kaldıkları örtük ayrımcılıkları da eklemek gerek. Bir görüşmecimizin anlattığına göre, üniversitede Türkiyelilerin grup çalışmasına alınmadığı, istismar edildikleri örnekler yaşanmış. Genelde İsveç asıllılara pozitif ayrımcılık yapıldığı kanaati hakim.

Bu ikircikli konumlanmanın sonucu olarak eğitim yükseldikçe gençlerde Türkiye bağı güçleniyor. Her evde var olan çanak antenlerin yarattığı bağımlılığın da aynı yönde etkili olduğu açık. Öte yandan etnik örgütlenmelere ilgi düşüyor. Siyasi karşıtlıkların genelde Türkiye’den gelenleri kendi içine çektiği, ama İsveç’te doğup büyüyenler için fazla anlam ifade etmediği anlaşılıyor. Gençler açısından bireyselleşme ve sekülerleşmenin çok cazip olduğu bir dünyada yaşanıyor. Oysa aileler henüz bu kırılmayı yaşamış ve sindirmiş değiller, dolayısıyla gençlerde çift kimlikli bir davranış kalıbı görülüyor. İş yerinde İsveçli olan Türkiyeliler, evlerinde göçmen haline geliyorlar. İş hayatına giriş ise belirli ağların içinde olmayı gerektirdiği için, Türkiyeli gençleri daha da dış dünyaya doğru çekiyor ve bu eğilim üniversite yıllarında başlıyor. Oysa üniversiteye gitmeyenler daha ziyade kendi aralarında ‘takılıyor’ ve İsveç toplumundan uzakta duruyorlar. Böylece üniversiteye giden ve gitmeyen göçmenler arasında da ayrıca sosyokültürel bir kırılma yaşanıyor.

Türkiyeli gençlerin suça eğilimi az olmakla birlikte, üniversiteye gitmeyenlerin illegal iş dünyasının eşiğinde durduğu söylenebilir. Bu konuda Alevi/Sünni farkının olmadığı, göçmen semtlerinde bir miktar suça bulaşma olsa da, genelde Türkiyelilerin kriminal mekanizmaların dışında kalabildiği öne sürülüyor. Bunun o denli kolay olmadığının altını çizmek lazım. Ancak göçmen grupların bulunduğu mafyavari yapıların kendilerine öncelikle Türkiyelilerden adam devşirmeye çalışması şaşırtıcı değil. Ayrıca bu suç örgütlenmelerinin etrafında oluşan çeteleşmeler de birer çekim merkezi. Bu tablo, Türkiyeli göçmen gençler açısından üniversite eğitiminin ve ona giden yolun ne denli kritik olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

İş hayatı ve evlilik

Türkiyelilerin iş hayatında epeyce girişimci oldukları görülüyor. İşyeri sahibi olanlarla maaşlı çalışanların kabaca eşit olduğu söylenmekte. İşyerlerinin büyük çoğunluğu yemek sektöründe. Hatta lokantaların %90’ının her kimlikten Türkiyelilerin elinde olduğu vurgulanıyor. Bu durumun arka planında başka göçmenlerin İsveç macerası yatıyor. Geçmişte lokantalar büyük çapta İtalyanların ve Yunanlıların elindeyken, Türkiye’den gelen göçmenler doğal olarak buralarda çalışmışlar. Bu iki ülke AB üyesi olduğunda ise birçok iş sahibi ülkesine dönme  kararı vermiş ve iş yerlerini orada çalışmakta olan Türkiyelilere devretmiş. Ancak iş piyasasında çalışmak zorunda olanlar işverenler kadar avantajlı değil. Göçmenler eğitim düşüklüğü nedeniyle yüksek ücretli işlerde çalışamıyor, hatta birçoğu iş bulmakta zorlanıyor. Nitekim işsizlik oranının İsveçlilerde %3 iken göçmenlerde %41 olduğu söylendi. Diğer taraftan, göçmenlerin gençlerine bakıldığında oranın %28’e düştüğü ve çok yetersiz olmakla birlikte trendin her nesilde olumluya gitme ihtimaline işaret edildi. Bu nokta ekonominin gerilediği       ve ailelerin tek kişinin çalışmasıyla geçinmesinin zorlaştığı dikkate alınırsa, eğitimin ve meslek edinmenin giderek daha önemli olacağını ima ediyor.

Geçmişte halktan para toplayan Türkiyeli şirketlerin verdiği zararın çok uzun yıllar birçok aileyi mağdur ettiğinin altı çiziliyor. Özellikle bankadan kredi alarak yatırım yapanların bir sonraki nesli de dar gelirliliğe sürüklediği, bunun eğitim imkanını daha da daralttığı anlaşılıyor. İsveç devleti karşısında ise Türkiyelilerin iş kurma açısından bir handikabı yok. Şirket kurmanın çok kolay olduğu, bürokratik engellerin bulunmadığı teslim ediliyor. Ne var ki banka sistemi karşısında göçmenlerin dezavantajlı olduğu da bir kritik detay. Bankaların tüketici kredilerinde göçmenlere yönelik bir ayrımcılık yapmadığı ancak iş kurmada fazla muhafazakar davranabildiği söyleniyor. Devletin bir işveren olarak ayrımcı olmadığı, halkın ise patronla temas ettiği durumlarda ayrımcı olabildiği belirtiliyor.  Diğer  bir  deyişle  göçmen  patronun arka planda kaldığı, İsveçlilerin çalıştığı iş yerlerinde halk aldığı hizmete bakarken, doğrudan göçmen patronla temas ettiği durumlarda daha kategorik bir tutum alabiliyor.

İş hayatı aile kurumunu da doğrudan belirleyici bir özelliğe sahip çünkü evliliklerde sosyal  statü ve sınıf belirgin bir faktör. Eğitim, genç göçmenin evlenebileceği kişiler yelpazesini hem genişletmesi, hem de niteliksel olarak zenginleştirmesi nedeniyle toplumsal geçişliliği artıran bir rol oynuyor. Bunun sonuçlarından biri, yabancılarla evliliklerin artması. Aynı şekilde Alevi- Sünni evliliklerinin de artış içinde olduğu gözlemleniyor. Yerleşiklik duygusunun derinleşmesi ise düğünlerin artık İsveç’te yapılmasını olağanlaştırmış. İsveç’e uyum konusunun en yavaş işlediği alanlardan biri olan çocuk gelinler meselesinde ise devlet 2015 yılında bir tedbir almak zorunda kalmış. Ondan önce 18 yaş altında evlilik serbestken artık izin verilmiyor. Bu tedbirin, zaten azalmakta olan Türkiye’den gelin getirme eğilimini daha da düşüreceği öngörülüyor.

Boşanma oranlarının %20 civarında olduğu, bunun çok yüksek sayılamayacağı ama ciddiye alınması gerektiği çünkü İsveç’te yerleşik Türkiyelilerle evlenilme durumlarında, yani kültürel farklılıkların az olduğu hallerde bile oranın sabit kaldığı vurgulanıyor. Boşanmanın çok kolay ve boşanmış kadının haklarının çok yüksek olması, bu oranı açıklamak üzere kullanılıyor. Ancak 1990-2000 yılları arasında aynı oranın yetmiş civarına kadar çıktığı düşünüldüğünde ve diğer Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında, İsveç’te boşanmanın göçmenler açısından büyük bir toplumsal olumsuzluğa neden olduğunu ileri sürmek güç gözüküyor.

Türkiye’ye Bakış

İlişki ve yaklaşım

Türkiye’ye yönelik tutumda hem nesil, hem kimlik unsuru belirgin rol oynuyor. Nesiller ilerledikçe Türkiye ile olan bağ zayıflıyor. Öte yandan Sünnilerde Türkiyeliliğin ağır bastığı, Alevilerde bunun giderek azaldığı söylenebilir. Ancak Sünni cemaatte bile 1990’larda Türkiye’ye gitme isteğinin düştüğü, fakat son 15 senedir yaşanan değişimin yeniden bir yönelme yarattığı belirtiliyor. Sünni cemaate dahil gençlerin de Türkiye ziyaretlerinin arttığı  ve genelde olumlu bir izlenimle döndüklerini ekleyelim. Türkiye’deki seçime katılmak oradaki gerilimleri bir miktar İsveç’e taşımış olsa da genel olarak pozitif bir etki yaratmış. Süryani ve Asurilerin de AK Parti dönemiyle birlikte bir miktar ‘yumuşadıkları’ ama önyargı ve kuşkuculuğun halen derin olduğu anlaşılıyor. Güçlü lobi avantajına sahip bu kesimlerin AK Parti iktidarı sonrası büyükelçiliğe davet edilmeye başlandıkları, bir seferinde Erdoğan ile görüştükleri, Bakanlar geldiklerinde de bu kesimlerin derneklerini ziyaret ettikleri vurgulanıyor. Aynı ilişkinin Alevilerle kurulamadığı zikrediliyor.

Görüldüğü üzere Türkiye’nin nasıl bir tutum alacağı İsveç’teki cemaatlerin Türkiye’ye bakışı açısından son derece kritik. Tutumlar bir tepki olarak ortaya çıkıyor ve yaratılan algıdan çok etkileniyor. Unutmamak lazım ki Türkiye’ye bakarken göçmenlerin referansı kaçınılmaz olarak İsveç devleti ve aradaki zihniyet farkını kapatmak kolay değil. Bu bağlamda anlatılan bir örnek, söz konusu farkı iyi anlatıyor: İsveç devleti uzun süre ‘de facto’ çifte vatandaşlığa göz yummuş ve bunu da göçmen vatandaşların Türkiye devletiyle olan bürokratik ilişkisini göz ardı ederek yapmış. Ancak göçmenlerin Türkiye bürokrasisiyle ‘mücadelesi’ ve yaşadıkları sıkıntıyı görmezden gelmemiş. Bir noktada Türkiye’yle bizzat muhatap olacağını deklare ederek, Türkiyelilerin Türkiye ile muhatap olmadan çifte vatandaş olmalarını sağlamış.

Türkiye devletinin Avrupa’daki vatandaşın durumunu ve ihtiyaçlarını anlamaya yeterince önem vermediği düşünülüyor. Bu genel tutum yanlışlığına kişisel yanlış tavırlar da ekleniyor. Görüşmecilerimizin kanaatine göre Türkiye’den gelen siyasetçi ve bürokratlar, Avrupa’yı anlamak üzere bir bakış geliştirmiş değiller. Programları önceden belirleniyor ve sivil örgütleri çoğu zaman dışarıda bırakılabiliyor.

Beklentiler

Türkiye’nin İsveç’teki Türkiyeliler için yapabilecekleri konusunda iki zıt görüş olduğu söylenebilir. Birine göre Türkiye’nin yapabileceği pek bir şey yok ve buna ihtiyaç da bulunmuyor. Türkiye’nin siyasi söyleminin ve iç tartışmalarının gerçekte İsveç’te pek anlamlı olmadığının altı çiziliyor. Bunun belirtilerinden biri olarak birçok konuda aslında herkesin ortak refleks verdiği, İsveçli olma halinin daha baskın çıktığına dikkat çekiliyor.

Öte yandan Türkiye’nin sınırlı da olsa yapabilecekleri olduğunu düşünenler de var. Öneriler arasında pratik hayata bir katkı olarak, sağlık alanında Türkiyeli göçmen hastalara hizmet verecek, bilgilendirme ve yönlendirme yapacak, kolaylaştırıcı olarak işlev görecek aracı bir kurumsallaşmaya ihtiyaç olduğu vurgulandı. Buna ilave olarak, birçok hizmetin konsolosluklar üzerinden yapılabileceği düşünülüyor. Son on yılda konsoloslukların epeyce iyi bir performans çizdikleri, dernek ziyaretleri yaptıkları, ortak programlara katıldıkları, civar yerleşimlere bizzat giderek hizmet vermeye çalıştıkları söylendi.

İngiltere
Vatandaşlık Boyutu

Devlet, göçmenlik ve vatandaşlık

Sömürgecilik ve kölelik tecrübeleri, köleliğin yasaklanması (1883) sürecinde yaşananlar ve 90 senelik Hindistan deneyimi, İngiltere’yi ‘yabancılarla’ ilişki kurmayı, yürütmeyi becerebilen nadir ülkelerden biri konumuna getirmiş durumda. Görüşmecilerimizin birçoğu sadece göçmen politikaları açısından değil hemen her konuda İngiltere’nin Avrupa’daki en liberal ülke olduğu konusunda mutabık. Karşılaştırmalar daha çok Almanya ile yapılıyor ve mesela Almanya’nın “nerelisin?” şeklindeki ‘etnisist’ yaklaşımından farklı olarak İngiltere’nin “ne iş yaparsın?” tutumu sergilediği vurgulanıyor. Etnisitenin devlet tarafından ihtiyaç belirlemek üzere sorulduğu ve dikkate alındığı düşünülüyor. Tarihi boyunca sorunlara çözüm odaklı yaklaşarak mücadele eden ve devlet olarak da kendisiyle mücadele edene saygı duyan bir İngiltere algısı söz konusu. “Yabancı ve Müslüman düşmanlığının bu ülkede tutmadığı” yaygın bir kanaat. Etnik ve dinsel kimlik baskısı yapmayan, “bana benzeyeceksin diye diretmeyen” bir devlet karşısında göçmen gruplarının da hırçın tutumlar sergilemediği gözlemleniyor.

1950’den beri yoğun göç almaya başlayan İngiltere’nin toplam nüfusunun %65-70’inin  göçmen kökenli olduğu tahmin ediliyor. Vatandaşlık uygulamaları göç kanunuyla belirlenmiş ve uygulamalar İçişleri Bakanlığı’nın yetkisinde. Beş yıl İngiltere’de yaşamış, suça bulaşmamış ve tüm yükümlülüklerini yerine getirmiş kişiler vatandaşlığa kabul ediliyor. Evlenerek gelenler için bu süre üç yıl. Çifte vatandaşlığa izin veriliyor ancak birçok Türkiyeli yasal problem yaşayabileceği endişesiyle Türkiye vatandaşlığını bırakmayı tercih edebiliyor.

“Cemaatleri tanımanın hükümet etmenin bir parçası olduğu” söylenen İngiltere’de devletin farklı grupların sorunlarını en basit şekilde çözebilmek için bu grupların kendi pratiklerini   kabul etme konusunda esnek davrandığı anlaşılıyor. Mesela ‘çok hukukluluk’ yasal olmasa da pratikte kabul edilip yararlanıldığı, dernekler çatısı altında “şeriat mahkemelerine bile göz yumulabildiği” aktarılıyor. Aksi halde etnik ve dini sorunların devamlı bürokrasiye taşınarak devleti meşgul etmesi ve farklı gruplar nezdinde zor durumda bırakması riski, bu yaklaşımın ana nedeni. Dini ve etnik kimlik öğelerini taşıyor ve yaşıyor olmaya “bireysel özgürlük” olarak bakılan bu ülkede dini semboller sadece ilköğretim seviyesinde engelleniyor. Her topluluğun açmasına izin verilen ‘hafta sonu okulları’ (supplementary schools) hem din okulu hem dershane işlevi görüyor.

Bu arka plan çerçevesiyle birlikte, 2000’lerin başından itibaren göçmen sayısının hızla artması ve yaşanan terör olaylarına yönelik toplumsal tepkiler devlet politikalarında bazı değişikliklere sebep olmuş durumda. Bunun en önemli göstergesi 2005’te uygulanmaya başlanan yeni vatandaşlık sınavı. Önceleri sadece ‘İngiltere’de Hayat’ isimli bir genel kültür sınavı uygulanırken, şimdilerde bir dil sınavı eklenmiş ve vatandaş olma şartları zorlaştırılmış. Görüşmeciler İngiltere’nin Alman göçmen politikalarını örnek almaya başladığını, hatta  Alman uzmanların yakın zamanda bu konuda İngiliz devletine eğitimler verdiğini aktarıyor.

Bu tutum 2010’da Muhafazakar Parti’nin iktidara gelmesiyle daha da netlik kazanmış  durumda. Bir önceki Başbakan David Cameron’ın 2011’de Almanya’da yaptığı bir konuşmada “devletin çok kültürlülük politikasının radikalleşme ve terörün  sebeplerini  engellemek açısından başarısız” olduğunu ilan etmesi zihinlerde yer etmiş olan bir çıkış. Derneklere ve hafta sonu okullarına devlet tarafından sağlanan fon desteklerinin kesilmesi, bu çıkışın bir göstergesi olarak okunuyor. Bu uygulama sadece göçmenleri hedef almasa da (bütçe açığını kapatmak amacıyla sosyal hizmetlerin tümünde bir kesintiye gidilmiş) kesintilerin devlet desteği dışında kaynak bulmaları zor olan göçmenleri daha derinden etkilediği gözüküyor. Bu gelişmelere rağmen, göçmenlerin devlet algısı olumlu seyretmeye devam ediyor. Çok kültürlülük bir parti politikası değil bir devlet politikası olarak görülüyor ve hükümetlerin bu politikanın genel hatlarını ciddi anlamda değiştiremeyeceği düşünülüyor.

Toplum ve göçmenler

Hemen hemen tüm kentlerinde bir göçmen kitlesi barındıran İngiltere’nin özellikle kuzeydeki şehirlerinde çok büyük bir Müslüman nüfus yaşamakta. Hintliler ve Pakistanlıların çoğunluk oluşturduğu bazı yerler bile söz konusu. Göçmen grupların bir ana yerleşim merkezi olarak Londra, tüm çeşitliliğiyle dünyanın en kozmopolit şehirlerinden biri. 2011 sayımına göre toplam nüfusun 63 milyon olduğu İngiltere’de Müslüman nüfusun resmi olarak 2.7 milyon (%4.5), ancak gayri resmi sayının 5 milyona yakın olduğu tahmin ediliyor.

Görüştüğümüz Türkiyeli göçmenler İngiliz toplumunun, İmparatorluk geçmişi sebebiyle, diğer toplumlarla beraber yaşamayı bildiği görüşünde birleşiyorlar. İnanç özgürlüğü ve kültürel hakların bireysel hak olarak algılandığı ve toplum genelinde farklılıklara saygılı bir yaklaşımın söz konusu olduğu düşünülüyor. “Başörtüye karşı bir önyargı vardır ama türbanlı kadına kötü laf edersen toplum tepki verir,” “göçmenleri incitmemek için ciddi bir hassasiyet var, Pegida burada tutunamadı” gibi gözlemleri birçok kişiden duymak mümkün.

İngiltere toplumunun ‘diğeriyle’ yaşama kültürü, sert entegrasyon politikalarının olmaması ve uyumun akışına bırakılması, toplumsal ilişkilerin her katmanına yansımış durumda. İngilizlerle göçmenler ve/veya farklı göçmen grupları arasında gerilim oluşturabilecek bir ortam yok. Bu durum hiç problem yaşanmadığı anlamına gelmese de var olan sorunlara gerçekçi ve adil bir yaklaşım çerçevesinde yaklaşıldığı genel bir kanaat.

Geniş çerçeveden bakıldığında toplumda ve devlette ayrımcılık olmadığı dile getiriliyor. İşe almada eşitlik politikalarının geçerli olduğu konusunda genel bir mutabakat var. “Müslümanlığımızla ilgili baskı, denetim ve ayrımcılık hissetmiyoruz” sözlerine ek olarak, Avrupa’nın diğer ülkelerine göre çok daha rahat yaşandığı, başka ülkelerde gerilim konusu olan meselelerin burada gündem bulmadığı vurgulanıyor.

Ancak bunun yanında bazı görüşmeciler ‘görünmez veya gizli bir ayrımcılık’ olduğunu dile getiriyorlar. Bahsi geçen bu tarz bir ayrımcılığın devlet tarafından bir etik çerçevesine oturtularak işleve konulduğu, hukuksal teamüller oluşturma yoluyla bazı politikaların bu teamüllerin içine saklandığı belirtiliyor. Ana grup olan ‘Hristiyan, beyaz, İngiliz erkek’ profili dışında herkesin ayrımcılıktan mustarip olabileceği ekleniyor. Eşitlik politikaları uygulansa da toplumda beyaz-siyah farkının gözüktüğü dile getiriliyor.

Bu konuda bahsi sık geçen diğer bir nokta ise ‘cam tavan’ (glass ceiling). Bu kavram ‘yabancıların’ özellikle siyasette ve akademide belirli bir pozisyona kadar yükselebildikleri, ancak önemli, yüksek karar verme pozisyonlarının ulaşılamaz/erişilemez olduğu anlamına geliyor. Bireylerin profesyonel kariyerlerinde bürokrasi ve devlete yaklaştıkça ayrımcılığın daha görünür olabildiği, üst düzey pozisyonlara gelmede Avrupalıların her zaman daha şanslı olduğu, üniversite rektörlüğü, yüksek devlet makamları gibi pozisyonların genelde beyaz İngiliz Hristiyan veya Yahudi ve çoğunlukla erkeklerin elinde olduğu düşünülüyor.

Bunun yanında profesyonel hayatta standartların altında bir uygulamayla karşılaşmanın da istisna olduğu anlaşılıyor. Göçmen nüfusu yüksek olduğu için zaten birçok İngiliz kurumunda, şirketinde göçmenler yoğun olarak çalışıyor. Sembolik taşıyıcılığı olan görevler haricinde pozisyonların genelde herkese açık olduğu ortak bir kanaat. Diğer taraftan yaşanan münferit tecrübeler veya kişisel ilişkilerde kendini hissettiren bazı yaklaşımlar da mevcut. Genç bir doktor görüşmecimiz, üniversitede hocasının İngiliz öğrencilere daha yakın ve sahiplenici bir yaklaşım gösterdiğini ancak kendisiyle saygılı ve mesafeli bir ilişki kurduğunu aktarıyor. Ayrımcılık alenen yapılmasa da, terfi etmenin göçmenler için daha zor olduğunu ekliyor.

Sıklıkla dile getirilen başka bir düşünce, İngiliz devletinin kamusal hayatta farklı kimliklere baskı hissettirmese de “kimseye fark ettirmeden herkesi izlediği, arka planda istihbaratını yaptığı ve dolayısıyla siyaseti iyi becerdiği” yönünde. “Dünyanın en derin devleti İngiltere’dir” görüşünü birçok kişiden duymak mümkün.

2000lerden itibaren, özellikle son dönemde Suriyeli mülteciler ve IŞİD terörüne bağlı olarak İngiliz toplumunda artan rahatsızlık, Türkiyeli göçmenleri endişelendiriyor. Aşırı sağ grupların Dover şehrinde mültecilerin gelişini protesto etmek üzere çıkardıkları olaylar bu endişeyi beslemiş. Londra’dan kuzeye doğru çıkıldıkça ayrımcılık ve ır kçılığın daha görünür bir hale geldiği, bazı küçük kasabalarda Türkiyeli dükkan sahiplerinin tehdit edilip, saldırıya uğradıkları aktarılıyor.

Türkiyeliler

Türkiye’den gelen kesim diğer göçmen gruplarına göre çok daha yeni ve küçük. 1970’lerde başlayan işçi göçü, 1980’li yıllarda yoğunlaşıyor ve 1989’da vize konulmasıyla birlikte düşüşe geçiyor. Sivas ve Maraş yoğun olmak üzere, Kayseri, Malatya, Aksaray, Antep ve Dersim gibi illerden göç edilmiş. Aynı köyden binlerce kişinin bir arada geldiği dönemler yaşanmış. Şu anda İngiltere’de yaşayan Türkiyeli göçmenlerin tam sayısı bilinmese de, 150-200 bin arası bir rakam gerçekçi olarak kabul edilebilir. Bu toplamın nasıl dağıldığı konusunda da kesin bir bilgi yok. Ancak tahminler Türkiye’den gelenlerin %40 civarının Türk, %60 civarının Kürt ve bunun çoğunluğunun da Alevi olduğu yönünde. Türkiye’den gelenlerin haricinde Kıbrıs’tan göç edenler 1960’lı yıllarda gelmiş. Şimdilerde dördüncü nesle geçmiş olan Kıbrıslı Türklerin sayılarının 60 bin civarı olduğu tahmin ediliyor.

Türkiyeli göçmenler ilk yıllarında tekstil sektöründe çalışmış ancak ilerleyen yıllarda bu sektör Doğu Avrupa ve Çin’e kayınca işlerini kaybetmişler. İşçilik yıllarında biriktirilen sermaye sayesinde özellikle kebapçılık ve marketçilik gibi işlere kayış yaşanmış. Türkiyeli toplumun çoğunluğu Londra’da yaşamakta, ancak her şehirde münferit iş sahipleri ve üniversiteler çevresinde belli bir topluluk bulunuyor.

İngiltere’ye gelen göçmenlerin çoğunluğu, özellikle Alevi Kürtler, siyasi mülteci olarak göç etmiş. Göç sürecinde ekonomik sebeplerin önemli olduğu yadsınmasa da Alevi Kürtlerin toplu göçleri göz önüne alındığında siyasi sebeplerin ve yaşanmış olan devlet baskısının ağırlık taşıdığı söylenebilir. İngiltere’nin siyasi mülteciliği kolaylaştıran yaklaşımı siyasi mülteci göçünü hızlandırmış ve artırmış.

Profesyonel olarak, özellikle finans sektörü ve akademide var olan birkaç bin kişilik orta/üst sınıf grubun merkez/sol eğilimli oldukları, İngilizlere benzer ‘beyaz’ bir yaşam sürdükleri ve diğer Türkiyelilerle karışmadıkları gözüküyor. Çok daha küçük ve görünmeyen bir grup ise zengin/varsıl aileler, emekli diplomatlar gibi kişilerden oluşuyor.

Yoğun göç yaşanan dönemlerde Türkiye’den gelenler Londra’nın kuzey mahallerine yerleşmiş ve bugün hala burada yaşamaya devam ediyorlar. Hackney, Haringay, Edminton gibi semtlerde Türkler ve Kürtler bir arada yaşıyorlar. Fakat İngiltere nezdinde Türkler ve Kürtlerin belirgin bir şekilde ayrıldığı, ‘Türk toplumu’ ve ‘Kürt toplumu’ olarak ayrı refere edildikleri söyleniyor.

2006-7 civarında İngiltere’nin sığınma taleplerine ret vermeye başlamasıyla bugün artık ilticayla gelenlerin sayısı yok denecek kadar az. Ancak bunun yerine Ankara Antlaşması (Avrupa Topluluğu İşbirliği Anlaşması) mekanizması işletilmeye başlanmış durumda. Ankara Antlaşması vizesi, Avrupa Birliği’yle işbirliği anlaşması imzalamış olan ülkelerin vatandaşlarına, İngiltere tarafından verilen iş kurma izni vizesi. Türkiye’nin 1963’te imzaladığı ama uzun yıllar işletilmeyen bu mekanizma başvuru sahibine, İngiltere’de yaşama ve kendi işinde çalışma izni sağlıyor. Bunun için başvuru sahibinin kendi namına herhangi bir işi yapıyor ve bu işten kendine yetecek kadar para kazanıyor olması yeterli. Ankara Antlaşmasının yol açtığı “girişimcilik göçü” sürecinde, 5-6 bin Türkiyelinin İngiliz vatandaşı olduğu tahmin ediliyor. Eğitimli ve meslek sahibi kişilerin vatandaşlığa ‘seçiliyor’ olmasına korumacı ve ayrımcı bir yaklaşım olarak bakılsa da bu durum Türkiyeli kesimin eğitim ve gelir seviyesini artırdığı için profili olumlu yönde değiştiriyor.

Entegrasyon

‘Entegrasyon’ dikkatle ve gönülsüzce telaffuz edilen bir kavram olsa da Muhafazakar Parti dönemi ile yeniden gündemde. Görüşmecilerimizin birçoğu tek yönlü değil çift yönlü bir entegrasyon fikrine daha sıcak bakıyorlar. Türkiyeli göçmenler diğer göçmen gruplarına göre nispeten daha yakın bir zamanda İngiltere’ye geldikleri için uyum, entegrasyon, katılım açısından kat edilecek uzun bir yol söz konusu.

Türkiye’den göç edenlerin yerleştiği Kuzey Londra mahalleleri “eskiden çok yıkık dökük iken”, şimdilerde her geçen gün gelişiyor, bazı kısımları moda semtler haline geliyor. Ancak bu mahallelerde hayat hala hiç İngilizce konuşmadan dönebiliyor, Türkiye’dekine benzer bir yaşam tarzı sürdürülüyor. “Harringay’e bakarsan aslında bir Antep olabilir, doğuyu burada görmek mümkündür” diyen genç bir görüşmecimiz buradaki özellikle ilk nesillerin Londra merkezine hemen hemen hiç gitmediğini, İngiliz yaşam tarzı ve kültürüyle temas etmediklerini vurguluyor.

Londra dışındaki diğer şehirlere yerleşenlerin daha çok Kıbrıslılar, muhafazakar Türkler ve üniversite camiasından insanlar olduğu söyleniyor.

Siyasete katılım açısından son beş yılda bir sıçrama yaşanmış durumda. Belediye encümenliğine seçilen Türkiyeli sayısı önceden 12-13 iken şimdilerde 60 kişinin üzerine çıkmış. İngiltere siyasetine ilgi yüksek olmasa da Sünni muhafazakarlar, Liberal Demokratlara, Kürt Aleviler İşçi Partisi’ne yakın duruyor. Kürt kesim siyasette daha aktif gözüküyor. Şu anda parlamentoda sadece Kıbrıslı kökenli bir kadın milletvekili var, Türkiyeli kimse yok. Belediyelerdeki hareketlenmenin devam ederek, birkaç seçim sonra parlamentoda Türkiye kökenli milletvekili olacağı ve gelecek nesillerle ana akım siyasette yer alınacağı bekleniyor. Bununla beraber, Türkiyelilerin kendi içlerinde bölünmüş olması ve birlik sağlayamaması, başka dış gruplarla koalisyon aranmasını mecbur kılıyor ve bu süreci yavaşlatıyor.

Kimlikler açısından ziyaret edilen altı ülke arasında sadece İngiltere’de gözlemlediğimiz önemli bir ortaklaşma söz konusu: ‘Britanyalı kimliği.’ Özellikle genç nesiller, hangi kesimden olursa olsun, kendilerini rahatça Britanyalı olarak tanımlayabiliyorlar. Genel algı Britanyalı olmanın ırkla değil vatandaşlıkla elde edilebildiği, kapsayıcı, herkesin sahip olabileceği bir kimlik olduğu. “Tüm kimlikleri kapsayan British felsefesini çok beğenirim, kendim için rahatlıkla British diyebilirim” diyen gençler, Kürt Britanyalı ya da Türk Britanyalı kimliklerini de benimseyebiliyorlar.

Alevi kimliğinin ise söylemde değil ancak ‘iç yaşantıda’ Türklük veya Kürtlükten daha baskın olduğu söyleniyor. Diğer taraftan Britanyalı olmaya uzak duran gençleri ve birinci neslin çoğunluğunu da gözden kaçırmamak gerek. Özellikle Londra dışında yaşayanların, ayrımcılık vakalarının daha sık yaşanmasına bağlı olarak, İngiltere’ye ‘benim devletim’ diye bakmakta zorlandıkları, aynı toplumun üyesi hissiyatının daha sınırlı olduğu belirtilen görüşler arasında.

Zaman içindeki değişime bakıldığında, Türkiyelilerin 1990’lara kadar genelde hayata tutunma çabasına paralel tipik bir göçmen profilinde olduğu, sonrasında ise gruplaşmalar ve farklı tecrübelerle ayrışmalar yaşandığı söylenebilir. 1990’lar sonrasında göçmen kimliği altında etnik ve dini öğelerin ön plana çıkması ve bir nevi siyasileşmesi farklı kimlik alanları açmış durumda. Sol kesim ve Alevilerin daha çok asimile ve/veya entegre olmaya ve İngilizliği benimsemeye yakın durdukları söylenebilir. Muhafazakarlar Sünniler için entegrasyonun genelde daha zorlu olmasının sebeplerinin başında ise dinsel pratikler ve kadının toplumsal hayattaki yeri olduğu belirtilebilir.

Farklı Kesimler ve Sivil Toplum

İngiltere’deki söz konusu ‘toleranslı’ ortam Türkiyelilerin sivil toplum faaliyetlerine ve dernek çalışmalarına da yön vermiş durumda. Bu devletin Kürtleri ve Türkleri eşit bir şekilde muhatap alan tavrı iki kesim arasında etnik çatışma olmasını engelleyen sebeplerden biri. Kesimler arasında yaşanan gerginliğe futbol maçlarında meydana gelen ve mahalle halkı tarafından yatıştırılan birkaç olayın dışında örnek verilmiyor. Bir görüşmecimiz (Kürtler açısından) bayrağın önceleri daha kalın bir kırmızı çizgi olduğunu, şimdilerde ise durumun rahatlayarak “hepimizin bayrağı” diye bakılabildiğini belirtiyor.

Genel çerçevede Türkiye’den gelen farklı kesimler arasında toplumsal ilişkinlerin sorunsuz hatta yakın olduğu ortak bir kanı. İş ortaklıkları söz konusu olduğunda ilişkilerin çok daha yakınlaştığı anlaşılabiliyor. Türkiyeli toplumun büyük bir kısmı aynı mahallelerde birlikte yaşıyor ve çalışıyorlar. Alevi kesimin büyük bir çoğunluğu Sarız, Dersim, Maraş üçgeninden geliyor ve Türkiye’deki ilişkiler ağı, İngiltere’de aynı yapıda devam ediyor. Alevilik, Kürtlük ve Türklük haricinde insanların kendilerini ayrıştırabildiği farklı bir kimlik haline gelmiş.

Aleviliğe “’biz’ olgusunu oluşturan sosyolojik bir yapıştırıcı” olarak bakılıyor, ancak dindarlığın ön planda olmadığı gözlemleniyor. Diğer dikkat çeken nokta, Aleviliğin bir ‘inanç kimliği’ olmasına rağmen bir etnik kimlik yerine de geçebilmesi, sorulduğunda insanların “Aleviyim ve Türkiye’denim” diyebildikleri. Entegrasyon açısından Aleviler Sünni kesime göre İngiliz toplumuna daha yakın, ‘İngiltereli’ hayatın daha fazla içindeler. Bu durumu oluşturan somut faktörler, Alevi kadınların başörtülü olmamaları, kadınların toplumsal hayata daha rahat katılması, Alevilerin bazı günlük pratiklere dair esnek tutumları olarak sıralanabilir. Bunlara bağlı olarak Alevi kadınlar başörtülü olmadıkları için daha kolay iş bulabiliyor, sosyal ortamlarda daha rahat yer alabiliyor ve genel olarak İngilizlerle daha kolay sosyalleşebiliyorlar.

Görüştüğümüz birçok Alevi, Alevilik açısından kültürel geleneklerin devam ettirilmesine rağmen inanç etrafında toplanan büyük grupların olmadığını, dindarlığın zayıfladığını belirtiyor. Aleviler, bunu “yıllara yayılmış bir öndersizlik haline” bağlıyorlar. Alevi dedelerinin Avrupa’da toplumun nabzını tutamadığını, inanç yolunda bir liderlik gösteremediklerini vurguluyorlar. Diğer bazı yorumlar ise bu durumun İngiltere’deki din anlayışına paralel olarak şekillendiğini, İngilizlerin de kiliseye giden bir toplum olmamasından etkilenildiğini öne sürüyor.

Sünni muhafazakar kesim ilk dönemlerde ekonomik sebeplerle ve sonrasında 28 Şubat döneminde çoğunlukla Maraş, Nevşehir, Aksaray, Gümüşhane gibi merkezlerden göç etmiş. Sünni muhafazakarlar diğer kesimlere göre nispeten daha küçük bir topluluk ve buna bağlı olarak daha içine kapalı, İngiliz kurumlarıyla teması daha zayıf, toplum içinde daha az görünürler. Diğer gruplara nazaran sonradan gelmiş olmaları da bu durumda bir etken. Ancak bununla beraber Sünni kesim Londra dışındaki şehirlere gitme cesaretini daha fazla göstermiş çünkü bireysel göçler bu kesimde daha fazla olduğu için birlikte göç edilen topluluktan (köylülerden/akrabalardan) ayrılmama diye bir durum söz konusu olmamış.

Dernekleşme

Sosyal düzlemde ilişkiler rahat iken dernekleşmeye gelince çizgilerin daha net çizilmesi söz konusu. Örneğin, Sünni Kürtlerle Sünni Türklerin sivil toplum çalışmalarında ayrı durduğu söyleniyor. Geniş bir Kürt Alevi kesim olsa da, Kürtler ve Aleviler de çalışmalarını ayrı ayrı yürütüyorlar. Siyasi söylemler son dönemde özellikle ağırlık kazanmış durumda.

1980’lerde buraya gelen Türkiye Komünist Partililer tarafından kurulmuş olan Halkevi en eski ve en çok adı geçen Kürt oluşumu. Toplumun ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan bu dernek, göçün ilk yıllarında birçok insana destek oluyor. Göçmenlerin hayatlarını kurabilmeleri için ev, istihdam, bürokratik işlemler ve benzeri konularda destek sağlayan bir toplumsal merkez haline geliyor. Kurum bu dönemde İngiltere’de birçok kuruluş ve kişi tarafından ciddi bir muhatap olarak görülüyor. Ancak sonraki dönemlerde göçmenlik şartlarının değişmesi ve ilticayla gelenlerin sayısının iyice azalmasıyla kitleler için bir çekim merkezi olmaktan çıkıyor. Bununla beraber özellikle 1990’lı yıllarda Halkevi’nin siyasileşmesi ve kendi içinde yaşadığı yönetimsel sorunlar nedeniyle, 2000’li yıllara gelindiğinde derneğin yıldızının söndüğü anlaşılıyor. Bunun yanında, göçmenlere yönelik fonların azaltılması da derneğin faaliyetlerinin zayıflamasına yol açmış durumda. Halkevi ve diğer Kürt dernekleri eskisi gibi kuvvetli bir çekim merkezi olmasa bile gazete/dergi çıkarma, Kürtçe dersleri, kadın çalışmaları, yürüyüş organizasyonları gibi işlerde aktif olmaya devam ediyorlar.

Öte yandan Kürt oluşumların İngiltere siyasetine katılım açısından en aktif kesim olduğunu söylemek mümkün. İngiltere’de bir siyasi partiye üye olma kampanyasıyla 2006-7 gibi Kürtler belediye meclislerine girmeye başlamış. Türkiye’den gelenlerin yaşadığı semtlerde (çoğu Kürt) yirmiye yakın Türkiye kökenli belediye meclisi üyesi bulunuyor. Bir iki seçim sonra İngiliz Parlamentosu’nda bir Kürt milletvekili olabileceği tahminler arasında. Kürtlerin hem kendi içlerinde hem de başka gruplarla (mesela Basklılar) uzun zamandır “diasporik bir dayanışma” içinde olduğu değerlendirmesi yapılıyor.

Alevi kurumlarının da siyasete katılım girişimleri son dönemlerde hızlanmış durumda. Alevi derneklerinin gençleri yetiştirerek İngiliz kurumlarına yönlendirmesi, İngiliz siyasetçilerle ilişki kurulmaya başlanması Alevi kesime siyasi ve sosyal alanda yer açmaya başlamış durumda. İngiliz Parlamentosu’nda ‘Alevi İşleri Grubu’ kurulması bu bağlamda önemli bir gelişme. Bu, İngiltere’nin bir Alevi politikası geliştirmeye çalıştığının işareti olarak okunuyor. Türkiyeli göçmenlerin yoğun yaşadığı mahalleler Enfield ve Islington’daki okullarda Alevilik dersinin verildiğini öğreniyoruz. Londra’daki cemevinin ilk zamanlarda Kürt derneklerle sorun yaşadığı ancak sonrasında yönetimde meydana gelen değişiklikler doğrultusunda daha açık bir yapıya kavuşarak bugün Alevi kesimin tümüne hitap edebildiği düşünülüyor. Cemevinin gençlik çalışmalarının, hafta sonu eğitim destek kurslarının başarılı olduğu söyleniyor.

Alevi Federasyonu ise bir ‘charity organization’ (hayır kurumu) statüsünü kazanmış durumda. Bundan sonraki adım olarak, Aleviliğin ayrı bir din/inanç olduğu tartışmasının başlaması ve bunun İngiliz devletine kabul ettirilmesi bekleniyor. Alevi Federasyonu Temsilciliği tarafından yürütülen bu süreç, Avusturya ve Almanya örneklerini takip ediyor ve diğer Avrupa ülkeleriyle benzeşiyor. Federasyon hakkında aktarılan bazı yorumlar arasında “Aleviliğe siyasi olarak baktıkları”, “genelde Türkiye siyasetine yönelik bir tavır içinde oldukları”, “toplumun İngiltere’deki sorunlarına ilgi göstermedikleri” bulunuyor. Alevi Federasyonu’nun 2015 yazından itibaren yürüttüğü www.dontgototurkey.com kampanyasının (“Anavatanım Türkiye’de tatili boykot ediyorum. Türkiye kimse için güvenli değil” sloganı) dikkat çekici olduğu kadar, hem Aleviler nezdinde hem de diğer kesimlerce tepkiyle karşılandığı belirtiliyor.

Sünni muhafazakar kesim çoğunlukla dini cemaatler etrafında örgütlenmiş durumda. Türkiye’deki birçok cemaatin Londra’da var olduğu söyleniyor. Ancak tahmin edilebileceği gibi, bu cemaatlere genç nesillerin ilgisi çok zayıf, çünkü tüm oluşumların eski nesillerin elinde olduğu söyleniyor. Diyanet’in ancak yakın bir dönemde aktifleşmeye başladığı, Kuran dersleri, öğrencilere destek kursları gibi çalışmaların ise Diyanet etrafında faaliyet gösteren bir kaç dernekten menkul olduğu gözüküyor. Toplumun büyük kısmı Alevi olduğu için Diyanet çalışmalarının geniş bir etkisi olamayacağı ancak diğer Müslüman gruplarla birliktelik sağlayabilmek açısından önem taşıyabileceği düşünülüyor. Londra’da Türklerin 15 camisi var, en çok caminin Süleymancılarda olduğu söyleniyor. Cami cemaatlerinin Kuzey Londra’ya sıkışmış olduğu ve Londra’nın geri kalanıyla ilişkilenmedikleri belirtilirken, bu cemaatlerin kendi aralarındaki iletişimin de zayıf olduğu dile getiriliyor.

Sünni muhafazakar kesimdeki oluşumların toplum, siyaset ve medya ilişkilerinin Alevi ve Kürt kesimlere göre daha zayıf olduğu ve geriden geldiğini söylemek mümkün. Bunun sebeplerinden biri, Sünni kesimin İngiltere’ye göçünün Alevi ve Kürt kesimlere göre daha geç olması. Cemevi, Halkevi gibi kurumlar çok daha erken dönemlerden başlayarak verdikleri sosyal hizmet ve tecrübeyle İngiltere devleti tarafından tanınan, başvurulan merkezler durumuna gelmiş.

Diğer taraftan, özellikle son dönemde, en yaygınlaşan ve rağbet gösterilen örgütlenme biçimi hemşeri (yöre) dernekleri. Gençler nezdinde çok ilgi çekmeseler de emekli kesim bu derneklerde kendi hemşerileriyle bir arada olmaktan hoşlanıyor. Dernek merkezlerinin yaşam merkezlerine yakın olmasıyla özellikle kadınların buralara çok rahat gittikleri, bu derneklerde günler, sohbetler düzenledikleri aktarılıyor. Bu akımı ilk Dersimliler başlatmış, özel olarak Dersim için bir fayda sağlamak amacından yola çıkılmış. Halkevi ve diğer derneklerin siyasileşmesinin de bu akımın çıkışında etkili olduğu düşünülüyor. Yöre derneklerinin en çok Aleviler tarafından kurulduğu söyleniyor.

Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) ve Türk Federasyonu gibi yapılar da daha çok Londra’da faaliyet gösteriyorlar. ADD her yıl Trafalgar Meydanı’nda geleneksel bir Türk Günü düzenliyor. Diğer ülkelerde olduğu gibi İngiltere’de de bir kişiden ibaret birçok ‘tabela derneği’ olduğu söyleniyor. Bu gibi derneklerin amacının İngiltere’de faydalı bir iş yapmak değil, kurumu kullanarak Türkiye’ye atlamak olduğu düşünülüyor.

Yine diğer ülkelerde de görüldüğü üzere, gençlerin STK’lara ilgisinin düşük olduğu söyleniyor. Ancak İngiltere’deki siyasete katılım kampanyası ve buradaki sivil toplum örgütlerinin barındıkları liberal ortamın bir kesim genci heyecanlandırdığı gözüküyor. Çok küçük yaşta siyasi ve toplumsal açıdan girişimci olmuş birçok genç söz konusu. Kesimler arasındaki iletişim boyutunun İngiltere standartları seviyesine yakın olduğu düşünülürse, gençlerin farklı platformlarda yer alıp ‘meraklı’ ve ‘girişken’ bir tavır içinde oldukları söylenebilir.

Birey Boyutu

Sosyal ve ekonomik yaşam

Entegrasyon tüm Avrupa’da olduğu gibi İngiltere’de de fazlaca yoğurulmuş ve yorulmuş bir kavram. Ancak son dönemde IŞİD ve yeni dalga göçmen sorunu gibi meseleler paralelinde yeniden ele alınmış durumda. Yine de yaklaşımlar ihtiyatlı— entegrasyona ‘birbirinden bir şey öğrenmek olarak’ bakılması gerektiği, tek taraflı, kuralcı ve kalıpçı entegrasyon politikalarının olumlu olmadığı ortak kanı.

Görüştüğümüz araştırmacılar İngiltere’deki Türkiyeli kesimin bir ‘etnik ekonomi’ oluşturduğu değerlendirmesini yapıyor. ‘Kendi içinde kapalı’ bir ekonomik hayat olarak da adlandırılan   bu durum, iş bulma imkanları düşük göçmen toplulukların kendi içlerinde oluşan ve yaşayan bir ekonomik dünya olarak tanımlanıyor. Ailelerin orta ve küçük ölçekli şirketler işlettiği bu ekonomik yapıda, Türkiyeliler kebapçılık ve marketçilik yapıyorlar. Önceleri sadece Türkiyelilerin yaşadığı mahallelerde işletilen kebapçı dükkanları ilk olarak Londra geneline sonrasında ise tüm İngiltere’ye yayılmış vaziyette ve müşterileri artık sadece Türkiyeli göçmenler değil. Neredeyse tüm ”fish and chips” dükkanlarının kebapçıya dönüştüğü, ‘kebabın’ en tercih edilen fast food veya take-away haline geldiği, hacim olarak da önemli bir yere ulaştığı söyleniyor.

Türkiyeli göçmenlerin ‘entegrasyonu’ bu etnik ekonominin içinde gerçekleşmiş. Herhangi bir gettolaşmadan söz etmek mümkün değilse de bazı mahallelerde yoğunlaşma söz konusu; ancak Türkiyelilerin yaşadıkları bu yerlerde çoğunlukla siyahiler olmak üzere farklı göçmen grupları da bulunuyor. Bu etnik ekonomi kapsamında yaşama hali, kendi mahalleleri çerçevesinde oluşan, korunaklı bir sosyoekonomik ve sosyokültürel bir hayat oluşturmuş.

Etnik ekonominin yarattığı ilişkiler ağının hem olumlu hem de olumsuz tarafları var. Örneğin, dayanışma, iş sağlama, duygusal destek yardımcı faktörler ancak böyle bir ortamda İngilizce öğrenmek çok zor. 1990’larda köylerden topluca gelen eğitim seviyesi düşük kesimler, tüm ihtiyaçlarını bu korunaklı ortamda giderebilmiş olduklarından özellikle ilk neslin İngiltere’deki hayata ‘entegrasyonundan’ bahsetmek mümkün değil. “Eski kuşağın %85’i hala Türkiye’de yaşıyor, buradaki hayata karışmamak için direniyor. İngilizce öğrenmez, Türk marketlerinden alışveriş yapar, Londra merkezine gitmez. Herkes Antalya’da yetişmiş meyve sebze yer. İlk nesiller devamlı Türk televizyonu seyreder” gözlemlerini, hemen hemen tüm görüşmecilerden duymak mümkün.

İkinci nesilde ise İngilizce bilmeme gibi bir sorun yok çünkü onlar burada doğmuşlar ve yetişmişler. Yeni kuşağın yarısının etnik ekonomi dışında meslek sahibi olduğu tahmin ediliyor. Ancak yine de toplumun büyük bir bölümü, kendi yaşam alanında daha rahat ediyor. Türkiye’nin popüler kültürü yakından takip ediliyor, örneğin Türkiye’den gelen pop şarkıcılarının konserleri ya da komedyenlerin gösterilerine katılım yüksek oluyor. Bütün nesiller için en büyük ilgi alanı futbol. İngiltere’nin sanat ve kültürel hayatına ilgi profesyonel kesim dışında genelde yok denecek kadar az. Türkiyeliler arasında bu alanda üretkenlik zayıf— en üretkenler, belli bir yaştan sonra buraya gelenler ve sol kesimden kişiler. Sol kesimin daha entelektüel ve sanata yatkın olduğu, halk oyunları, tiyatro gibi alanlarda aktif olduğu söyleniyor.

Bu ortam kapsamında ideal bir entegrasyondan bahsetmek mümkün olmasa da, işleyen doğal bir süreçten söz edilebilir. Buna dair bir görüşmecimiz, “çapağı alınmamış ağaç” benzetmesini yapıyor. İkinci nesil için ebeveynler dışında gelişen bir yaşam var ve bireyselleşmenin etkin olduğu toplumda ‘insanlar ne der?’ endişesi zayıflıyor. Kimliklerin rahatça yaşandığı Londra kozmopolit dünyasının çocuklar ve gençler üzerinde etkili olması şaşırtıcı değil. Bu durumun nesiller arasında bir uçurum oluşturduğu; birinci nesillerin onay ve memnuniyeti dışında bir kültürel uzaklaşma yaşandığı ise aşikar.

Geçim ve iş bulma

Yukarıda bahsi geçen ‘etnik ekonomi’ çerçevesinde kebap dükkanları ve marketçilik esas geçim kaynağı. İngiltere’de bu tarz emek ve zaman yoğun işler artık çoğunlukla göçmenler tarafından yapılıyor. Dolayısıyla bazı iş alanları belirli göçmen gruplarının kontrolüne geçiyor. Bu durum hemşerilik ve cemaat ilişkilerini daha da önemli bir hale getiriyor. Elbistan, Pazarcık ve Sarız’dan gelenlerin büyük bir kısmı tekstil sektöründe çalıştıktan sonra kendi dükkanlarını açmışlar.

Türkiyeli kesim arasında ticaretin bu illerden gelenlerin elinde olduğu ve kendi işletmesini açmak isteyen diğerlerine yol gösterdikleri, yardım ettikleri, borç verdikleri söyleniyor. Böylece, bugün toplumun geniş bir kısmı ‘dükkancılık’ yapıyor, birbirine yaslanan ve aslında birbirine bağımlı bir göçmen topluluğundan bahsetmek mümkün. Çoğu akraba oldukları içikenetlenmişlik ileri bir seviyede devam edebiliyor.

2010’dan itibaren genç neslin girişimleriyle kebap ve marketçilik dışındaki sektörlere  girilmeye başlanmış. Belirtilen rakamlar arasında Türkiyeli kesimin (Kıbrıslılar hariç) 150.000 işletmeye sahip olduğu, 600.000 kişiye istihdam sağladığı ve 50 milyar dolarlık hacmi kontrol ettiği söyleniyor.

Ekonominin çok canlı olduğu Londra’da Türkiyeli girişimcilerin özellikle servis sektöründe pratik iş yapma melekeleriyle başarılı olabileceği düşünülüyor. Ancak yalnız kalmışlığın,  birlik olunamamasının; yol gösteren, destek olanların yokluğunun ve cemaatler vasıtasıyla iş ilişkilerinin siyasi menfaatin etkisinde yürümesinin, bu potansiyelin önünde engel oluşturduğu görüşmecilerin ortak kanısı. Avrupa’daki Türk KOBİ’lerinin (Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmeler) gelişmesi ve başarılı olması için devletin bir plan dahilinde destek sunması  gerektiği vurgulanıyor.

Genç nesil arasında avukatlık tercih edilen bir meslek. 2000 kadar kadın avukat bulunduğu ve bunun da çoğunun Alevi olduğu söyleniyor. İngiltere’deki akademi dünyasının çeşitliliği, buradaki genç nüfus açısından cezbedici. Üniversitelerde çalışan akademisyenlerin sayılarının 400-500 civarında olduğu söyleniyor.

Aile yapısı ve ilişkiler

Göç tecrübesinin aile yapısına etkileri diğer Avrupa ülkelerine çok benzer. Uzun yıllar tekstil sektöründe çalıştıktan sonra birikimleriyle kendi işletmelerini açan Türkiyeli göçmenler, neredeyse tüm vakitlerini dükkanlarına adamışlar. Refah seviyeleri artsa da bu durum aileler için eve çok az gelen, çocuklarının gelişimiyle ilgilenemeyen bir baba figürü yaratmış. Dükkanları şehir dışında olan erkekler haftada sadece bir gün evlerine gelirken, bu şartlar altında evin düzeninin sağlanması, çocukların yetiştirilmesi ve eğitimi, kadınlara ait bir sorumluluk olmuş. Bu dönemde ilk neslin kadınları çocuklarını yetiştirirken çok ciddi yalnızlık çekmişler. Evden çok az çıkan/çıkabilen, İngiliz toplumuyla hiçbir teması olmayan ve İngilizce bilmeyen bu kadınlar, yabancı oldukları İngiltere sisteminde çocuk büyütmek zorunda kalmışlar. Bir doktora çalışmasında, Türkiyeli göçmen kadınların çok büyük bir kısmının depresyonda olduğu tespit edilmiş.4 

İngiltere’deki Türkiye kökenli nüfusun diğer Avrupa ülkelerine göre bu açıdan farkı, kebapçılık işinin çok büyük bir kesim tarafından yapılıyor olması. Ayrıca Türkiye’den gelen topluluğun Londra’nın birkaç mahallesinde bir arada yaşıyor olması da ayrı bir dinamik oluşturmuş durumda. Diğer ülkelerde kebapçılık yanında başka sektörlerde çalışılması daha yaygın, ve Türk mahalleleri olsa da Türkiyeliler ülkenin birçok farklı yerleşim merkezinde yaşıyorlar.

Diğer taraftan normal seyrinde devam eden bir hayat elbette mevcut. Genç bir görüşmecimiz “Türkiye’deki hayat nasılsa burada da öyle; iş güç, düğün, nişan, kına geceleri… Gelenekler yaşatılıyor” diyor. Zamanın ve mekanın getirdiği bir farklılaşma olsa da aile birlikteliği ve geleneksel pratikler hala korunuyor.

Gençler

Aile düzeninin şekillenmesi doğal olarak çocuklar üzerinde derin etkiler yaratmış durumda. İlk geliş döneminde hem anneler hem çocuklar ciddi psikolojik sorunlar yaşamış, çocuklar baba modeli olmadan ve annelerinden yeterli destek göremeden büyümenin eksikliği, kırılganlığıyla büyümüşler.

Neredeyse tüm görüşmeciler tarafından aktarılan ve birçok araştırmaya konu olan bir olgu, 2000 yılından bu yana 50 civarı gencin intihar etmiş olması. Bu gençlerin birçoğunun erkek, 18-25 yaş arasında ve Kürt Alevi olduğu bilgisi veriliyor. Görüşmecilerin ortak kanısı, bu durumun aile yapısıyla direk bağlantısı olduğu. Evde olmayan, ailesiyle ilişkileri zayıflamış ve yozlaşmış bir babaya, eğitim ve gelişimde destek kapasitesi zayıf bir anneye sahip olan ve İngiliz toplumu karşısında sıkışmış gençlerin çaresizliği esas sebep olarak görülüyor. Sorunlu gençlerle yakın çalışan doktor görüşmecimiz, “kaybolan bir jenerasyonla” karşı karşıya olunduğunu belirtiyor.

Gençler arasında siyahi kültüre yakınlık sıkça dile getirilen bir yönelim. Siyahların giyinme şekli, dinledikleri müzik ve konuşma tarzlarının Türk ve Kürt gençlerince benimsendiği gözlemleniyor. Diğer göçmen grup gençleriyle de arkadaşlık sık görülüyor. Gençlerde uyuşturucu (esrar) kullanımının yaygın olduğu söyleniyor. Birinci nesil, bugünkü gençlerin İngiltere’nin popüler kültürü içinde kaybolduklarından, kendi kültürlerini terk ediyor olmalarından şikayetçi. Bir nevi özentilik olarak tanımlanan davranışlardan bahsedilirken, örneğin Türkiye orijinli gençlerin bir kısmının kendi aralarında bile İngilizce konuşarak hissettikleri ‘ezikliklerini’ giderme çabalarına vurgu yapılıyor. Gençlerin dil bilmeyen ebeveynlerini eğitimsiz/cahil görmeleri de yaygın olarak gözlemleniyor.

Gençlik için spor, burada da boş zamanlarda ideal bir seçim; en çok rağbet gören dal yine futbol. Çocuklar ilk öğretim çağlarında belediyelerin/okulların sosyal kulüplerine gidiyor. Body-building, Uzak Doğu sporlarının bir ara popüler olduğu söyleniyor. Muhafazakar gençler içkili ortam, disko, kulüp gibi yerlere gitmiyorlar. Cemaat gruplarında ve STK’larda sohbet ortamlarında bir araya gelinerek kitap okunuyor, sosyal sorunlar tartışılıyor.

Gençlik söz konusu olduğunda diğer dikkat çeken nokta sokak çeteleri. Çeteleşme Londra’da var olagelen ve aslında sınıfsal bir oluşum. Ancak ‘Türk çeteleri’ burada isimleriyle bilinecek kadar tanınmış ve gençlik nezdinde bir çekim oluşturmuş; Tottenham Boys, Postcode Gang bunlardan bazıları. Bir görüşmecimiz, Türkiyeli göçmen ailelerin şartlarına ek olarak İngiliz sisteminin çocuğa yaklaşımını da çetelere katılım için bir etken olarak gösteriyor: “Ailenin çocuğu disipline etmesine engel bir düzen var burada, çocuk 18 yaşına kadar fazlasıyla serbest bırakılır, eğitim sistemi hem aileyi hem çocuğu bu şekilde yönlendirir.” Çocukların kendi ebeveynlerini polise şikayet etme haklarını anne-babalarıyla ilişkilerinde koz olarak kullanabildikleri anlaşılıyor. Alt kültürden olmanın getirdiği hissiyat, kendi aileleriyle yaşadıkları iletişimsizlik, okulda başarılı olamama gibi faktörlerin bir araya gelmesi, gençlerin çetelere katılımını teşvik eder görünüyor. Son zamanlarda gençlik çetelerinin bir miktar zayıfladığı, ancak hapishanelerde ciddi bir Türkiyeli mahkum sayısı olduğu belirtiliyor.

Lokal sokak çetelerinin bir üst seviyesi olan ‘Türk mafyası’ da tüm görüşmeciler tarafından dile getirilen başka bir olgu. Türk, Kürt, Romen ve Bulgarların aynı çatı altında olduğu bu oluşumun, “bir ulus ötesi bir suç örgütü” haline geldiği ve uyuşturucu ticaretinde ön planda olduğu belirtiliyor. Hackney ve Harringay’i merkez alan, yöneticilerinin Türkiyeli olduğu söylenen bir iki farklı grup arasında da zaman zaman çatışmalar yaşandığı aktarılıyor. PKK’nın ise iş sahiplerine olan baskısının eskiye göre azaldığı, ancak yine de marketlerden haraç toplama, işletmelere el koyma, tehdit etme gibi olaylar yaşandığı dile getiriliyor.

Evlilikler açısından yakın göçmen gruplar arasında geçişkenlik var ve yabancılarla evlilikler yaygınlaşıyor. Evlilik çağına gelmiş bazı gençler için Türkiye’den biriyle görücü usulü evlenmek ise hala bir alternatif olarak görülebiliyor. İngiltere’deki ‘muhafazakar mahalle’ ortamında karşı cinsle evliliğe giden bir ilişki kuramayan gençler, ailelerinin kendilerine Türkiye’den bir eş bulmasını bekleyebiliyorlar. Gençler evlenene kadar genelde aileleriyle birlikte yaşamaya devam ediyorlar. Geleneksel sebeplerin yanı sıra, Londra’da yaşam şartlarının zor olması, özellikle ev kiralarının çok yüksek olması, gençlerin ayrı eve çıkmalarını zorlaştırıyor.

Boşanmalar diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, İngiltere’de de her nesilde yaygınlaşıyor. Aile ilişkilerine bakış açısının değişmesinin yanında devlet desteği gibi sosyal olanaklarla kadının konumunun değişmesi bunda çok etkili. Avukat bir görüşmecimiz “önceden iltica davalarına bakardık, artık aile sorunları davalarına bakıyoruz” diyor ve son on senede aile davalarında %30-40 bir artış yaşandığını ekliyor. Bu alanda bazı suistimaller de yaşanmış, örneğin sosyal yardımlardan faydalanmak için boşanma davaları açılmış. Bu durum devlet tarafından fark edilip sosyal yardımlarda kesintiye gidilince boşanma davalarında azalma olduğu belirtiliyor.

Eğitim

Türkiyeliler genelinde eğitim seviyesinin ulusal ortalamanın altında olduğu, hatta göçmen gruplar arasında Somalilerden önce en sondan ikinci gelindiği belirtiliyor. Aslında aileler eğitime önem veriyor ancak gençlerin başarısızlığının veya eğitimlerini yarıda bırakmalarının bazı sebepleri var. Birincisi göçmenlik hissiyatının gençlere yapışmış olması; “ne kadar okursan oku göçmensin ve bir İngiliz seviyesine gelemezsin” düşüncesi. İkincisi, geçim sıkıntısıyla akalı. Londra’nın çok pahalı bir kent olması, ailenin ek gelire ihtiyacını doğuruyor ve bu da gençleri ticari bir bakışa yöneltiyor. Özellikle kendi aile işletmesi olan gençlere ‘baba işletmelerinde çalışmak’ daha cazip geliyor ve 16 yaşında kadar olan zorunlu eğitimi bitirip işletmeciliğe başlıyorlar.

Diğer taraftan Londra’daki devlet okullarının zaten zayıf olduğu vurgulanıyor. Önceden mevcut olan ‘öğrenci asistanları’ mekanizması, bütçe kesintileri sebebiyle büyük oranda zayıflamış durumda. Türkçe bilen, veli ve okul arasında diyalog yürüten bu asistanların eksikliği olumsuz bir etki yaratmış.

Ek olarak, İngiltere’de üniversite eğitimine olmazsa olmaz olarak bakılmadığı anlaşılıyor. Mesleki eğitime yönelim genelde çok yaygın. Ülkedeki toplam 2.3 milyon üniversite öğrencisi (bunun içinde 437 bin yurt dışından) sayısı düşük bulunuyor.

Vurgulanan bir diğer mesele ise eğitim sisteminde yapılan değişikliklerle yetkilerin daha çok bölgesel yönetimlere geçirilmesi ve bölgesel yönetimlerin finansman sorunlarını ön plana almış olmaları. Bu gelişmeye paralel olarak eğitim burslarının kısılması ve 2012’de üniversite harçlarının 2-3 katına çıkarılması, üniversiteye gidiş oranlarını etkiler nitelikte. Yine de eğitim seviyesi her geçen gün artıyor ve Türkiye’den öğrenci veya akademisyen olarak gelen kesimle üniversiteler çevresinde belli bir Türkiyeli kitle oluşuyor.

Türkiye Boyutu

 Türkiye’ye bakış

“Türkiye herkesin gönlünde bir sevda” birçok görüşmeciden duyulabilecek tarzda bir hissiyat; özellikle ilk nesiller, yerleşmeyecek olsalar bile emekli yıllarını Türkiye’de geçirmek istiyorlar. Ayrıca doğal güzellikler söz konusu olduğunda bu imkanların İngiltere’de kısıtlı ve pahalı olması, insanların ilk tercihini Türkiye kılıyor.

İngiltere’ye göçün nispeten yeni olması, Türkiye’nin odak noktası olmaya devam etmesine bir sebep. Ancak şartların emeklilik öncesi Türkiye’ye dönüşü neredeyse imkansız kılması büyük bir çoğunluğun “sürgünde ve mutsuz” hissetmesine sebep oluyor. İngiltere’de doğmalarına rağmen gençlerin yüzünün Türkiye’ye dönük, Türkiye merakının yüksek olduğu düşünülüyor. Özellikle kültür, sanat, turizm açısından Türkiye cezbedici gözüküyor, “kökler çekiyor” deniyor.

Oy kullanma hakkı “yeniden vatandaş sayma hareketi” olarak değerlendiriliyor ve buradaki toplumun kendisine değer verildiği hissiyatını oluşturduğu, bunun da bir özgüven sağladığı düşünülüyor. 2015 Kasım seçimlerinde gençler dahil geniş bir kesim seçimlere yüksek katılım göstermiş ve seçimleri ilgiyle takip etmiş. Diğer taraftan oy vermenin siyasi mobilizasyonu artırmasıyla farklı kesimler arasında kutuplaşma veya gerginlik ortamının oluşması İngiltere için de söz konusu hale geliyor.

Öneriler ve beklentiler

Türkiye’nin devlet kurumlarıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla, siyasetçileriyle İngiltere’ye yaklaşımı ve burada yürüttüğü faaliyetler hakkındaki düşünceler, diğer ülkelerle çokça benzerlik gösteriyor. Ek olarak, İngiltere’nin kıta Avrupası dışında kalması, kendine has özellikleri bulunan bir ülke olması ve Türkiye’den göçün diğer ülkelere nazaran daha geç dönemlerde yaşanmasının Türkiye’nin İngiltere’de daha “tecrübesiz” olduğu genel bir kanı.

Görüşmelerimizin değerlendirmeleri arasında sivil toplum faaliyetlerinin çoğunlukla Türkiye’deki siyasi yapılanmaların uzantıları olarak şekillendiği ve bu kurumların İngiltere’ye ve buradaki topluma yönelik programlarının çok sınırlı olduğu dillendiriliyor. Bu bağlamda daha global bir bakış geliştirmeleri ve entelektüel bir kapasite oluşturmaları gerektiği düşünülüyor. Buna ek olarak, Türkiye’den yapılan ziyaretler, organize edilen etkinliklerin de çoğunlukla Türkiye odaklı olduğu ve burada senelerdir tecrübe edinmiş olan çevrelerin fikirlerine danışılmadığı belirtiliyor.

Konsolosluk hakkındaki imaj yine diğer ülkelerde olduğu gibi son senelerde tüm kesimler gözünde olumlu bir yönde ilerlemiş. Halkla iletişim kuran, kadrolarını gençleştiren ve aktifleşen bir konsolosluk söz konusu. Ancak bazı önemli eleştiriler ve eksiklikler dile getiriliyor. Londra’da eğitim müşaviri olmaması en öncelikli problem. Konsolosluk binasının yetersizliği de devam eden bir sorun. Yıllardır imkanları daha uygun bir bina arayışına rağmen sağlanan fonun yetersizliği sebebiyle eski binada kalınmaya devam edilmesi, verilen hizmetleri aksatıyor, daha kapsamlı işler yapılmasına engel oluyor. “Yer olmadan birlik olmuyor,” “konsolosluk bize yakışan büyüklükte değil” sözleri dikkat çekiyor. Ayrıca Türkiyeli toplum için düzenlenen festival gibi organizasyonların yeniden gözden geçirilerek, daha ilgi çekici kılınması gerektiği düşünülüyor. Örneğin, Nasreddin Hoca Festivali’nden ziyade gençliğe daha cazip gelecek  organizasyonlar bekleniyor.

İngiltere’de görüştüğümüz kişilerin beklentileri ve Türkiye’ye önerileri aşağıdaki şekilde gruplanabilir:

  • Çalışmalarda Türkiyelilerin karşılaştığı toplumsal sorunlar ön plana alınmalı. Öncelikle gençlik alanında acil programlar başlatmak Çocukların, gençlerin çeteleşmesine yol açan faktörlerin incelenmesi, buna göre çözüm içerikli sosyal programların geliştirilmesi elzem.
  • Kadın, gençlik ve çocuk, insan hakları, iş dünyası alanlarında çalışacak uzman kurumlar oluşturulmalı. Bu kurumlardaki faaliyetler Türkiye odaklı değil, Türkiyeli toplumun İngiltere’deki hayatına odaklı olmalı. İngiliz devlet ve kurumlarıyla ilişkilerin sağlanabilmesi açısından yönetimlerinde İngiltereli kişiler de bulunmalı.
  • Avrupa’daki Türk KOBİ’lerine verilen destek artırılmalı ve daha sistemli hale getirilmeli. Türkiye’deki iş ve yatırım imkanları, ekonomik gelişmeler hakkında bilgi akışı sağlanmalı. Türkiye’de iş yapmak isteyen küçük ve orta ölçekli girişimlerin de desteklenmesi Halihazırda reklam amacıyla hep büyük, bilinen şirketlere destek veriliyor.
  • Türkiyeli tüm kesimlerin bir araya gelebileceği, gençlerin de ilgisini çeken etkinlikler, birliktelik oluşturmak için çok önemli. Herkesin ait hissedeceği, “bizim yerimiz” olarak bakılacak, konsolosluk çatısı altında bir mekan bir an önce sağlanmalı.
  • Türkiye’yle kültürel bağları geliştirme yönünde projeler, etkinlikler sıklaştırılmalı. Medya, sinema, diziler, festivallere özel önem
  • İngiltere’de büyük firmalarda çalışan Türkiyeli profesyonel kesimle gençlerin bir araya gelebileceği sivil toplum etkinlikleri düzenlenmeli. Bu kesimler arasında bu tarz karşılaşmalar, gençlerin kendilerine rol model benimsemesi anlamında olumlu etki
  • Öğrencilere tanınan burs imkanları daha sistemli ve görünür bir hale getirilmeli Türkiye’de eğitim görmek, çalışmak isteyenler için yol gösterici bir başvuru merci olmalı.
  • Türkiye’den burs alarak İngiltere’ye master/doktora eğitimi için gelenlerin, Türkiye’nin iç meseleleri üzerine yoğunlaşmaları yerine, buradaki pratikleri inceleyerek Türkiye’ye fayda sağlayacak konularda çalışmaları teşvik

4 Bkz. Çakır, Sakine Gülfem. Factors and Mechanisms of Resilience Among Turkish Migrant Women in the UK (İngiltere’de Yaşayan Türk Göçmen Kadınların Psikolojik Sağlamlığıyla İlgili Etmen ve Mekanizmalar). Doktora Tezi. Ortadoğu Teknik Üniversitesi, 2009

Fransa
Vatandaşlık Boyutu

Devlet, sistem ve göçmenler

Fransa’yı diğer Avrupa ülkelerinden ayıran en belirgin unsurun, kendisiyle ilgili tahayyülüyle gerçek gücü arasındaki makasın açılmasının yarattığı özel ruh hali olduğu söylenebilir. İktidarları aşan bir devlet anlayışının pek geçerli olmadığı bu ülkede, siyaseti kuşatan bir ‘büyük devlet’ psikolojisi halen hükmünü sürdürüyor. Ancak bu bir ‘derin devlet’ bakışından ziyade “biz tüm insanlığı temsil ediyoruz” mesajını içeren bir duruş. Böylece açılmış olan makasın Fransız kimliği açısından bir miktar telafisi mümkün oluyor. Ne var ki bu epeyce soyut bir ilişki ve göründüğü kadarıyla devletin çeşitli konularda nasıl bir yaklaşım sergileyeceğini belirsizleştiriyor. Ulvi ve insani amaçlarla, pratikte yaşanan sıkıntıların arasına sıkışmış bir ruh hali ortaya çıkıyor. Diğer taraftan devletin sanki ortaya çıkmasından korktuğu bir ‘derin’ yanının da olduğuna dikkat çekenler oldu. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında nedeni anlaşılmayan ölüm oranlarının arttığının, örneğin bir eski başbakanın ve Élysée Sarayı’nın güvenlik sorumlusunun intihar ettiğinin, ancak medyanın bu konuların üzerine gitmediğinin altı çizildi.

Devletle toplum arasındaki alana gelindiğinde, eşitlikçi, hakkaniyetli ve her şeyin berrak olduğu bir sistemde yaşandığı herkes tarafından teslim ediliyor. Sosyal haklar, düşünce ve örgütlenme özgürlükleri çok ileride. İş dünyasında ve piyasa mekanizmasında hukuk ilkelerinin tamamen hakim olduğu anlaşılıyor. Bir görüşmecimizin “Türkiye’nin bu noktaya gelmesine daha kırk yıl var” cümlesi, genelde Türkiyelilerin içinde oldukları sisteme imrenen bakışını yansıtıyor. Diğer taraftan Fransa’nın sosyal haklar konusunda en fazla direnen ülkelerden biri olduğu, giderek çok daha bürokratik ve paragöz hale geldiği, örneğin kimlik kağıdı olmayan Türkiyelileri tekstil sektöründe yıllarca suistimal etmekten çekinmediği de vurgulanıyor.

Görünen o ki Fransa sosyoekonomik alanda her geçen gün daha ciddi sorunlarla karşılaşmaya gebe. 2005’de asgari ücret 950 avro iken ev kiralarının 300 avro civarında seyrettiği, bugün asgari ücretin ancak 1100’e yükselirken kiraların 900 avroya ulaştığına işaret ediliyor. Halkın değil devletin zengin olduğunun söylendiği bu ülkede, devletin düzeni sübvansiyonlarla yürüttüğü ama bunun sınırına gelindiği tespiti yapılıyor. Bugünlerde (Mayıs 2016) grevlere ve sokak gösterilerine konu olan Çalışma Yasası değişikliğinin tamamen işveren sendikalarınca hazırlandığı ve işverene işten çıkarma, sözleşme yapmadan çalıştırma, mesai saatlerini istediği gibi değiştirme türünden haklar getirdiği görülüyor. Bunun anlamı ‘sürekli iş sahibi’ olma imkanının daralması ki bu vatandaşlık açısından kritik bir unsur.

Fransa’da halen çifte vatandaşlık mümkün ama şartlar giderek sertleşiyor. Fransızca bilmek ve ‘süresiz çalışma izni’ artık zorunlu. Getirilmek istenen yasa değişikliği bu açıdan doğrudan göçmenlerin vatandaşlık yolunu engelleyen bir adım. Kültürel alanın ise daha rahat olduğu ama bazı tedirginlikler ürettiğini söylemek mümkün. Örneğin Euro-İslam 15 yıl kadar önce tartışılmış ama devlet bunu bir araç olarak kullanmaya meyletmemiş. Buna karşılık vatandaş olmayanların da oy kullanması epeyce tartışılmasına karşın sonuçta rafa kalkmış.

Ancak bir bütün olarak bakıldığında Fransa’nın göçmenlere yönelik tavrının iyiye gitmiş olduğunu teslim etmek gerekiyor. Yirmi yıl önce Fransız vatandaşı göçmenlerin bile bazı okullarda %5 kontenjanla sınırlandığını belirten bir görüşmecimiz, Fransız devletinin esas olarak ‘huzur’ istediğini, yabancıların kendi sorunlarını buraya getirmelerini, uyumsuzluk yaşamalarını ve Fransızlara zarar vermesini istemediğini belirtiyor. Devletin hem kağıt üzerinde hem de pratikte eşitlikçi olduğunda ve bu yönde imkanlar sunduğunda herkes hemfikir. Yine de bu giderek evrilen bir durum. Fransız ordusunda gazi olan yabancılara yıllarca maaş verilmediği, iyi okulların henüz on yıl öncesine kadar sınıfsal ayrımcılığa konu olduğu ve buralarda hep ‘beyaz’ Fransızların okuduğu hatırlatılıyor. Göçmen ve yabancılara olumlu yaklaşım Mitterand zamanında başlamış ve asıl işçi yerleşimi de o döneme denk geliyor.

Almanya’ya göre daha demokratik olmakla birlikte Fransa’da devletin ‘iki yüzlü’ olduğu genel bir tespit. Avrupa’nın Müslümanların en çok olduğu bu ikinci ülkesinde, yabancı ayrımının olmadığı, İslamofobinin zayıf olduğu, derneklere engel bulunmadığı, içinde yaşanan bir hukuksal daireden söz edilebileceği ama devletten yansıyan sıkı bir markajın yaşanmadığı söyleniyor. Buna karşılık istihdamda usulüne uydurarak ayrımcılık yapıldığı, devletin kuralları uygularken yabancılara daha katı davrandığı, hukuk önünde yabancı aleyhine bir tutuma sıkça rastlanabildiği de belirtiliyor. Fransız vatandaşlığı teşvik edilse de, istihbaratın herkesi yakın takipte tuttuğu, kişileri yaşadıkları semte göre kimliksel tanımlamalara oturttuğu bir gözlem sisteminden bahsediliyor. Yabancı olmanın ‘hissedildiği’ bu ortamda, örneğin Türkiye’den gelen bazı öğretmenlerin bir yıl içinde Türkiyelilerin yoğun olduğu okullardan çekilmesi kuşku uyandırıyor. Bu tür kararların müdürler tarafından alınabilmesi ve göçmenlerin gelişmeler karşısında edilgen kalmaları, devletin ‘iki yüzlü’ olarak algılanmasını besliyor.

Sol partilerde daha eşitlikçi olmasına karşın göçmen politikaları süreklilik göstermekte. Ekonomi ve güvenlik konularının bu açıdan giderek sıkıştığını söylemek mümkün. AB öncesinde bile bir dönem devlet yabancıların kendi ülkelerine dönmeleri için para vermiş ama işsizliği çözememiş. Günümüzün kriz ortamında AB üyesi olarak bu tür yöntemler artık mümkün olmazken, ekonomik kriz sosyal alana büyük bir darbe indirmiş. Belediye sübvansiyonlarının düşmesi göçmenleri sadece maddi açıdan zorda bırakmakla kalmıyor, sosyal alanların daralması ve entegrasyon imkanlarının azalmasıyla sonuçlanıyor. Güvenlik alanında ise devletin daha acil tedbirler alma peşinde olduğu anlaşılıyor. Polisin giremediği bölgelerde yeniden yapılanma projeleri uygulanıyor, kat sayısı azaltılıyor, insanların bir kısmı başka bölgelere yerleştiriliyor ve bunu gündelik hayatta mümkün kılmak üzere ulaştırma ücretleri ucuzlatılıyor. Bir görüşmecimiz bu politikayı haklı görmekle birlikte, söz konusu bölgelerin geçmişte devletin gettolaşmaya izin verip teşvik ettiği yerler olduğu, ancak bu yerleşimlerin terör üretme kapasitesi nedeniyle devlete pahalıya patladığına dikkat çekti.

Toplum ve ayrımcılık

Türkiyelilerin gözüyle bakıldığında Fransız toplumu “yorgun ve bıkkın” bir görüntü veriyor. Kendi içinde sınıfsal ve siyasal olarak parçalanmış olduğu gözlemlenen bu toplumun içten içe rahatsız olduğu ve bunun doğrudan sosyoekonomik alana yansıdığı öne sürülüyor. Gençliğin dinden uzaklaştığı, aynı anda eğitim kalitesinin düştüğü bir süreçte, bürokrasinin giderek Fransızların ‘ruhuna işlediği’, bu durumun ‘kültürleştiği’, kanun önünde bir tür   eziklik yaşandığı gözlemi yapılıyor. Sonuçta ortaya hiçbir şeyden memnun olmayan, kolay beğenmeyen, çıkarına bakan ve giderek birçok konuda vurdumduymaz olmayı tercih eden bir kişi tipolojisinin çıktığı söyleniyor.

Buna karşılık yabancıyla yaşamayı bilen, tanıma süresine muhtaç olsa da sosyal hayatta yabancıya engel koymayan, hoşgörülü bir toplumda yaşanıldığı da teslim ediliyor. Yine de Fransızların Almanya’nın ‘altında’ kalma duygusundan da beslenen bir milliyetçiliğe sahip olduklarının ve bunun siyasette karşılığının olduğunun altı çiziliyor. Yabancılarla ilişkide yerleşik demokratik standartlar ‘doğru’ kalıplar üretmiş. Örneğin, Charlie Hebdo katliamında medya faillerden Arap olarak değil, Fransız olarak söz etmiş. Söz konusu tutumun bir yönü de ‘ırkçı’ olarak adlandırılmaktan korku şeklinde ortaya çıkıyor. Yabancı kökenli vatandaşların ve göçmenlerin bu durumu bir ‘silah’ olarak kullandıkları anlaşılıyor.

Irkçı olarak adlandırılmaktan ürkmekle birlikte Fransız toplumunun epeyce ayrımcı, hatta latent olarak faşizan olduğu da öne sürülmekte. Fransızların kişinin yüzüne karşı ve gündelik hayatta bu konuda hassas olsalar da, samimi olmadıkları ve yeri geldiğinde usulüne göre, ‘ince’ ayrımcılık yaptıkları söyleniyor. Bir görüşmecimiz bu konuda Türkiyelilerin abartı ve önyargısının da çok olduğunu belirtme ihtiyacı duydu. Fransızların ırkçılık hassasiyetlerinin kötüye kullanıldığını göstermek için, bir Türkiyeli göçmenin “memur işini yapmasa ırkçı diye bir bağırıyorsun, hemen tırsıyor” dediğini aktardı. Bu suistimalin zihinlerde normalleştirilmesiyle yabancılar nezdinde ırkçılık sadece Fransızlara has bir nitelik olabilirmiş gibi düşünülebiliyor. Bir göçmenin “ben nasıl ırkçı olurum, yabancıyım” demesi mizahi bir  dille aktarılıyor.

Aslında 1980’li yıllarda Fransız toplumunun göçmenlere çok daha iyi gözle baktığı, ama 1990’lı yıllarda başlayan bıkkınlığın ekonomik krizle birleştiği vurgulanıyor. Yabancılar arttıkça Fransızların özgürlük alanları daralırken, yoksul Fransızlar göçmenlere verilen haklardan rahatsız olmaya başlamışlar. O dönem önce İtalyanları, sonra Polonyalıları hedef alan ayrımcılık, özellikle IŞİD terörünün yükselmesi sonrası bugün Müslümanlara yönelmiş. Oturma izninin uzatılmasının zorlaştırılması buna bağlanıyor. Müslümanlar arasında olumlu olarak algılananların ‘istisna’ kabul edilmesine paralel olarak, Fransız toplumu Türkiye ile ilgili olarak da çok olumsuz bir kanaate sahip.

Ayrımcılıkta eğitimin önemli bir etken olduğunun da altı çizilmekte. Eğitimli Fransızların daha kapsamlı bakabildikleri, sosyal alanda daha esnek oldukları, örneğin yabancı evliliklere açık oldukları belirtiliyor. Ayrımcılıkta asıl sınavın Suriyeli göçmenler olduğu da bir görüşmecimizin gözlemi. Yardım veren derneklerin çok olmasına karşın, orta sınıfın Suriyelilere kötü gözle baktığını, onları bütün sorunların kaynağı olarak algıladığını öne sürerek, bu olayın ayrımcılığı görünür kıldığını vurguladı.

Yabancılar ve entegrasyon

Fransa’da halen mevcut 7-8 milyon yabancının 5 milyonu Cezayirli. Bu durum Fransa’nın yabancılar konusunda esas olarak Afrikalıya bakmasına yol açmış. Yabancılar meselesi her hükümetin ana konusu olmuş ama ortaya bir ‘program’ çıkmamış. Diğer bir deyişle, politik olmaktan çok ideolojik bir mesele olarak algılanmış. Bu da çözümünü niçin esas olarak eğitimde arandığını açıklıyor. Devletin yabancıları içerik açısından ‘mesleki’ ve daha kısa eğitimlere iterek, onları belirli bir sosyal sınıf içerisinde tutmayı hedeflediği kanaati yaygın. Yine de bunun netleşmiş bir devlet politikası olduğunu söylemenin zor olduğuna işaret eden bir görüşmecimiz, bu sonucu sistemin zorladığının altını çizdi.

Yabancılara yönelik yaklaşımın ‘politik’ değil ‘ideolojik’ olması, gerçekte göçmenlerin durumuna da uygunluk taşıyor. Siyasi nedenler öne sürseler bile, gelenlerin %90’ının aslında ekonomik nedenlerle Fransa’da olduğu belirtiliyor. Dolayısıyla topluma hızla entegre olma arzusu yabancılarda da var ve bunun yolu eğitimden, özellikle Fransızcayı iyi öğrenmekten geçiyor. Devlet bu eğilimi değerlendirmek üzere pozitif bir tutum izliyor. Görüşmecilerimiz devletin  bu açıdan dışlayıcı ve ayrımcı olmadığı, ihtiyaca yönelik destek programlarına önem verdiği, toplumun ise yabancıyı içine almaya hazır olduğu konusunda hemfikirdi. Ancak bu yönde en önemli adım muhakkak ki 2007 yılında temel hakların ‘Yabancılar Hukuku’ bağlamında ele alınması olmuş. Henüz Avrupa’nın başka hiçbir ülkesinde olmayan bu kodifikasyon sayesinde yabancıların tüm hakları korunma altına alınmış durumda.

Devletin bu adımı yabancıların gönüllü entegrasyonuna yönelik önemli bir teşvik oluşturmakta. Yine de entegrasyonda çok geç kalındığını düşünenler var. Dili zaten bilen ya da hızla öğrenme yeteneği olan göçmenlere fazla alışmış olduğu için, Fransa bu alanda sıkıntı çekenlere yönelik bir strateji geliştirmemiş. Cezayirliler ve Faslılar zaten dili biliyorlar. Sonraki en büyük grup Portekizliler ise kolayca öğrenebiliyorlar. Oysa 1970’li yıllarda gelen Türkiyelilere dil ve uyum eğitimi verilmemiş ve geri dönecekleri varsayılmış. Fransa’nın Türkiyelilere yönelik özel bir bakışının olduğunu söylemek mümkün olmasa da, giderek ‘asimilasyona davetle’ karşı karşıya olunduğu düşünülüyor. Ortamın bu yönde geliştiğine, devletin son on yılda bütün göçmenlere karşı sertleştiğine, oturma, çalışma ve aile birleşim izinlerinde sorun yaşandığına dikkat çekiliyor.

Fransa’da ‘göçmen,’ Arapları çağrıştırdığı için negatif bir kelime ama yine de Araplar en çok entegre olanlar çünkü dil sorunları yok. Ancak gerçek anlamda entegrasyon hayatın bir alanında yükselmeyle, eğitimde veya ekonomik alanda başarıyla gelebiliyor ve göçmenlerin sınıfsal niteliği buna genelde izin vermiyor. Türkiyeliler bu açıdan daha da handikaplı. Fransa toplumunun Türkiyelilerin varlığıyla fazla ilgili olmaması ve devletin de cemaat içi dinamiklere müdahale etmemesi, kültürü koruma ve hayata tutunma açısından avantajlar getirse de entegrasyonu engellemiş. 1970’lerde evle fabrika arasında sıkışmaları, Türkiyelilerin nasıl geldilerse öyle kalmalarına neden olmuş ve her alt grup kendi içinde kültürel açıdan daha da muhafazakarlaşmış. Psikiyatri uzmanı bir görüşmecimiz, bu radikalleşmenin altında kendini koruma refleksinin yattığını ve bugün gençlerin de aynı duygunun etkisinde olduğunu söyledi. Söz konusu kıskacın dışında durup kendi hayat dinamiği içinde sağlıklı entegrasyon yaşayanların ise genelde eğitimli orta yaş kuşağı olduğunu öne sürdü.

Türkiyeliler

Bugün itibarıyla Fransa’da 680 bin kadar Türkiyeli mevcut ve bunların kabaca yarısı Kürt. Ülkeye adaptasyon açısından kimliklerin etkili olduğunu söylemek zor. Ancak Sünnilerin kalıcı olmak üzere gelmemelerine karşın Alevilerin özellikle Maraş katliamı sonrasında Fransa’da kalmak üzere göç etmeleri, onların uyum çabasının daha yüksek olmasına neden olmuş. Ayrıca Fransız devleti ve toplumu nezdinde Alevilerin özellikle iltica konusunda ‘ideolojik’ bir avantajının olduğu da söylenebilir, çünkü Fransa laikliğe ve bireyciliğe olumlu anlam atfetmekte.

Bunun dışında Türkiyelilerin algılanmasında genel bir olumluluk olduğuna yaptığımız görüşmelerde sıkça işaret edildi. Bunun nedeni diğer göçmenlerle karşılaştırıldıklarında Türkiyelilerin suça bulaşmamaları ve çalışkan olmaları. Oysa ilk gelindiğinde durumun böyle olmadığına da işaret edildi. Avrupa’da en son Fransa’ya gelinmesinin de bir sonucu olarak gelen kitlenin eğitiminin düşük olmasının Fransızların bakışını etkilediği vurgulandı. Hoşgörülü gözükmeye çalışmakla birlikte, o dönem Fransa’nın çok daha asimilasyoncu bir yaklaşıma sahip olduğu ve göçmenleri gettolaştırmakta beis görmediği öne sürüldü.

Bu noktada Türkiye’ye yönelik imajın etkisine değinmekte yarar var. Hakkında kötü bir algı olan Türkiye’ye yönelik hiç sempati duyulmadığı, ancak bunun Türkiyelilere yönelik bir olumsuzluk üretmediği anlaşılıyor. Nitekim gerçek anlamda entegre olunmuş olmasa da, sosyal olayların içine dahil olma rahatlığının mevcut olduğu görülüyor. Son dönemde siyasi alanda da öne çıkılması, 2014 belediye seçimlerinde aday olunması bunun ‘gecikmiş’ bir sonucu olarak değerlendiriliyor. Bu sayede partilerin ilgisinin yükseldiğine, şimdi tüm partilerde Türkiyelilerin olduğuna dikkat çekiliyor. Söz konusu açılımda ‘personnalité local’ denen konum önemli bir işlev görmüş. Bu sayede parti üyesi olmayan ama yerelde anlamlı bulunan kişiler, çeşitli partilerin listelerinde aday olup belediye meclislerine girmiş.

Yine de Fransa siyasetine ilginin Türkiye siyasetine olandan çok daha az olduğu anlaşılıyor. Türkiyeliler hala göçmen olarak gelip kalıcı hale geldikleri bu ülkeyle manevi mesafelerini koruyor. Kendilerini daha ziyade “Türkiye kökenli Fransız” olarak adlandırmayı tercih ediyorlar ve “Fransızım” demiyorlar. Bunda cemaatçi hayat tarzının da belirgin etkisi var, çünkü Fransız olmadan Fransa’da yaşamayı mümkün kılıyor. Bir görüşmecimiz, Türkiyelilerin Fransa’ya adapte olamadığı ölçüde, sanki onlar Türkiyelilere uymalıymış gibi bir kanaat geliştirdiğine dikkat çekti. Böylece göçmenlerin kendi yaşam biçimini Fransızlara empoze ettiğini ve bunun tepkisizce kabul görmesiyle de adaptasyonun daha zorlaştığını vurguladı.

Bu gözlem, entegrasyon meselesine Fransız devleti ve toplumu açısından bakıldığından görülen eşitlikçi yaklaşımın, niçin sonuçta eşitlikçi bir sonuç üretememiş olduğunu da söylüyor. Aslında entegrasyon açısından gerçekten sorunlarla karşılaşan kesim muhafazakar kesimler. Fransa’da devletin camiler üzerinde kontrolünün olmaması ve buradaki Sünni kesimin Türkiye tarafından örgütlenmesi de etkili olmuş. Özellikle 1990’lardan sonra dini cemaatlerin oluşmasıyla entegrasyonun iyice zayıfladığı iddia ediliyor. 

Bu duruma Fransa devletinin tepkisi ise uyumu mümkün kılacak nitelikte gözükmüyor. Bunu Türkiye’den gelen öğretmen ve imamlar üzerinden irdelemek mümkün. Türkiye’den öğretmen getirmenin mantığı, dönecekleri düşünülen göçmenlerin Türkçe öğrenmelerinin istenmesiydi. Şimdi kalıcı olacakları ortaya çıkınca devlet bu uygulamayı kaldırıp Türkçeyi yabancı dil tedrisatının içine yerleştirmek istiyor. Ancak her ne kadar 12 öğrencinin varlığı sınıf açmak için gerekli koşul olsa da, asıl kararı müdürler veriyor. Sonuçta Türkçe derslerinin azalması kaçınılmaz. Sorun bu derslerin sadece dil değil, kültür de aktarması ve nitekim dersin adında ‘medeniyet’ sözcüğü bulunuyor. Dolayısıyla ortaya entegrasyondan ziyade asimilasyonun çıkacağından korkuluyor.

Benzer şekilde devlet uzun süredir Türkiye’den gelmekte olan imamların da artık Fransa’da yetişmelerini önermekte. Geçiş dönemine yönelik pazarlıkların halen sürdüğü bu konuda Fransa Türkiye’den gelen belirli bir imam sayısını kabullenmekle birlikte, bunlara görev öncesi Fransız dili ve kültürü formasyonu verilmesinde ısrarcı. Böylece şu ana kadar ya yeşil pasaport taşıyan ya da kaçak çalışan imamların yasal bir statüsü de olacak. Ama asıl amaç Fransa’yı tanıyan kişilerin imamlık yapması. Görüşmecilerimiz bu yaklaşımında Fransa’nın haklı olduğu noktaların bulunduğunun altını çiziyorlar ancak bu argümana karşı olan cemaat ve grupların bulunduğunu da eklemek gerek.

Sonuçta %10’dan fazla Müslüman barındıran bu toplumda adaptasyon sorun olmayı sürdürüyor ve özellikle IŞİD sonrasında daha da sıkıntılı hale gelmiş gözüküyor. Nitekim 11 Eylül sonrasında tesettürlü kadınlara selam vermeme, otobüsten indirilme, öğrenci velilerinin hafta içi okula sokulmaması gibi olaylar yaşanmıştı. Şimdi bunlar yaşanmasa da, daha kaba ve açık bir reddiyenin sosyal zeminde mümkün olabileceği bir atmosfere doğru gidiliyor.

Diğer taraftan Müslümanlar haricinde Fransa entegrasyon ilişkisinin ‘yumuşadığı’ da bir ülke. Her şeyden önce Fransızların ırk olarak karışık olmaları, göçmenlerin fiziksel görüntü açısından dezavantajlı olmamasıyla sonuçlanmış. Buna kültürel yakınlaşma eğilimini eklediğimizde nispeten rahat bir hayat ve vatandaşlık duygusu ortaya çıkabiliyor.

Bu duruma iyi bir örnek teşkil eden Keldani cemaatinde de “Fransızım” diyen yok ama kendilerini Fransızlardan ayıran bir özellik de görmüyorlar. Diğer Hristiyan cemaatlere benzer şekilde, kendilerini ‘yabancı’ olarak algılamadıkları anlaşılıyor. Çocuklara genellikle Fransız isimler konuyor, genel toplum içinde rahatlıkla yer alınıyor ama cemaat hayatının gerekleri de devam ettiriliyor. 1973’de üç kişiyle başlayan göç, bugün 26 bin kişiye ulaşmış. Cemaatin 15 bini Türkiyeli iken, diğerleri Irak ve Suriye’den gelmiş. Güneydoğu’da silahlı çatışma dönemine girilmeden önce İstanbul’a yönelen göçte, köyden tam anlamda kopuş olmamış. Ancak 1984 sonrasında esas olarak Siirt, Diyarbakır ve Mardin’den önce İstanbul’a, oradan da Fransa’ya gelişler hızlanmış ve bu sefer köyle olan bağlantı tümüyle kopmuş. Çözüm süreci döneminde birçok ailenin dönmeyi düşünmeye başladığına işaret eden bir görüşmecimiz, gelinen noktada artık kimsenin Türkiye’ye dönmeyi düşünmediğini söyledi.

Farklı Kesimler ve Sivil Toplum

 Dernekçilik ve ilişkiler

Dernekleşme Türkiyeliler arasında görünüşte çok yaygın. Sol siyasetin 1980 sonrası kurumsallaşma faaliyetleri 1993 sonrasında bütün cemaatlerde yaygınlaşmış. Bugün Türk ve Kürt kimliği üzerinden bakıldığında Fransa’daki nüfusun yarı yarıya dağıldığı ve toplamda 160-170 arasında dernek olduğu söyleniyor. Ne var ki bunların yüz kadarı Diyanet’e ait iken, geri kalanının dar kapsamlı hemşeri dernekleri olduğu ve sadece 15-16 kadarının gerçekten toplumsal etki yaratabildiği görülüyor. Dernekler arası iletişimin iyiye gittiğini belirten görüşmeciler olduğu gibi, dernek yönetimlerindeki ‘hep bana’ anlayışı nedeniyle sahici bir işbirliğinin mümkün olmadığını vurgulayanlar da oldu. Sadece Ermeni Soykırımı konusunda bir araya gelindiği, normalde hepsinin birbiri ile çekiştiği ileri sürüldü. Fransa’daki diğer göçmen toplumların dernekleriyle ise neredeyse hiç bağlantı olmadığı anlaşılıyor. Birçok derneğin din ve dil öğretmekle yetindiği ancak son iki yılda ideolojik veya kimliksel olmayan sosyal hizmet kurumlarının da oluşmaya başladığı izleniyor.

Fransız toplumuna yönelik çalışma anlayışı sivil toplumda hep zayıf kalmış. Son yıllarda Türkiye’den yansıyan siyasetin sonucu olarak, herkeste bir akımın parçası olma eğiliminin başladığını gözlemleyen bir görüşmecimize göre, Türkiye’deki seçimlerle artan bu ayrışma sosyal hayatı, sosyal medyayı ve gençleri etkiliyor. Böylece gettolaşmamış ama kendi mahallelerini oluşturabilmiş ve oralarda birçok alt kimlik birlikte yaşamakta olan Türkiyelilerin, şimdi siyasi tutum üzerinden parçalanma riskiyle karşı karşıya olduğu anlaşılıyor.

Cemaatçi tavırlar bir yana, her kesimin Fransa’ya yaklaşımında ortaklıklar var. Bu ülkede henüz yeni sayıldıklarını, dolayısıyla ilk başlarda kendi içine yönelmenin doğal olduğunu teslim etmekle birlikte, “Artık Avrupalıyız” fikrine doğru gelindiği kabul ediliyor.  Fransızlarla birlikte   “bir şeylerin” yapılması ihtiyacı duyulurken, bu zihinsel adımın Türkiye’ye bakışta bir mesafe getirdiğini de görmek gerek. Türkiye’nin Fransa’dan, ama aynı anda Fransa’daki Türkiyelilerin de Türkiye’dekilerden yıllarca geri olduğu fikrini ima ediyor. Söz konusu bakışın milliyetçiliği de törpülemekte olduğu anlaşılıyor. Yüzeyde bir Türkiye milliyetçiliği var olsa da bunun temelinin dolu olmadığı vurgulanıyor. Türkiye ile Fransa arasında futbol maçı olduğunda Türkiye’nin desteklendiği ama örneğin askerlik konusunda Fransa’nın tercih edildiğine işaret ediliyor. Bir görüşmecimiz eğer tek bir vatandaşlık hakkına sahip olunsaydı, bunun çok büyük oranda Fransa lehine kullanılacağını öne sürdü.

Türkiyelilerin yerel özelliklerine bakıldığında Konyalıların en büyük grup olduğu, çoğunlukla Sünnilerin İç Anadolu’dan, Alevilerin Elbistan ve Pazarcık’tan, Kürtlerin ise Eleşkirt ve Muş’tan göç ettikleri anlaşılıyor. Tabanda ayrışma daha ziyade Türk/Kürt kimlikleri arasında yaşanıyor ve örneğin birbirine iş vermeme şeklinde çalışma hayatına yansıyor. Buna karşılık Sünni/Alevi farklılığının tabanda sorun yaratmadığı ortak kanaat. Ancak bunun ‘toplumsal’ bir ilişki anlamına gelmediği, sadece iş hayatında ilişki kurulduğu, düğünlerde bile buluşulamadığı çünkü bu ortamların kolayca ‘politik’ hale gelebildiği vurgulanıyor. Kimliksel ayrışmanın yine de sosyal hayatı bir bütün olarak olumsuz etkilemediğinin de altı çiziliyor. Dışlamaların genelde ithal söylemler üzerinden yaşandığı, kimliksel olmaktan ziyade ideolojik olduğu belirtiliyor.

Sonuçta karşıtlıkların dayatılmadığı ama kendiliğinden farklı çevreler ve ağlar ürettiği,   bu gruplaşmalarla birlikte ayrışmaya yönelik hassasiyetin arttığı ve sosyal alana yansıdığı söylenebilir. Gruplaşma ve içe kapanma açısından Sünnilerle Aleviler arasında bir fark olmadığı da anlaşılıyor. Sonuçta Alevi ve Sünni kurumlar arasında ilişkinin çok zayıf olduğu, aynı mahallede oturulsa bile cemaatler arası ilişkinin gelişmediği bir birliktelik hali var. Bu kopukluğun, herkesin diğerini kimlik üzerinden tanımlamaya daha yatkın birinci nesilde    çok daha fazla olduğuna işaret ediliyor. Bunun da Alevi/Sünni ayrışmasına neden olduğu düşünülüyor. Ancak sonraki nesillerde kimliğin bir tanımlama aracı olarak etkisinin azaldığı ileri sürülmekte.

Farklı Kesimler

Fransa’da Kürtlerin siyasi varlığı ve Alevileri etkileme gücü, bu grubu ayrı olarak ele almayı gerekli kılıyor. Türk/Kürt ayrışması, anlaşılabileceği üzere Kürtlerin tutumu nedeniyle çok net. Bu yönde mahalle baskısının olduğu ama Alevileri tam olarak etkilemediği tespiti yapılıyor. Bu tablonun arka planında Fransa’da hem Kürt hem Alevi cemaatlerinin ideolojik niteliğinin siyasi mültecilerce belirlenip şekillendirilmiş olması yatmakta; dolayısıyla daha baştan siyasi bağlam içerisinde kimlikleşmeye epeyce yatkın cemaatler. Özellikle Kürtler çok önceden başlayan bir kopukluk içerisindeler. Ne Türk ne de Türkiyeli hissedenlerin ağırlığı nedeniyle ortaya bir kimlik derinleşmesi ve Türk/Kürt ayrışması çıktığı söylenebilir. Irak’taki Kürt oluşumunun da etkisiyle bugün Fransa’daki Kürtler artık kendi siyasetçilerini üretmenin peşindeler.

Alevi toplumunun ise Kürtlere nazaran çok daha ‘rahat’ bir tutum sergilediği anlaşılıyor. Kültürel olarak daha dışa açıklar, Hristiyanlarla iyi ilişkiler kurabiliyorlar, sosyal hayatta daha aktifler, eğitim seviyeleri daha yüksek ve Fransız toplumuyla kaynaşmaya eğilimliler. Bunun örneğin iş bulma açısından önemli bir avantaj olduğu zikredildi. Son 5-10 yıl içinde yerel politikaya ağırlıklarını koyan Aleviler, belediyecilik alanında yer alıyor, siyaset üzerinden geniş topluma entegre oluyorlar. Bu çabanın karşılığı, Fransız devletinin desteği olarak alınıyor. Sünnilerle karşılaştırdığında ise devletin ve siyasi partilerin Sünnilerden ziyade Alevilerden yana ağırlık koydukları bilinen bir gerçek. Bu durum özellikle sosyal medyada var olan karşılıklı itici ve kırıcı söylemi besliyor, iki cemaat arasındaki gerilimi derinleştiriyor.

Yine de tabanda bir Alevi/Sünni kavgasından söz etmek mümkün değil. Çoğunluk normal ilişkilerini devam ettiriyor. Ne var ki ilişkilere Türkiye bağlantılı bakan bir Alevi azınlık kopuş yaşarken, özellikle gençler nezdinde çatışma hali artık sokakta da görülebiliyor. Bu durumun son beş yılda hızlandığı ve yeni nesillerin bu çatışma halinin içine doğduğu da uyarıcı bir gözlem olarak ifade edildi.

Alevi dernekleşmesi Sivas katliamı sonrası artmış. İnanca olan susamışlığın da bu gelişmeyi tetiklediği düşünülüyor. Dedelik ise 2000 sonrasında, kültürel yok olma kaygısı nedeniyle canlanmış. Bugün 62 Alevi birliği bulunuyor ve bunların 38’i Alevi Federasyonu’na bağlı. Diğerleri yöre dernekleri ve tümü Alevi toplumunun ancak %10-15’ini kapsayabiliyorlar. En siyasallaşmış olanlar Kürt Aleviler ve bu kimliğe sahip olanlar dışında gençlerin dernekçiliğe fazla teveccühü yok. Federasyon’un Aleviliği ayrı bir inanç olarak kabul ettirerek kendi güç ve cazibesini artırma amacında olduğu öne sürülüyor. Sünnilerden ayrışmada ‘Emevi İslamı’ndan kopuş arayışının etkili olduğu savunulurken, ayrı bir inanç olarak kabul edilme durumunda Aleviliği okullarda öğretme şansının olması önemli. Federasyon’un etkin olmasının nedenlerinden biri de Alevilerde siyasal ve inançsal yönün birbirinden çok ayrılmaması. Ritüeller herkes tarafından benimseniyor ama farklı teorik çerçeveler içinde sunuluyor.

 

Birinci göç dalgasının ardından, 1970’li yılların sonlarına doğru Sünni dernekler de oluşmaya başlamış. Önce Milli Görüş örgütlenmiş, 1980 sonrasında ise dini dernekler ortaya çıkmış. Bunlar sadece Fransa’da değil, Türkiye’deki camiler için de para toplamışlar. Halen 13-14 adet cemaat yapılanmasının faal olduğu ifade ediliyor. Diyanet ise 1981-82 yıllarında ilk etapta 50-55 din görevlisiyle gelmiş. Diyanet’le birlikte cami fonları oluşmuş. Halen Milli Görüş’ün de ayrı fonu olduğu belirtiliyor. Mesafeli bir bakışa sahip olan bazı görüşmecilerimiz, Milli Görüş’ün tasavvuf grupları ve cemaatler arasında en demokrat oluşum olduğunu, bağnazlık yapmadığını, girişken ve seviyeli kişiler yetiştirdiklerini vurguladı. Diğer taraftan Diyanet’in de son dönemde cemaatçi bir bakışa sahip olmadığı, geniş bir tabana hitap edebildiği ve bu amaca hizmet eden etkinlikler yaptığı da söylendi.

Sünni cemaatler arasında ne düşmanlıktan ne de işbirliğinden söz etmenin mümkün olmadığı anlaşılıyor. İsteyen istediği camiye ve derneğe gidebiliyor, ama kişisel rekabetin çok olduğu öne sürülüyor. Cami derneklerindeki ‘açık kapı’ politikasının bu gelişmeyi güçlendirdiği belirtiliyor. Camiler çoğaldıkça cemaat üzerinden parçalanma yaşanmasının kaçınılmaz olduğunu ifade eden bir görüşmecimiz, Afrika kökenliler içinde çok sayıda IŞİD sempatizanı olduğunu ve kendilerini gizlemediklerini, bunların muhtemel etkilerini öncesinde bertaraf etmek için gayret gösterilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Birey Boyutu

Aidiyet ve sosyalleşme

Fransa’nın çalışma ve tatilden oluşan ve insanı yalnızlaştıran hayat tarzı, Türkiyelileri de kuşatıyor. Ancak bu hayat tarzı Fransızların tersine Türkiyelilerde toplumsal bir içe kapanma yaratmış. Fransız toplumunun ilgi gösterdiği, örneğin ata binme veya dans dersleri gibi aktivitelerde neredeyse hiç Türkiyeli bulunmuyor. Bu durumun yeni nesilde değişme işaretleri göstermesiyle birlikte, bir görüşmecimiz Eiffel Kulesi’ne çıkan, Louvre Müzesi’ni gezen ya da Notre Dame Kilisesi’ni gören Türkiyelilerin en fazla %1 olduğu kanaatine sahipti. Bunun bir nedeni hala Türkiye kodlarıyla yaşanması ve Türkiye’den kopuşun bir süreç dahilinde gerçekleşmesi.Sonuçta ortaya aile bağları güçlü ve birbirine yakın olma isteğiyle aynı mahallelerde yaşayan bir cemaatler bileşkesi çıkmış. Sosyal ilişkilerin Fransızlarla veya Araplarla çok sınırlı olduğuna, ancak üçüncü nesilde başladığına dikkat çekiliyor. Görünen o ki, yabancı hissetmeme arayışı nedeniyle herkes kendi çevresi içinde yaşıyor.

Kendi akraba ilişkileri dışında, Türkiyeli toplumun görünür olduğu ortamlar düğünler ve cenazeler. İlk neslin ancak şimdilerde katılımcı halde geldiği, ikinci neslin onları geniş topluma doğru çektiği ve bunun esas olarak kadınlar sayesinde olduğu vurgulanıyor. Adaptasyon açısından temel sorun, göçmenlerin üç kültür arasına sıkışmış olmaları. Evde Türkiyeli, okulda ve iş yerinde Fransız, sokakta Arap kültürü içinde yaşıyorlar. Bunlara rağmen Türkiyelilerin başarılı bir uyum gösterdikleri söylenebilir. Dilencisi olmayan, ekonomik sorunları düşük, uyuşturucu ve hırsızlık gibi suçlara bulaşmamış, çalışkan bir toplum yaratmışlar. Buna karşılık kültürel açıdan kalın bir ‘kabukları’ olduğu tespiti yapılıyor. Bunun en rahatsız edici görünümü ise namus suçlarında ortaya çıkıyor.

İlk neslin nerdeyse hiç Fransızca bilmemesinin de etkisiyle bugün Türkiyelilerin (çoğu kız olmak üzere) sadece %2,5’i üniversite mezunu. Türkiyelilerin %60’ının sosyal yardım alıyor olması ise sınıfsal konuma ilişkin önemli bir işaret. Bunun sonucu olarak, diğer göçmenlerle mukayese edildiğinde siyaset ve medyada zayıf kalınması şaşırtıcı değil. Sosyal alanda da dezavantajlı bir durum var. Dil bilmeyenlerin sağlık sorunları yaşadıklarında karşılaştıkları sıkıntılar, hala çözülmemiş; eskiden dil bilmeyenler için gönüllü tercüman bulmak kolayken şimdi bunun çok zor olduğu vurgulanıyor. Ayrıca çeşitli nedenlerle ailelerinden alınıp başka ailelere verilecek çocuklar için gereken koruyucu aile kurumunun Türkiyelilerce cazip bulunmaması, aile içi şiddet olayları sonrasında çocukların Fransız ailelere verilmesini teşvik ediyor. Bu sıkıntılar süreklilik arz eden bir yabancılaşma üretmiş gözüküyor. Eşi Fransız olsa bile Türkiyelilerin “tam Fransız” olamadığı, “Fransız’ım” diyemediği ifade ediliyor. Yakın geçmişte yapılan bir araştırmada “İmkan olsa Türkiye’de yaşamak ister misin?” veya “Yatırımlarını Türkiye’de mi yapıyorsun?” sorularına %80 oranında ‘evet’ denmesi, söz konusu sıkıntının göstergesi olarak okunabilir. Psikoloji alanında çalışan bir görüşmecimiz hiç Türkiye’de yaşamamış olanların bile vatan hasretinden söz ettiğini ama aynı zamanda Türkiye’nin Fransa’dan “daha kötü” olduğunu düşündüğünü belirtti. Dolayısıyla bulunduğu yere uyum sağlayamayacağını bilen, ama bu yerin kendi ülkesinden daha cazip olduğunun da farkında olan bir göçmenlik halinden söz ediyoruz. Diğer taraftan bir görüşmecimiz, her iki ülkeyle aynı anda ilişki kurabilenlerin göçmen olarak daha başarılı olabildikleri gözlemini paylaştı. Bu durumun her iki tarafa da daha nesnel bakmayı sağladığını öne sürdü.

Kimlikler

Fransa’ya uyum sağlama açısından Kürtlerin özellikle kanunları öğrenip kullanma konusunda ve genelde siyasi alanda kendilerini duyurma açısından başarılı olduğu görünüyor. Ancak iş hayatında ve sosyal alanda cemaat özellikleri sorun oluşturabiliyor. Politika gençlere cazip geldiği ölçüde iş hayatına girme gecikiyor ve genelde olumsuz koşullarda hayata atılmak zorunda kalınıyor. Kürtlerin genelde kendilerini korumasız hissetmelerinin kısa vadeli düşünme alışkanlığı ürettiğini ve bunun da sonuçta Fransız toplumunda yabancılaşmaya neden olduğu iddia edildi. Kürtlerin kültürel açıdan da daha muhafazakar oldukları anlaşılıyor. Aile içinde kadın/erkek sorununun Kürtlerde daha fazla olduğu, genelde daha agresif bir aile ortamına sahip oldukları söylendi.

Öte yandan Alevilerin kültürel özellikleri uyum açısından avantaj oluşturuyor. Kadınların başı açık olması daha az içe kapalı bir cemaat üretmiş. Genelde Kürtler Türklerle evlenmezken, Alevilerle Sünniler arasında evlilikler ve iş ortaklıkları görülüyor. Yine de örneğin konu bir Fransızla flörtse, erkeklerin bunu yapabildikleri ama kızlara müsaade edilmediği anlaşılıyor. Alevilerin asıl sorununun adaptasyondan ziyade nesiller arası kopuş olduğunu söylemek mümkün. Ailelerin Alevi öğretisini sağlamada yetersiz kalmaları derneklerin oluşmasına neden olmuş ama sonuçta ihtiyaca tam olarak cevap getirmemiş. Bu durum sokak ve okul kültürünün daha baskın hale gelmesiyle ve aile içinde kırılmalarla sonuçlanmış. Öte yandan Alevilerin Fransa’ya entegrasyonu önemsediği açık. Çocuklarını okutmak isteyen, kamusal alanda uyum sorunu olmayan, kadını iş hayatında, nispeten açık bir cemaat. Bu ortam çocukların da özgüvenini artırarak onları daha dışa dönük kişiliklere dönüştürüyor.

Sünnilerde ise uyum açısından en önemli engel giyim kuşamın Fransa ortamıyla uyumlu olmaması, bu mesele neredeyse politik bir faktör haline gelmiş. Bu sadece başörtüsüyle bağlantılı değil. Erkekler de seçtikleri tarz itibarıyla ayrıksı duruyorlar ve kültürel açıdan ‘yabancı’ olarak algılanıyorlar. Psikiyatr olan bir görüşmecimiz, bir çocuğun 7 yaşına geldiğinde nasıl göründüğünü bildiğini ama göçmenlerin sanki başkaları tarafından nasıl algılandıklarını bilmiyormuş gibi davrandıklarını ifade etti. Bunun özellikle birinci nesilde “Fransız olma korkusuyla” açıklanabileceğini öne süren aynı görüşmecimiz, Fransızların yadırgayıcı bakışının da Türkiyeliler tarafından agresif bulunduğunu ve ters tepkiyi   tetiklediğini vurguladı. Diğer bir deyişle Sünni göçmenler baştan kötü algılanacakları beklentisine sahipler ama ‘Fransız gibi’ görünmeyi de kişiliklerinden ödün vermek olarak değerlendirebiliyorlar. Bu durum uyum sorununu cemaatin içinde çözme eğilimi üretmiş.  Ancak Türkiyeliler dışında farklı Müslümanların da olması ve bunların aynı cami cemaatlerinde buluşması, ‘cemaat’ kavramını genişletmiş durumda. Bunun en olumsuz tarafı son dönemde diğer göçmen gruplarda radikal İslam’a eğilim ve katılımın görünür hale gelmesi. Bu katılımların genelde ‘ailece’ olduğuna dikkat çeken bir görüşmecimiz, önümüzdeki dönemde Sünni gençlerin “hangi İslam’ı seçeceği” sorusuyla da karşılaşacağı uyarısını yaptı.

Türkiyeli Hristiyanlar hakkında bir fikir vermek üzere, Keldanilerin de esas olarak ‘cemaat  içi’ bir hayat sürdürdükleri ancak Fransa’ya uyum ve entegrasyon açısından pek sorun yaşamadıklarını belirtmek gerek. Evlilikler genelde cemaat içi ama Fransızlarla da başlamış. Ancak söz konusu evliliklerde Fransız olanın Keldani kültürüne yaklaştığına işaret ediliyor. Genç nesil tümüyle okuyor, dindarlığı sürdürüyor ve tüm adetlere katılıyor. Okulları olmadığı için Keldanice evlerde ve kiliselerdeki kurslarda öğreniliyor. İş hayatında yemek, tekstil, kuaförlük, mobilya, sürücü okulu, düğün salonu işletmeciliği gibi alanlarda yoğunlaşmışlar. Sosyal hizmet veren dernekleri, belediyelerde meclis üyelikleri var. Gözlemciler düğünlerinin çok modern olduğundan ve çok şık giyindiklerinden söz ediyor. Bütünüyle bakıldığında ortak bir inanç alanına yaslanmanın ve devletin sempatisini kazanmış olmanın avantajları açık olarak görülüyor. Tek şikayetleri, cemaatin esas olarak Fransızca konuşması nedeniyle Keldanice’nin yok olma tehlikesi ve son dönemde gençler arasında boşanmaların artmış olması.

Gençlik ve Eğitim

Gençlerle ilgili temel gözlem ne Fransız ne de Türkiyeli olmaları, ama bir melezlik de yaratamamaları. Aidiyetin olmadığı ve oluşmadığı bir süreç içerisinde yetişiliyor. Fransa’da doğmuş olanların daha güçlü bir kimlik arayışının olduğu ve bunun ‘aşırı kimlikleşme’ yaratabildiği vurgulandı. Gençlerin kimliksizliğinin tuhaf bir Türkçe ve Fransızca ürettiği, toplumun ana gövdesine tutunmakta zorlanan bir alt kültüre dönüştüğü söyleniyor. Buradan çıkış için ailenin bulduğu yol, gençler üzerinde yoğun baskı uygulayarak onları bir ‘kurtuluş’ gibi sunulan evliliğe yönlendirmek. Gençler de buna razı oluyorlar, çünkü hem ailenin yaşadığını yaşamamak hem de evden uzaklaşmak istiyorlar.

Buna bir an önce zengin olma arzusunu da eklemek gerek. Ancak bunun nasıl olacağı pek belli değil ve görüştüğümüz gözlemciler şu anki neslin ilk nesil gibi cesur ve girişimci olmadığının altını çizdiler. Anlaşıldığına göre, bugünün gençleri zenginleşmenin gereğini yerine getirme imkanlarına sahip olmadıklarını idrak ettikleri ölçüde, kazanıp biriktirme peşine düşmektense sosyal hakları garanti etmeye yöneliyorlar. Bunda eğitimdeki başarısız konumun büyük payı var. Her üç nesilde de Türkiyeliler diğer kimlik gruplarına göre daha başarısız. En az üniversiteli oranı da halen Türkiyelilerde.

Üçüncü nesilde Türkçe’nin zayıflamasının bir sonucu olarak Türkiyelilerle Arap gençliği arasındaki ilişkilerin arttığı ifade ediliyor. Sonuç daha isyankar bir nesil ve Fransa’ya düşman bir psikoloji olarak ortaya çıkıyor. Bu durum iş ve aile hayatında başarı şansını daha da düşürmekte. Ama yine de Türkiyelilerin tamamen sokak kültürünün parçası olma gibi bir durumları yok. Suça bulaşma oranları düşük. Eğitime ara verenler ve aile kontrolü dışında kalanların, arabalardan hırsızlık türünden ‘mahalle suçlarına’ karıştığı da vurgulanıyor. Ancak çeteleşmenin az olduğunda herkes hemfikir. Ne var ki sokakta da bir aidiyetin olmaması, okul ve ailede aradığını bulamamış bazı gençlerin boşluğa düşmesine ve bireysel radikalleşme yolunun açılmasına neden olabiliyor.

Gençleri Fransa’da başarılı olmalarını sağlayacak şekilde yönlendirmenin tek yolu eğitim. Ancak eğitimin bu işlevi görmesinin önünde iki engel bulunuyor. Birincisi sisteme göre ortaokulun son sınıfında eğitimin daha sonraki sürecini belirleyen bir seçimin yapılması ve sonradan buradan ‘geri dönüşün’ çok zor olması. Bu seçim anında genelde göçmen çocuklar ‘ticari’ okullara yönlendirilerek mavi yakalı olmaya teşvik ediliyor veya zorlanıyorlar. Bu kararı öğretmen kurulları belirli kontenjanları gözeterek veriyor ve eğer ailenin itirazı olmazsa karar kendiliğinden kesinleşiyor. Dolayısıyla ailenin bilinçli davranmadığı durumlarda çocuk kapasitesine uygun olmayan daha ‘düşük’ bir eğitime mahkum olabiliyor. Bu da bizi ikinci engele getirmekte. Ailelerde başarı çabuk zengin olmakla ölçüldüğü ölçüde çocuk okutma kültürü de zayıf. Daha somut olarak aileler ‘çocukla ilgilenmenin’ ne anlama geldiğini de bilmiyorlar. Yemeğini yemesi, kendisine markalı giysiler alınmasını yeterli sanıyorlar. Türkiyeli ailelerin okul aile birliklerinde yer almadıkları, dil eksikliği nedeniyle çocuğun durumuyla ilgilenmedikleri çok paylaşılan bir gözlem. Öte yandan aile kültürü fazlasıyla çatışmacı nitelikte. Birçok ailede herkesin bağırarak konuştuğu ve kimsenin diğerini dinlemediği ileri sürüldü. Okul ise tamamen farklı. Dolayısıyla ortaya çift kültürlü ve çift karakterli çocukların çıkmaya başladığı ifade ediliyor. Bir görüşmecimiz en iyi arkadaşının Hristiyan olduğunu annesine söylemekte zorlanan bir çocuğu örnek verdi. Anne olumlu yaklaşınca çocuk sevinçten ağlamış, çünkü aile kültürü içinde böyle bir yaklaşım beklememiş.

Bu engeller nedeniyle eğitim ciddi bir psikolojik blokaja dönüşebiliyor. Bunda ailenin alınganlığının, kolaycılığının ve bilgisizliğinin de çok etkili olduğu vurgulandı. Ruh sağlığı açısından bakıldığında, eğitim sorunlarının çoğunun ebeveyn-çocuk ilişkisindeki sorunların uzantısı olduğunu söylemek mümkün gözüküyor. Anlaşıldığına göre aileler eğitimin sadece ders çalışıp sınıf geçmek olduğu düşüncesiyle davranıyorlar. Oysa okulda başarı için çocuğun okuldaki ortama ve arkadaşlarına uyum sağlaması gerekiyor. Adaptasyonun en işlevsel ortamı ise ders dışı saatler ve özellikle öğle arası. Bu sürede çocuklar kantinde bir araya geliyor ve hem sosyalleşme hem de dillerini geliştirme fırsatı yakalıyorlar. Ne var ki birçok Sünni ailenin çocuklarını kantine yazdırmadıkları, öğrencilerin evde yemeklerini yiyip tekrar okula döndükleri biliniyor. Bunun nedeni kantinde domuz eti satılma ihtimali, birçok okul yönetimi  bu tür ürünlerin satılmadığını garanti etmesine rağmen söz konusu alışkanlık devam ediyor. Bu noktada karşı taraftan yansıyan önyargıların engelleyici rolüne de dikkat çekmek lazım. Son dönemde Türkiye’ye yönelik algı o kadar kötü ki Türkiyeli çocukların diğerlerin yakınlaşması zorlaşıyor ve adapte olma isteği de azalıyor.

İlk neslin sorunu hiç dil bilmeme haliyken, ikinci neslin dil bilmekle birlikte bunun kaidelere uygun bir dil olmadığı, yani resmi makamlara hitap etmeyi bilmeyen, oradan gelen evrakı hakkıyla anlayamayan bir Fransızca olduğu tespiti yapılıyor. Üniversite talebelerinin bile bu durumda olduğu, çünkü baştan eksik Fransızca ile başlanıp ilk fırsatta sokak diline dönüldüğü ifade ediliyor. Bütün bu olumsuz tabloya karşılık ailelerin haklarını öğrenmeye başlamalarıyla birlikte eğitimin 2005 sonrası nispeten iyiye gitmesi ve özellikle kızların okuma eğiliminin güçlenmesi işin olumlu yanı.

İş hayatı

İstihdam açısından bakıldığında Türkiyelilerin Fransa’da çok büyük sorunlarının olmadığı anlaşılıyor. İş bulmaları cemaat içinde daha kolay. İlk kuşağın cemaatçi tutumunun bu açıdan bakıldığında avantaj sağladığı belirtiliyor. Ancak iş bulma ve iş geliştirme konusunda elverişli bir ortamın bulunmadığı, bu sebeple halen 3 milyon kalifiye Fransızın daha iyi çalışma şartları bularak yurt dışına çıkmış olduğu vurgulanıyor. Bu ortamda Türkiyeliler belirli sektörlerde birikmişler ve zaman içinde o alanlarda önemli bir güç haline gelmişler.

Bunların başında yemek sektörü geliyor. Türkiyelilere ait halen 6 bin restoran olduğu belirtiliyor, bunların çoğu dönerci ve genelde tek dükkandan oluşan işletmeler. İkinci sektör giderek zayıflamış olmakla birlikte konfeksiyon. Zaten Fransa’ya kitlesel işçi göçünün öncesinde terziler gelmiş. İşçiler 1968-70 aralığında tekstil fabrikalarında çalıştıktan sonra, rotasyon dönemlerinde tazminatlarını alanlar konfeksiyon işine başlamış ve kadınlar uzun süre evde atölyeler oluşturmuş. Daha sonrasında Yahudi tasarım firmaları için çalışan ve Afrikalıları çalıştıran büyük konfeksiyon firmalarına dönülmüş. Çinlilerin girmesiyle piyasa büyük darbe almışsa da, hala sektörün %70’inin Türkiyelilerin elinde olduğu ileri sürülüyor. Önemli bir diğer sektör ise, kazanılan paranın kolayca aktarıldığı inşaat ve müteahhitlik. İtalyanlarla başlayıp, İspanyol ve Portekizlilerin eline geçen bu sektörün bugün %40’ının Türkiyelilerin elinde olduğu düşünülüyor. İnşaat sektörünün elde tutulması, Türkiyelilerin kendi evlerine sahip olabilmeleri açısından önemli bir avantaj oluşturmakta.

Bugün iş hayatında giderek artan sıkıntı, eğitimli kesimin iş bulabilme sorunu. Dilin eksik kalması bu durumun nedenlerinden biri. Yabancı isimli müracaatlara ayrımcılık yapıldığı da yaygın bir kanaat. Burada bir sebat sorununun da olduğu, çok çabuk hayal kırıklığına uğrandığı ekleniyor. Bir görüşmecimiz Türkiye’ye yaptıkları ilk müracaatlara ret cevabı alan bazı gençlerin Türkiye ‘defterini’ kapamalarını örnek olarak verdi.

Evlilikler ve boşanmalar

Yerleşik aile düzenine ancak 1995 yılında geçebilen Türkiyelilerde evlilikler halen yakın cemaat çevresi içinde ya da Türkiye’deki bağlar üzerinden gerçekleşiyor. Özellikle taşraya doğru gittikçe her yönüyle ‘feodal’ bir yaşamın olduğu ifade edilmekte. Evlilik yaşının yükselerek 25-32 arasına oturduğu ama nadir görülse de bazı ailelerde hala 13-14 yaş evliliklerinin yapılmaya da devam ettiği savunuldu. Bekarların ayrı eve çıkmadıkları, iş bulanın ise hemen evlenmeye yeltendiği ama genelde ücretin yetersizliği nedeniyle sorunlar yaşandığına işaret edildi. Erkeğin Türkiye’den geldiği durumlarda karısının çalışmasını istememesinin sorunları derinleştirdiği vurgulandı.

Cemaat dışı evlilik konusunda Türkiyelilerin genelde Fransızlarla evlenmeye olumlu bakmadıkları görülüyor. Alevilerin daha esnek oldukları, Sünnilere ‘kız verdikleri’ ancak Sünnilerin Alevilere ‘kız vermekten’ kaçındıkları ifade edildi. Hatta Sünniler açısından Hristiyanlarla evlenmenin Alevilerle evlenmeye tercih edildiği anlaşılıyor. Türkiye’yle ‘ithal gelin/damat’ ilişkisinin de artık çok azaldığı belirtiliyor. Bunun nedeni gelen kişilerin Fransa’da mutsuz olmaları, ailelerin sonradan parçalanabilmesi, insanların tek başına ortada kalmaları ve bazılarının tekrar Türkiye’ye dönme zorunluluğunda doğan travmalar. Bu nedenle Türkiye’dekilerin de artık Avrupa’ya kız vermediği öne sürüldü.

Yanlış veya zorlama evliliklerin sonuçlarından biri, bugün evli olmayan bir 40 yaş kadın kuşağının varlığı. Bunların çoğu kendilerine sunulan seçeneği istememişler ama kendi istedikleri kişilerle de birlikte olamamışlar. Şimdi ise evlenmeyi kategorik olarak reddettikleri ifade ediliyor. Aslındabirçok kız çocuğunun kimlikten bağımsız olarak trajik denebilecek bir konumda sıkışıp kaldıklarına dikkat çekildi. Aile içine mahkum olmanın, aile içinde evlenmek zorunda kalmanın bedelini bir görüşmecimiz ‘var olmamak’ olarak betimlerken, bu ailelerde yaşananın ‘sessizliğin tahakkümü’ olduğunu söyledi.

Aile içi şiddetin epeyce yoğun olduğunun konuşulmasına karşın sığınma evlerinde hiç Türkiyeli kadın olmadığı söyleniyor. Bunun kadınlar üzerindeki baskı olmadığının değil, aksine baskının yoğunluğunun işareti olduğunun altı çizildi. Şiddet boşanmaya, boşanma ise eski kocanın ve genelde ailelerin daha çok şiddet uygulamasına neden olabiliyor. Eğer ortada çocuk varsa bu durum daha da ağırlaşabiliyor. Fransa’da boşanmış ailelerde çocukları ‘öteki ebeveynden nefret ettirmeme’ kanunu bulunuyor ve Türkiyelilerin bu kanuna uymakta büyük zorluk çektiği tespiti yapılıyor.

Anlaşıldığı kadarıyla diğer ülkelerdeki gibi Fransa’da da evlilik kurumu büyük sorunlarla karşı karşıya. Şiddet zaten boşanmanın temel nedeni, ama ikinci nesilde özgüven artarken sabrın azalması da aynı yönde bir etken olarak öne sürülüyor. Boşanma isteği daha ziyade kadından geliyor ve şiddet uygulanmış ise kadının hakları artıyor. Kadının ekonomik bağımsızlığı da ilave bir unsur oluyor. Ancak çocukların annede kaldığı göz önüne alınırsa devlet destekleri genelde yeterli olmuyor, anne sosyal yardıma bağımlı hale geliyor, işe giremiyor ve nihayette durumu daha da kötüleşebiliyor.

Boşanma oranları tüm toplumda yükselmekle birlikte Türkiyelilerin de artık daha çok, daha erken ve daha kolay boşandıklarının altı çizildi. Bunda vatandaş olmak için evlenen bazı erkeklerin boşanma talepleri, ya da ‘ithal gelinlerde’ baskının ters tepmesi gibi ilave unsurların da payı var. Ayrıca Fransa’daki toplumsal normların kadın hakları ve aile içi şiddet konusunda fazla duyarlı olduğunun ve bunun da boşanma yönünde teşvik edici bir atmosfer yarattığının unutulmaması gerek.

Ruh sağlığı

Fransa’daki Türkiyelilerin psikolojik sorunlarının epeyce yaygın olduğu anlaşılıyor. Cemaatçiliğin güven duygusunu pekiştirdiği ölçüde olumlu bir zemin sağlayarak sorunları yumuşattığını öne süren uzman bir görüşmecimiz, yine de birinci nesilde şizofreninin çok olduğuna, ve kendi sorununu çocuğu üzerinden çözme eğilimine dikkat çekti. Örneğin Türkiye’den biriyle evlenilmesi baskısının bu yönde yorumlanması mümkün, çünkü birçok aile Türkiye’den biriyle evlenilmesi durumunda ülkeye geri dönüleceği beklentisi üretebiliyor. Ancak ikinci neslin daha sorunlu olduğu anlaşılıyor. Eğitimlilerde bile kimlik sorunu olduğu, endişe ve uykusuzluğun yaygınlığı, boşanmaya giden yolun çok kısa olabildiği tespiti yapılıyor.

Ruhsal sağlıksızlığın temel nedenlerinden biri erkeklerin kendilerini başarısız hissetmeleri. Ülkenin dilini iyi bilmiyor ve gündelik basit konuşmaların ötesini anlamıyorlar, dolayısıyla çocukların dil bilgisine mahkum oluyorlar. Bir süre sonra çocuklara ebeveyn rolü yüklenmeye başlıyor. Baba bu nedenle agresifleşirken, çocuk da aileye güven duyamamaya başlıyor. Sürekli tetikte olma, başına bir şey gelecek korkusuyla yaşama, çocuklarda sık görülen bir araz. Bu da anksiyete bozukluklarına, panik ataklara ve depresyona neden olabiliyor. Baba ise göçmenliğin verdiği genel stres durumuyla baş edemediği ölçüde şiddete meyledebiliyor. Ayrıca çocuklar Fransızlaştıkça daha fazla özgürlük talebiyle ailenin karşısına çıkıyorlar ve bu türden baba/çocuk karşılaşmaları aile içi şiddeti üst noktalara taşıyabiliyor.

Psikiyatri alanında çalışan görüşmecimiz, psikolojik hastalıkların %80’inin dışsal nedenlere dayalı olduğunun öne sürülebileceğini belirtti. Göçmenliğin bilinmez ve tam olarak anlaşılamaz bir dünyada yaşamak anlamına geldiğini vurgulayarak, göçmenlerin özellikle ilk geldiklerinde bir ‘bebek’ gibi korumasız olduklarına işaret etti. ‘İthal gelin/damat’ durumunda aynı konumun tekrarlandığına dikkat çekti. Bu durum bazı kişileri eve hapsedebiliyor. Hiç evden çıkmayan, ilk kez çocuk sahibi olduktan sonra dışarı çıkıp sokakla karşılaşan insanlar var. Görüşmecimiz, göçmen bir kadın grubunun gezi maksadıyla İstanbul’a götürülmesinden sonra aralarından birinin “55 yaşındayım, hayatımda 5 gün yaşadım” diyerek geziyi anlattığını aktardı.

Ekonomik koşulların ağırlığını, tutunma zorluklarını da düşündüğümüzde gizli depresyon halinin niçin yaygın olduğunu anlamak kolaylaşıyor. Buna ailenin doğru düzgün bir eve sahip olmamasını, yaşam alanlarının küçüklüğünü eklediğimizde, genç nesilde intihara kadar gidilmesi şaşırtıcı değil, çünkü ailenin ruhsal sıkıntılarının tüm yükü çocuğun sırtına yükleniyor. İlk nesil göçmenler gidilen ülkede doğmamış, orada yetişmemiş ve çoğu zaman orada da ölmüyor. Oysa çocuklar o ülkede doğuyor, yetişiyor ve ölüyorlar. Dolayısıyla ‘sahici’ olan, yani içinde yaşadığı toplumun parçası olabilenler ebeveynler değil çocuklar. Öte yandan bunun sonucu olarak yaşanan sıkıntının sebebi de sanki çocuklarmış gibi algılanıyor ve nitekim ebeveynler çekilen sıkıntının çocukları için yaşandığını öne sürebiliyorlar. Böylece çocuklar kaldıramayacakları bir sorumluluk duygusu altına giriyor, kendilerini suçlamaya yönelebiliyor ve bu yük altında eziliyorlar. Söz konusu içsel gerilimin en belirgin uzantısı, nesiller arası iletişimsizlik. Aile geleneği nedeniyle ebeveyn/çocuk arasında çoğu zaman açık gerilim olmasa da, iletişimsizlik doğal durum haline gelmiş.

Türkiye’ye Bakış 

İlişkiler/Yapı

Ülkeye geri dönme fikri tüm göçmenlerde var ve zayıflasa da devam ediyor. Ancak hangi cemaatten olursa olsun hiçbiri göç ettiği ülkedeki ‘konfordan’, elde ettiği sosyal haklardan ve özgürlük ortamından vazgeçmek istemiyor. Öte yandan kendi ülkesinden fiziksel uzaklaşma ruhen yakınlaşmaya da neden olabiliyor. Göçmen kendi zihninde anayurduyla manevi bir bağ kuruyor ve bunu tutunacak bir dala dönüştürebiliyor. Bu genel ruh halinin ötesine geçildiğinde ise kimlikler arasında çok belirgin farkların olduğu görülüyor. Sünniler açısından Türkiye son yıllarda güçlenmekte ve bu onların özgüvenini artıran bir etken. Bir görüşmecimiz, Türkiyelilerin imajının düzeldiğini, yürüyüşlerinin bile değiştiğini ifade etti. Bu kesim hala Türkiye’ye yatırım yapmanın ve ‘bir gün’ dönmenin peşinde. Buna karşılık eğer iş ilişkisi yoksa diğer kimlikler açısından Türkiye sadece turistik anlam taşıyor. Kürt ve Alevilerde dönmeyi düşünen artık neredeyse yok denebilir. Keldaniler gibi Hristiyan cemaatlerde ise şu an dönüş fikri olmasa da, buna kategorik olarak olumsuz bakılmıyor.

Türkiye konusunda kimliklerden bağımsız olarak en başarılı görülen kurum konsolosluklar. Eskiden konsolosların itici davranışı nedeniyle çocuklarını Türkiye vatandaşı yapmayanlardan söz ediliyor. Oysa şimdi konsolosluğun ve çalışanların tavrı olumlu bulunuyor, hizmetlerinin kalitesinin yükseldiği belirtiliyor. Bunun halkın devletle barışması için bir fırsat yarattığına dikkat çeken bir görüşmecimiz, konsoloslukların artık halkın içine girdiğini ve eşitlikçi bir tutum sergilediğini, ancak Sünni kesimin dışındakilerle yakınlaşmakta zorlandığını öne sürdü. Yine de konsolosların dernek ziyaretleri yaparak verilen hizmetleri anlatmaları takdir topluyor. Başka bir görüşmecimiz şimdilerde konsolosluğa itiraz etmenin, şikayette bulunmanın mümkün hale geldiğini memnuniyetle aktardıktan sonra, eskiden 08.30’da açılacak konsolosluk için sabahın beşinde kuyruğa girildiğini hatırlattı.

İlginç bir tecrübe, Türkiye’deki seçimlerde oy verme nedeniyle yaşanmış. O zamana kadar konsolosluklarla muhatap olmaktan özellikle kaçınan, bunu ideolojik olarak reddeden bazı Kürtler bu dirençlerini bir kenara koyarak seçmen olmuşlar. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında ise Türkiye’nin Fransa’daki Türkiyeli entelektüelleri ve medyatik kişileri tanımadığı, onlardan yararlanamadığı, oysa onların Fransa toplumuyla konuşabilme yetenekleri olduğu vurgulanıyor.

Son 6-7 yılda Türkiye devletinin Fransa’ya ilgisinin arttığı, halkla buluşmalara önem verildiği teslim ediliyor. Ancak bunun olumlu olduğu kadar olumsuz da etkisi olduğu düşünülüyor, çünkü Türkiye’nin sorunlarını göçmenlerin hayatına taşıyor. Konsolosluğun bir psikolojik bariyer olmaktan çıkması ve özellikle Kürt meselesinde çözüm süreci çok olumlu bir etki yaratmış. Köyünde yatırım yapmak isteyenlerin sayısı artmış, insanlar tatillerde Türkiye’yi tercih etmeye başlamış. Ancak çözüm sürecinin durması bu olumlu eğilimi bitirmenin ötesinde hayal kırıklığına ve duygusal uzaklaşmaya neden olmuş.

Çekinceler ve beklentiler

  • Diplomasinin sadece elçilikler üzerinden yapılamayacağı, sivil toplum örgütlerinin teşvik edilmesi gerektiği, doğru kurumlar üzerinden doğru yöntemlerle ilerlenmesinin şart olduğu birçok görüşmecimiz tarafından ifade
  • Daha geniş bir bakışla Türkiye devletinin Fransa’ya daha fazla konsantre olması tavsiye Fransa’daki Türkiyelilerin görünürlüğünün sağlanması amacıyla sinema ve müzik gibi sanat dallarında destek üretilmesinin işlevsel olacağı ve böylece Türkiyelilere yönelik çekincelerin azaltılabileceği belirtildi.
  • Bu bağlamda eğitim, Türkiye’nin özellikle üzerine eğilmesi gereken bir alan olarak öne çıkıyor. Türk okullarının açılması akla ilk gelen önerilerden biri. Ancak daha önemlisi, bugünün dünyasında klasik öğretmenlerin bir işe yaramadığına dikkat çekilerek, daha az sayıda ama daha kaliteli öğretmene ihtiyaç olduğu savunuldu. Eğitimde farklı yöntemlerin kullanılması, askerlik hizmeti yerine öğretmenliğin mümkün kılınması gündeme geldi. Böylece zaten azaltılan askerlik muafiyet parası yerine Türkiyelileri istihdam etmek ve kültürü Fransa’da yaşamakta olan kişiler eliyle sürdürmek mümkün olabilecek. Askerlik hizmetini öğretmenlik dışında Fransa’daki sivil toplum kuruluşlarında ya da ataşeliklerde yapma yolunun da açılması
  • Bunun dışında gençlere burs vermenin yeterli olmadığının altı çizildi. Gençlerin eğitimde yollarını ararken yönlendirilmeye, tercih yapma durumunda kaldıklarında işlerinin kolaylaştırılmasına ve daha sonrasında takip edilmelerine ihtiyaç duydukları vurgulandı.
  • Nihayet şiddet gören kadınlar için mekan ve destekleyici programlar, koruyucu aileler yaratabilmek için ise fon ihtiyacı üzerinde duruldu. Ayrıca ilk iki neslin ruh sağlığı açısından tedavi ihtiyacı içinde olmalarına karşın sağlık imkanlarını kullanmayı bilmedikleri söylendi. Sorunun kültürel olduğu düşünülerek, bu amaçla psikolojik yardım için kliniklerin açılması önerildi.

Metodoloji Üzerine Bir Not

Sosyal bilimde göçmen araştırmaları: anketlerden derinlemesine mülakatlara

Sosyal bilimlerde ‘sahayı’ anlamaya yönelik çalışmaların hepsi kullanılan yöntemden kaynaklanan sorunlar içerir. Nasıl bir ‘sondaj’ ya da ‘ölçüm’ metodu kullanırsak kullanalım, karşımızdaki gerçekliğin sadece bir bölümüne ve üstelik ne kadar olduğunu tam bilemediğimiz bir yanılsama payı ile yaklaşabiliriz. İstatistik yöntemler ortalama muhtemel yanılgı hakkında fikir verse de, söz konusu yanılsama hakkında fazla bir şey söylemez. Yanılgı, araştırma kullandığı ‘iletişim’ yönteminin doğru sonuç verdiğini, ancak tesadüfi yöntemler nedeniyle sapma yaşanacağını varsayar. Yanılsama ise, bizzat iletişim yönteminin doğru sonuçlar üretmekteki sınırlılığına işaret eder.

Sosyal alanı zihni ve duygusal katmanlardan oluşan bir bütün olarak tasavvur edersek, en ‘üstte’ yer alan, sosyal iletişime en açık olan fikir ve algıların daha kolay anlaşılıp ölçülebileceğini öngörebiliriz. Buna karşılık daha ‘derinde’ duran, muhatap alınan kişilerin bile tam olarak tanımlayamamış oldukları katmana inildiğinde araştırmacı kendisini de içine alan biricik bir deneyin parçasına dönüşür. İlk örnekte gerçeklere ulaştığımızı düşünmek için yanılgıyı ortadan kaldırmak yeterlidir. İkinci örnekte ise gerçekler kendi öznelliğimizi de içeren bir yanılsama perdesinin ardında yatmaktadır ve üretilen verilere kritik bir değerlendirme gözüyle bakmayı gerektirir.

Uzmanlaşmanın, istatistiki yöntemlerin, mobilizasyonun ve haberleşmenin gelişimi, giderek ‘hassas’ ölçümleri mümkün kıldığı ölçüde, sosyal bilimleri de sosyal alanın ‘üst’ katmanlarını sorunsallaştırmaya yöneltmiş gözüküyor. Bu tercihin ardında sosyal bilimlere bir tür mühendislik payesi verme arzusunun yattığını söyleyebiliriz. Ancak epistemolojik açıdan bir meşruiyet argümanına dayanıldığını da vurgulamak lazım. Buna göre modern toplumlar iç etkileşim ve standartlaşmadan etkilenerek kültürel açıdan homojenleşmekteler. Dolayısıyla toplumdan aldığımız ‘cevapların’ yan yana getirilmesi, biriktirilmesi, mukayese edilmesi ve kategorileştirilmesi bilimsel açıdan meşrudur…

Bu genel kabul anket uygulamalarını sosyal bilimin temel araçlarından biri kılmakla kalmadı, onda diğer yöntemlere atfedilmeyen bir bilimsellik aranmasına da neden oldu. Tercih  şıklarının nispeten az ve berrak olduğu durumlarda toplumun eğilimini ölçmek açısından anket uygulamaları gerçekten de işlevsel. Seçim gününe yakın tarihte yapılan seçim veya referandum anketleri gelecekle ilgili doğru bir öngörü imkanı veriyor. Ancak bazı varsayımların geçerli olduğunu kabul etmek koşuluyla… Örneğin sorunun muhatapları ile soruyu kaleme alanların söz konusu soruya aynı anlamı vermesi gerekiyor. Ayrıca muhatapların samimi görüşlerini yansıtmaları da bir önkoşul. Oy verme gibi ‘sade’ bir eylemden, kimlik ve ahlak gibi alanlara dokunan tercihlere geçildiğinde ise, sorudan neyin anlaşıldığı ve anlaşılan soruya ne denli samimi cevap verildiği çok daha karmaşıklaşır. Bu denkleme kullanılan iletişim yönteminin ve soruları yönelten kişinin yaratabileceği algı kaymalarının da eklenmesi gerekir. Nihayet tek bir soru formülasyonuyla herkes için aynı anlamı üretmenin zorluğunu, samimi olsalar bile görüşülen kişilerin kafa karışıklığını, günlük reflekslerle cevap verebilme ihtimallerini ve nasıl algılanmak istediklerine göre tutum alabileceklerini de hesaba katmamızda yarar var.

Dolayısıyla alternatifler açık seçik, az sayıda ve herkesçe büyük ölçüde aynı anlama gelen bir tarzda formüle edilmediği sürece, modern ve gelişmiş toplumlarda bile anketler üzerinden sosyal alanı anlamak pek mümkün olmayabilir. Dahası bazen yüzeyde çok sade gözüken tercih durumları, derinde yatan psikolojik tepkilerle ilişkilenmiş olabilirler. Böyle bir durumda bir seçim anketinin de doğru yanıtlar üretmesi çok zor olacaktır.

Anket yöntemi ile ilgili bir diğer önemli eksiklik ise, toplumsal kesimlerin çeşitli meseleler karşısında aldığı tutumu tespit etsek bile, bu tutumun ardındaki nedenleri bilemememizdir. Söz konusu nedenlerin açıkça sorulması bile güvenilir bir veri oluşturmaz, çünkü nedenler katmanına inildiğinde fikir ve duygunun iç içe geçebildiği, kelimelerin anlamlarının değiştiği, kendi içinde çok katmanlı bir alana girmiş oluruz. Dolayısıyla anketlerle çoğu zaman ya çok yüzeysel ölçümler yapılabiliyor, ya da neyin ölçüldüğü bilinemiyor. Yorumlarken alt kategori üretmek zorunda kalınması ise her alt grubun çekirdeğinin genişletilerek yorumlanmasına neden oluyor ve böylece toplumsal zenginlik ve derinlik elden kaçıyor.

Bütün bu sakıncalarına rağmen anketler sosyal bilimde halen yaygın olarak kullanılıyor. Ancak üretilen sonuçların ima ettiği öngörülerin başarısızlığı giderek o denli ‘bilimsel’ bulunmayan farklı yöntemlere de meşruiyet kazandırmış gözüküyor. Bunlar arasında deneysel münazaraları, odak grup çalışmalarını ve derinlemesine mülakat yöntemini sayabiliriz.

Pozitivist bir bakışla daha az ‘bilimsel’ sayılan yöntemlere rağbet, sosyal bilim dünyasının öncü bakışının sonucu değil. Bilimsel sayılan yöntemlerin yetersizliği ile bağlantılı. 20. yüzyılın son çeyreğinden bu yana sosyal bilimlerin batı dünyasında bile anlama yeteneğini büyük ölçüde yitirdiği, bizzat elde edilen sonuçlarda gözlemlenebiliyor. Bunun temel nedeni modernliğin yaşamakta olduğu tıkanmadır. Toplumsal sorunları artık çözemeyen, aksine sorun yaratan bir kabuller silsilesi ile karşı karşıyayız. Topluma ve bireye ilişkin modern kabullerin karşılıkları giderek silikleşiyor. Bu bulanıklaşma, iletişim ve teknolojide yaşanan hızlı değişimin dengeleri bozmasıyla daha da kesif hale geliyor. Toplumsal tepkiler geçmişe nazaran çok daha karmaşık ve değişken.

Bunda ulusal sınırların eprimesi, bölgesel coğrafyaların göreceli etkinliğinin artması, yerelin evrenselleşmesi dinamiklerini teşvik eden küreselleşmenin önemli etkisi var. Çünkü küreselleşme ile birlikte gelen standartlaşma, sadece kültürel açıdan edilgen toplumları gelişmiş modern toplumlara benzetmekle kalmadı, batılı toplumların da kültürel açıdan daha ‘geçirgen’ olmasıyla sonuçlandı. Öte yandan normların standartlaşması, özgürlük, eşitlik ve adalet kavramlarının küresel boyutta yeniden tanımlanmasına neden olduğu ölçüde, modern toplumları ahlaken daha sorumlu ve dolayısıyla kırılgan yaptı. Yüzeyde tüm dünyayı birleştiren bir standartlaşma yaşanırken, altta kaotik bir duygu ve düşünce dünyası oluştu ve bu durum yeniden kimlikleşme ile toplumsal sahneye çıktı. Kendisini ne denli tahkim ederse etsin, hiçbir toplum bugün bu çok yönlü, yoğun ve belirsiz etkileşimden azade değil. Bunun anlamı herhangi bir araştırmada karşımıza çıkan görüşmecinin, bizim görebileceğimizden çok daha derin, çok yönlü ve kaotik bir zihinsel ve duygusal arka plana sahip olma ihtimalinin çok yüksek olduğudur.

Söz konusu ‘post-modern’ halin en kritik uyarıcılarından biri ise, modern toplumların  kültürel homojenliğine tehdit oluşturan göçmen meselesidir. İltica edenler, kaçaklar ve insan kaçakçılığına konu olanlarla birlikte ele alındığında, bugün her toplumun ya bir ‘yabancı’ sorunu ya da sorunsallaştırılmayı bekleyen bir yabancı katmanı bulunuyor. Toplumun geçmişe dayanan ana sosyal grupları karşısında bile aciz kalan sosyal ölçüm yöntemlerinin bu göçmen topluluklarını anlama açısından işe yaraması beklenemez.

Göçmenlerin parçalı yapısı, cemaatleşme alanının sınırları, güvenlik ve beka kaygısının gündelik hayatın parçası haline gelmesi gibi nedenler tanımlanabilen tek bir göçmen kategorisinin oluşmasını engelleyebiliyor. Ev sahibi toplumun farklı göçmenler arasında ayrım yapması ve onları kaçınılmaz olarak öznel bir biçimde algılaması da göçmenleri tek bir kategori olmaktan çıkarıyor. Bu iç ayrışma sadece kimlikler temelinde değil, ideolojik yaklaşım, kültürel arka plan ve bireysel psikoloji ile de besleniyor. Göçmenler geldikleri yeni ortamlarda her gün yeniden oluşan bir tepkisel kimlikleşme üzerinden hayata bakıyorlar. Bu da onları sürekli birbirine benzeten ve ayrıştıran iki dalganın ortasında salınmalarına neden oluyor.

Ev sahibi toplumların ekonomik, siyasi ve sosyal bağlamda kriz yaşadığı bir tarihsel dönemde gerçekleşen göç hareketleri, göçmenleri bütün bu krizlerle ve onların uzantıları  ile de karşı karşıya bırakıyor. Böylece aile kurumunun çözülmesinden suça bulaşmaya, nesiller arası mesafenin açılmasından yeni dindarlaşma ve milliyetçileşmeye bir dizi sorun, göçmenlerin sıradan ihtiyaçlarını kuşatıyor. Göçmenlerin algı ve tepkileri bu ruh hali içinde oluşuyor. Dolayısıyla mesele basitçe bir karşılıklı kabul, uyum ve entegrasyon meselesi olarak tanımlanamıyor… Güçlerin eşit olmadığı bir denklemde, göçmenler içe kapanmadan asimilasyona, dışlanma, ayrımcılık ve ırkçılıktan vatandaş hissetmeye giden geniş bir yelpaze üzerinde kendilerine sürdürülebilir bir konum arıyorlar. Düşünce, duygu, algı ve tepkileri parçalı ve değişken bir yapı arz ederken, çoğu zaman farkında olunan birçok tutarsızlığı da taşıyor.

Yerleşik modern toplumlarda bile sosyal alanı anlamakta yetersiz kalan anket çalışmalarının, konu göçmenler olduğunda çok yüzeysel ve yanıltıcı olabileceğini tahmin edebiliriz. O nedenle göçmenleri ele alan çalışmaların en azından niteliksel bir ayağının olması şart. Derinlemesine mülakat türünden niteliksel çalışmalarda iki farklı katmandan söz edilebilir ve bu katmanların birbirini beslemesine izin veren araştırmaların anlamaya daha fazla hizmet edeceği öne sürülebilir. Birincisi hedef alınan kitlenin bizzat kendisi, ikincisi ise o kitleyi tanıyanlardır.

Hedef kitle ile yapılan görüşmelerde kişilerin doğrudan ideolojik, siyasi ve psikolojik dünyasına girilmeye çalışılırken, sosyal, kültürel ve ekonomik çevreleri, bu alanlara nasıl uyum sağladıkları, çözümleri nerede aradıkları, kendilerini nasıl tanımladıkları, kişiliklerini ve kimliklerini neye dayandırdıkları ve nasıl besledikleri gibi soruların çizdiği bir çerçeve söz konusu olacaktır. Hedef kitleyi ‘tanıyanlardan’ oluşan diğer katmanda ise hem görüşülen kişinin perspektifi anlaşılmaya, hem de hedef kitlenin dışarıdan değerlendirilmesi alınmaya çalışılır. Söz konusu düzlem hedef kitlenin ötesinde, göçmenlik veya yabancılık halinin genel parametrelerinin de anlaşılmasına izin verir. Böylece daha dar kalan hedef kitlenin birçok algı ve tepkisinin nasıl bir ortamda oluştuğu hakkında temellendirilmiş ipuçları elde edilebilir.

Açıktır ki her iki katmanda da amaç olabildiğince geniş ve temsili bir görüşmeci yelpazesine ulaşmaktır. Göçmenlerle yapılacak herhangi bir çalışmada coğrafi köken, sosyoekonomik kıstaslar, eğitim, yaş ve cinsiyet yanında ideolojik, siyasi ve kimliksel farklılıkların da dikkate alınması gerekir. Bunlar araştırmanın hedef kitleyi doğrudan muhatap alan ayağında çok daha kritik niteliktedir. Hedef kitle ve çevre üzerine görüşmelerin yapılacağı kişilerde ise, konu üzerinde çalışmış olmanın yanı sıra, muhatap olunan siyasi/ideolojik yaklaşımların toplumu temsil edebilmesi ve kapsayıcı olmasına dikkat edilmesi yerinde olur.

Eklenmesi gereken bir husus da, niteliksel çalışmalardan çıkan verilerin istatistiki bir nitelik taşımaması, toplumda var olan eğilimlere işaret etmesidir. Bu tür çalışmalarda araştırmacı bir antropolog yaklaşımına sahip olmalı, görüşmecilere ve yapılan görüşmelere mesafe ile yaklaşmalı, eldeki gerçekliği zorlayan yorumlardan kaçınmalıdır. Niteliksel araştırmalar çok katmanlı bir gerçekliğe ilişkin olmanın ötesinde, ‘okuyanın’ bakışına göre değişebilen veriler üretir. Bu nedenle değerlendirmeyi yapanlar kendileri dışında olabilecek farklı okumaların önünü kesecek yorumlardan uzak durmalı, bulguları mümkün olduğunca ‘olduğu gibi’ ama doğru bağlamına oturtarak sunmalıdır. Çünkü söz konusu bağlamı da ancak o görüşmeleri yapan kişiler bilebilir ve dürüst araştırmacılık bağlamın da aynen veriler gibi nesnel bir anlayışla ortaya konmasını gerektirir.

Böyle bir yaklaşım niceliksel yöntemlerin kendilerini kurtaramadığı yanılsamanın önüne geçebilir veya en azından yanılsama ihtimalinin her okumada yeniden irdelenmesini baştan kabullenmiş olur. Toplumu rakamsallaştırmanın yol açtığı istatistik yanılgı paylarının önemi de böylece ikincil hale gelir. Çünkü kesinlik peşinde olan ölçümler ancak ölçtüğümüz şeyi ‘biliyorsak’ işlevsel olabilir. Bilmek ise ancak dışımızdaki gerçekliği ‘anladığımız’ zaman anlam kazanan bir kavramdır. Ne var ki hayat sosyal bilimcileri giderek bilmedikleri ve yeniden anlamak zorunda oldukları bir gerçeklikle karşı karşıya bırakmaya devam ediyor ve bu da modern sosyal bilimi – hele göçmenler gibi çok katmanlı bir alanda – kendisine yeniden bakmaya davet ediyor.

Araştırma Kapsamında Görüşülen Profiller

Her ülke içinde dengeli dağılan toplam 109 kişi

 Sivil toplum kurumları: araştırmacı, yönetici, temsilci Türkiye ve Avrupa kamu kurumları: yetkili, uzman Cemaat kurumları: temsilci, avukat

Sosyal hizmet kurumları: sosyal danışman, gençlik uzmanı Siyasetçi, siyasi danışman, bürokrat

Belediye görevlisi, danışmanı Polis teşkilatı çalışanı

Özel şirketler: yönetici, müdür, işletme sahibi Psikiyatr, psikolog, pedagog, eğitimci Gazeteci, radyocu, televizyoncu

Din adamları Öğrenci Avukat Akademisyen Sanatçı Doktor

Detaylar

Katılımcılar
Yazarlar
Ayşe Üstünel Yırcalı
Etyen Mahçupyan
×
PREVIOUS
NEXT