İÇİNDEKİLER

Önsöz

PODEM’den…

‘Ermeni meselesi’ Türkiye’nin demokratikleşme sürecindeki önemli yerini korumaya devam ediyor. Erdoğan ve Davutoğlu tarafından yayınlanan taziye mesajları önemli bir dönüm noktası teşkil etmiş olsa da bu konunun hala çözüm bekleyen birçok boyutu bulunmakta. Türkiye’nin kendi Ermeni vatandaşlarının haklarını eşit ve adil bir şekilde tahsis etmesi, Ermenistan ile ilişkilerini düzeltmesi, Ermeni diasporası ile yapıcı bir iletişimde olması ve nihayetinde soykırım meselesini dış politika açısından yönetmesi gerekmekte.

1915 ve Ötesi: Türkiye’de Toplumsal Algı, kuruluşunun birinci yılını yeni dolduran Kamusal Politika ve Demokrasi Çalışmaları Derneği’nin (PODEM) ilk yayını olması ile özel bir anlam ifade ediyor. Bu rapor aynı zamanda ‘Türkiye ve Ermeniler’ teması altında yürüttüğümüz araştırmaların kamuoyu ile paylaşılan ilk çalışması. PODEM olarak aynı konu başlığı altında ‘Türkiye – Ermenistan İlişkileri’ ve ‘Ermeni Diasporası’ üzerine farklı çalışmalar yürütmekteyiz.

Uzun yıllardır bu alanda çalışmış olan PODEM araştırmacıları konuyu farklı açılardan gündeme getirmeyi ve politika önerileri sunmayı amaçlayan faaliyetler yürütüyorlar. PODEM farklı kesim ve grupların ‘Ermeni meselesine’ dair beklentilerini anlamak, algılarını ölçmek, yaklaşımlarını belirlemek yoluyla Türkiye ve diğer yerlerdeki siyasi aktörlere politika önerileri sunmayı hedefliyor. Yapıcı iletişim ve diğerini anlama açısından toplum ve siyasetçilere yol gösterebilecek bu çalışmalar ilerleyen günlerde kamuoyu ile paylaşılacak.

Giriş

1915 ve Ötesi: Türkiye’de Toplumsal Algı toplumda sıkça ifade edildiği şekli ile ‘Ermeni meselesine’ Türkiye’de nasıl bakıldığını anlamak ve anlatmak üzere yapılmış bir çalışma. Rapor, 12-27 Mayıs 2015 tarihleri arasında İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Kayseri, Diyarbakır, Trabzon ve Kars’ta gerçekleştirilen 10 adet odak grup toplantısı ve Mayıs 2015 – Ocak 2016 arasında İstanbul ve Ankara’da 26 kişi ile yapılan derinlemesine mülakatın değerlendirmesini içeriyor.

Odak grup çalışmaları sekiz şehirde 25-55 yaş arası 36 kadın ve 46 erkek olmak üzere toplam 82 katılımcı ile Sosyal Araştırma Merkezi (SAM) tarafından gerçekleştirildi. Odak grup çalışmalarından biri sadece Türkiyeli Ermeniler ile yapıldı. Raporun yazarları tarafından yapılan derinlemesine mülakatlarda ise Türkiye’nin siyaseti üzerine düşünce üreten hemen her yaş grubundan, yazar, avukat, sivil toplum temsilcisi, akademisyen, gazeteci, siyasetçi, iş dünyası temsilcisi, emekli bürokratla görüşüldü. Toplam 26 derinlemesine mülakatın 5 tanesi Türkiyeli Ermeniler ile gerçekleştirildi. Seçilen örneklem ile yapılmak istenenin genel bir resim çekmek olduğunu, toplumun tamamı veya toplumun belirli kesimleri üzerine genelleme ve sınıflandırma yapmaya izin veren bir araştırma yürütülmediğini belirtmek isteriz.

Çalışma 1915 hakkında Türkiye toplumunun ne hissettiğine, Ermenilerin bugün Türkiye’de kendilerini nasıl gördüğüne, toplumun diğer kesimlerinin Ermenilere bakışına ve Ermenistan hakkında ne düşünüldüğüne dair bakış açılarını yansıtıyor. 24 Nisan 1915, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nun parçası olan Ermeni vatandaşların tehcir ve katliama uğradıkları tarihsel süreci sembolize ediyor. Tüm dünyada Ermeniler 24 Nisan 1915 ve devamında yaşananları soykırım olarak adlandırıp, bu tarihi soykırımın yıl dönümü olarak anarken, Türkiye’de resmi tarih ve toplumunun çoğunluğu bu süreçte yaşananların soykırım olarak adlandırılmasına karşı çıkıyor.

1915 dediğimizde aslında sadece belirli bir tarihten ve yaşananlardan söz etmiyoruz. Büyük acıların yaşanmasına yol açan ve Ermenileri ‘düşman’ olarak gören bakış açısı, yakın tarihimize kadar siyasette hüküm sürdü. Bugün bahsi geçen bu hakim siyasi anlayış yumuşamış olsa da; 1915, Türkiyeli Ermenilerin durumu ve Ermenistan ile ilişkiler, kısaca Ermeni meselesi hala önemli bir sorun alanı olarak gündemde yer alıyor. O dönemde yaşananlar üzerinden yapılan tartışma bugünün iç ve dış siyasetini etkilemeye devam ediyor, toplumsal algıları şekillendirmede hiç de azımsanmayacak bir rol oynuyor. Dolayısıyla, bu çalışmanın hedefi Türkiye’de toplumun geniş kesimleri tarafından hala tartışılmayan ve bu sebeple de bir sorun alanı olarak durmaya devam eden Ermeni meselesi ve etrafındaki sorulara dikkat çekmek,toplumda mevcut olan farklı duygu, düşünce ve beklentileri kamuoyuna aktarmak.

Ermeni meselesi denildiğinde 1915, Türkiye Ermenileri ve azınlık hakları, Türkiye-Ermenistan ve Azerbaycan ilişkileri hatta Türkiye’nin Batı ile ilişkileri de konuya dahil oluyor. Çalışma sonuçlarının da teyit ettiği gibi bugün üzerinden bir yüzyıl geçmiş olsa da 1915’te ne olduğu, yaşananların nasıl isimlendirileceği, toplumun Ermenilere, Ermenistan’a ve bir ölçüde Batı’ya bakışını etkiliyor.

Ermeni meselesi üzerine bugün daha fazla ve rahatlıkla konuşulduğu bir gerçek olmakla birlikte, söz konusu tartışmaların genişletilmesi ve derinleştirilmesi gerekiyor. 1915 ve Ötesi: Türkiye’de Toplumsal Algı çalışması ile yapılmak istenen de bu tartışmalara katkı sağlamak. Araştırmanın içeriği 1915 sürecinde yaşananların Türkiye toplumu tarafından nasıl adlandırıldığı ve algılandığına ek olarak soykırım tartışmalarına dair genel bakış hakkında birçok ipucu veriyor. Bu anlamda, toplum ve insan hakları odaklı siyaset yapımı için karar alıcılara yol gösteriyor.

Ancak araştırma sadece bu popüler sorular ile sınırlı kalmıyor; çalışmaya katılan bireylerin kişisel tarih okumalarına, hikayelerine ve aynı zamanda da güncel siyaset değerlendirme ve beklentilerine yer veriyor. Buradan hareketle farklılıkları, benzerlikleri ortaya koyuyor ve üretilebilecek politikaların neler olabileceği hakkında öneriler sunuyor.

Bölüm 1: Odak Grup Araştırması Analizi

Projenin odak grup araştırması kısmında 12-27 Mayıs 2015 tarihleri arasında İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Kayseri, Diyarbakır, Trabzon ve Kars’ta 10 adet odak grup toplantısı düzenlendi. Odak gruplarda katılımcılar farklı siyasi görüşlerde; etnik kimliklerine göre Ermeni, Kürt ve Türk; cinsiyetlerine göre kadın, erkek ve karma; yaş dağılımına göre gençler ve 25-55 yaş arasında karma gruplar olarak ayrıştırıldı. Her birine en az sekiz, toplamda 82 kişinin katıldığı grup toplantılarının bileşimi şu şekildedir: (Tablo 1)

Odak grup çalışmalarında Türkiye toplumunda 1915 algısı, soykırım tartışmaları, Türkiyeli Ermenilerin durumu, son yıllarda devlet tarafından 1915 üzerine atılan adımlar ve Türkiye – Ermenistan ilişkileri derinlemesine tartışıldı. Detaylı tartışma başlıkları şu şekilde özetlenebilir:

  • Türkiye’de değişen toplum ve siyaset
  • 1915’te ne oldu: soykırım, resmi tarih, ifade özgürlüğü
  • Tarih komisyonuna ilişkin görüşler
  • Taziye mesajlarının nasıl algılandığı
  • 2015 Çanakkale törenlerindeki tarih değişikliğine ilişkin görüşler
  • Soykırım konusunda başka ülkelerinin tutumunun nasıl algılandığı
  • Soykırımı kabul eden Türklere karşı tutum
  • Ermeniler eşit vatandaşlar olarak görülüyor mu: ayrımcılık, güven
    • Ermenilerle komşuluk
    • Ermenilerle evlilik
    • Ermenilerle ticaret
  • Türkiye-Ermenistan ilişkileri
Geçmişe Bakış: Tarih ve Soykırım Algısı

Odak grup tartışmalarından çıkan çarpıcı sonuçların başında Türkiye Ermenileri grubu ile diğer gruplar arasındaki farklı tarih okuması geliyor. Ermeni grubunda tarihe yönelik belirli bir ilgi ve bilgi gözlemlenirken, bu grubun katılımcıları için 1915’te yaşananların tanımı net olarak soykırım. Ermeni katılımcının olmadığı diğer gruplarda ise genel olarak tarihe yönelik bir ilgisizlik olduğu farkediliyor. Soykırım tartışmasının ötesinde, 1915’te ne olduğuna dair genel bir bilgi eksikliği de var. Öte yandan 1915 bir soykırım mıdır sorusu sorulduğunda güçlü bir karşı çıkış mevcut.

Dolayısıyla Türkiye’de Ermeni vatandaşlar ve Ermeni olmayanlar 1915 tarihi hakkında farklı bilgi, düşünce ve anlatılara sahip. Ermenilerin genelinde konuya daha duygusal denebilecek bir yaklaşım hakimken, diğer grup katılımcılarının ifadeleri daha tepkisel. Tartışmaları kısaca özetlemek gerekirse, Ermeni katılımcının olmadığı gruplarda resmi tarih söyleminin sıklıkla vurguladığı argümanlar dile getirilmekte. Özellikle Ermenilerin dış güçler tarafından kışkırtıldıkları, daha önce kardeşçe yaşayan halkların dış mihrakların oyunu sonucunda birbirlerine düşman edildikleri düşünülüyor.

Türkiye Ermenileri ile yapılan odak grup çalışması dışarıda bırakıldığında, kalan 8 toplantıya katılan 74 katılımcıdan sadece iki tanesi 1915’te yaşananları soykırım olarak adlandırıyor. Büyük çoğunluk, 1915’in soykırım olarak adlandırılmasını tümüyle reddetmekte ve o dönemde Ermenilerin ‘göç’ sırasında ya da savaşın doğal koşulları nedeniyle kayıp verdiklerini söylüyor:

“Savaş şartlarında her yerde açlık ve hastalık yaygındı, Ermeniler böyle kırıldılar.”

(İstanbul, Kadın, 21 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

“…göç ettirmede yaşanan en büyük sıkıntılardan bir tanesi kış şartlarından dolayı hastalıkların ve ölümlerin yaşanması..”

(Ankara, Erkek, 37 yaşında, Memur)

1915’in nasıl adlandırılması gerektiği sorulduğunda genellikle tehcir, sürgün, savaş koşullarından kaynaklı ölümler, ihanete karşı önlem, yer değiştirme ya da hak edilmiş soykırım tanımlamaları ön plana çıkıyor. Ermenilerin 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’nın içinde bulunduğu koşullardan faydalanmaya çalıştığı, yabancı devletlerin de kışkırtmasıyla bağımsız bir devlet kurma amacıyla, 1915 öncesinde isyanlar çıkardığı ve bu arada birçok Türk’ün de öldüğü en sık vurgulananlar arasında. Türkiye resmi tarih anlatısında da yer alan ‘ihanet’ vurgusu hemen her katılımcının hafızasında yer etmiş ve o döneme dair anlatılanlar ağırlıklı olarak bu kavram etrafında şekilleniyor:

“Ermeniler dış güçler tarafından kışkırtıldı ve Türklere saldırdılar, buna karşılık Türkler de kendilerini savundu ve Ermenilere karşılık verdiler.”

(İstanbul, Erkek, 18 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

Ermenilerin ‘ihanet’ ettiği söyleminin devamı olarak, başlarına geleni ‘hak ettikleri’ görüşü de katılımcıların çoğunluğu tarafından paylaşılıyor. Odak grup tartışmalarında kullanılan ifadelerden, katılımcıların ‘ihanet’in yanı sıra Türklere karşı bir ‘haksızlık’ yapıldığı duygusunda olduklarını da okumak mümkün:

“Bölgede birçok etnik grup yaşıyor, neden yalnızca Ermenilere yönelik böyle bir politika uygulansın? O sırada Türkler de birçok baskıya maruz kaldı, neden biz soykırım demiyoruz da, Ermenilere gelince soykırım oluyor?”

(İstanbul, Kadın, 21 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

Soykırımın belli bir plan program gerektirdiği, savaş koşullarında bu imkanın bulunmadığı, ‘yerinden etmelerde’ Ermenilerin güvenliğinin düşünüldüğü de ifade ediliyor. Aynı şekilde eğer Türkler soykırım yapmış olsalardı şu anda Türkiye’de bir tane bile Ermeni’nin kalmayacağı ama şu anda birçok Ermeninin bu topraklarda yaşadığı da birçok katılımcı tarafından dile getiriliyor.

Belirgin bir diğer hissiyat da Türklerin ‘soykırımcı’ olarak anılmasına karşı dile getiriliyor. Soykırım denilince akla Nazi Almanya’sı ya da Yahudi Soykırımı geliyor ve bir çok katılımcıya göre tarihte Türklerin buna benzer bir kötülüğü yapmış olması mümkün değil. Kamuoyunda sıklıkla dile getirilen “atalarımıza soykırımcı dedirtmeyiz” lafı katılımcılar tarafından da destekleniyor. Kayserili 36 yaşındaki bir memurun dile söylediği “Zulümle Türk milleti aynı paydada buluşamaz” sözü farklı gruplarda farklı şekillerde dile getiriliyor.

İki katılımcı ise bu konudaki görüşlerini şu sözlerle ifade ediyor:

“Bence soykırım yoktur. Bu sorun 1915’te yaşandıysa bu Osmanlı Dönemi’nde kaldı. Bu kadar basit. Yüzde yüz ölenler olmuştur. Soykırım yaptıklarına ben kesinlikle inanmıyorum hani çünkü geriye doğru düşündüğünüz zaman, bu coğrafyada yaşayan yönetimler ne zaman soykırım yapmış ki Ermenilere soykırım yapsın.”

(Ankara, Erkek, 28 yaşında, Memur)

“Arkadaşımın da dediği gibi isteseydik soykırım yapmak, hiçbirini bırakmazdık. 1935-45 arası Adolf Hitler’in yaptığı mantığa bakarsak gaz odaları var yakmalar var. Bizim elimizde silah var. Bunları göç ettiriyormuşuz. İstediğimiz zaman istediğimiz yerde öldürebilirmişiz.”

(Ankara, Erkek, 33 yaşında, Memur)

Bu görüşlerin yanı sıra Ermenilerin yaşadıkları acı ve kayıplara da bazı katılımcılar tarafından vurgu yapıldığını belirtmek gerek. Genel olarak 1. Dünya Savaşı şartlarında tüm halkların acı çektiğine ve Ermenilerin de bu savaş şartları içerisinde ‘bazı olumsuz durumlar’ ile karşılaştıkları dile getiriliyor. Burada altı çizilmesi gereken nokta, yukarıda da belirtildiği gibi Ermenilerin çektikleri acılara rağmen bu durumun özellikle isyan eden ve devlet ile savaşa giren Ermeniler yüzünden olduğunun sıklıkla dile getirilmesi. Masum Ermenilerin varlığının altı çizilerek bunların genellikle Ermeni çetelerinin başlattığı isyan neticesinde acılar çektikleri söyleniyor. Ermenilerin bazı yerlerde katledildikleri ifade ediliyor ama genel kanı ‘savaş zayiatı’ altında katliamların olduğu yönünde.

Soykırım konusunun üçüncü ülkelerde gündeme gelmesi odak gruplarda ayrı bir başlık olarak tartışıldı. Üçüncü ülke parlamentolarında alınan soykırım tanıma kararları ve soykırımın Türkiye’ye zorla kabul ettirilmeye çalışılmasına tüm katılımcılar tepki gösteriyor. Özellikle Batı’da soykırımı tanımaya yönelik alınan tutumun ardında “Türkiye’yi yıpratmaya, bölmeye yönelik politikaların yattığı”, bu ülkelerin “Türkiye’nin güçlü olmasını istemedikleri” ifade ediliyor. Bazı katılımcılar sorunun, dışarıdan müdahale olmadan, iki halk arasında çözülmesi gerektiğini de vurguluyorlar:

“… Amerikalılar belli yani, çift başlı, çift kafalı yılan gibi. Hem Ermenistan’ın arkasında duruyor, hem de bizim arkamızda duruyormuş gibi yapıyor.”

(İstanbul, Erkek, 23 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

“..en kötü Filistin olayı diyelim. Bu konuda İsrail’e ambargo koyan göremiyorsunuz. Ama işte Türkiye’nin 100 yıl önce, iddiadan öteye geçmeyecek bir soykırım iddiasının bu kadar üzerinde durmaları. Türkiye’yi ne kadar çabuk yıpratabiliriz, ne kadar çok ayrıştırabiliriz. Jeopolitik konumu nedeniyle yıpratmak istiyorlar. Dünyanın en değerli arsasında oturuyoruz.”

(İstanbul, Erkek, 18 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

Öte yandan odak grup çalışmasına katılan Türkiyeli Ermenilerin 1915’e bakışı oldukça net; tüm katılımcılar 1915’in bir soykırım olduğu konusunda hemfikir. Bütün Ermenilerin geçmişinde 100 yıllık bir acı olduğunu vurgulayan katılımcılar, yeni nesillerin bu acının gölgesinde büyüdüğünü belirtiyorlar:

“Bugün ailesinden soykırım kurbanı olmamış kimse yoktur Ermeniler arasında. 1915 olaylarını büyükannelerinden, büyükbabalarından dinlemişlerdir. Soykırımın canlı tanıkları vardır.”

(İstanbul, Kadın, 22 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

“Soykırımdan kurtulan aileler parçalanmıştır. Türkiye’de kalanların bir bölümü Müslüman olmuştur, dışarıya giden akrabalar ise Hristiyan’dır.”

(İstanbul, Erkek, 55 yaşında, Esnaf)

Ermeni katılımcıların yine hemen hepsi o dönemde kendilerini koruyan, sahiplenen Türklerden de söz ediyor ve bugün soylarının devam ediyor olmasını bu kişilerin sağladığını minnetle ifade ediyor:

“Bu arada bir bölüm Ermeni çocukları Müslüman ailelerce korunmuştur. Onların soyundan da biz buralara kadar gelmişiz. Saklamamış olsalardı biz de olmazdık herhalde.”

(İstanbul, Kadın, 45 yaşında, Ev Kadını)

Ancak bugün Türkiye’deki asıl meselenin soykırımın peşinden koşmak olmadığı söyleniyor. Asıl hedefin kendi vatanlarında, gerek toplum gerek devlet nezdinde ezilmeden, aşağılanmadan, korkusuzca ve kendilerini saklamaya gerek duymadan eşit haklara sahip vatandaşlar olarak yaşamalarının sağlanması, bu topraklarda var olduklarının kabul edilmesi olduğu dile getiriliyor. Ermeni katılımcılar bu istek ve duygularını şu şekilde özetliyor:

“Bu gavurla mı sohbet edeceğim, bu gavura bir şey yapacağım zihniyeti olduğu sürece çözüm olmaz. Ama o zihniyeti değiştirirsek, bu bir Ermeni vatandaşıdır diye düşünürsek çok güzel yaşamlar olur.”

(İstanbul, Erkek, 55 yaşında, Esnaf)

“Bana diyorlar ki, nesin sen, diyorum Hristiyanım. Ama sen esmersin. E Arap’ım. Ne zaman döndünüz? Biz dönmedik, biz buradaydık. E olur mu?..”

(İstanbul, Erkek, 42 yaşında, Esnaf)

Türkiye’de 1915’in ne kadar rahat tartışıldığı konusunda ise özellikle Ermeni grubunda karamsar bir yaklaşım vardı. 1915 olaylarının daha rahat tartışıldığını ama gene de fazla konuşanın başının derde girebileceği vurgulandı. Bir katılımcı bu konularda konuşabilecek pek az Ermeni olduğunu, Hrant Dink’in bu yüzden öldürüldüğünü ifade etti. Grupta ayrıca Türklerin bile rahat konuşamadığı bir ortamda azınlıkların hiç konuşamayacakları belirtildi:

“… işte dediğim gibi düşünce özgürlüğünün olmadığı bir yerde, kendi halkı bile, Türkler bile rahat konuşamazken azınlıklar ne kadar rahat konuşabilir?”

(İstanbul, Erkek, 42 yaşında, Esnaf)

Öte yandan Hrant Dink’in katledilmesinin Türkiye toplumunda Ermenilerin fark edilmelerini sağladığı ve 1915 konusundaki tartışmaları alevlendirdiği de vurgulanan önemli konulardan bir tanesi idi. Ermeni bir katılımcı Hrant Dink hakkında şöyle bir yorumda bulundu:

“Yani bu soykırımı, Ermeni olarak, medyada, ekranlarda, konuşabilecek üç kişi vardır, dört kişi bence yoktur… Bu ülkede bu işi en doğru yapan insan Hrant Dink’ti. Ve hiç kimseye kin beslemeden. İsteseydi, öleceğini biliyordu, bu ülkeyi terk edebilirdi. Ama çıktı ekranlarda dedi ki, ben bu ülkeyi seviyorum, terk etmeyeceğim. Gidebilirdi. Nihayetinde öldürüldü…”

(İstanbul, Erkek, 55 yaşında, Esnaf)

İzmirli bir katılımcı Hrant Dink’in ölümünün yarattığı değişimi şu şekilde özetliyor:

“Hrant Dink’ten sonra bence Ermenilerin farkına varıldı. Önceden bilinmiyordu bu kadar ezildikleri, hor görüldükleri, bence Hrant Dink’in burada bir etkisi var.“

(İzmir, Kadın, 35 yaşında, Ev Kadını)

1915’te ne olduğu konusu tartışılırken Ermeni katılımcının olmadığı gruplarda dile getirilen bir diğer önemli nokta ise 1915’in geride, Osmanlı döneminde kaldığı vurgusuydu. Soykırım temalı tartışmalarda sıkça vurgulanan “Türklerin unutmayı, Ermenilerin de hatırlamayı seçtikleri” tezini destekleyen bir yaklaşımla çoğu katılımcı 1915’in artık geçmişte kaldığı ve önümüze bakmamız gerektiğinin altını çizdiler. Geçmişte ne olduğunu kurcalayan ve bunu tartışmaya açan eylemlerin gereksiz olduğunu, geçmişi kapatıp olanları unutmak gerektiği ileri sürüldü. Buna karşılık farklı kesimlerden bir kısım katılımcı tarafından Almanya örneği verilerek geçmişle yüzleşmek gerektiği, unutmanın tekrarlamaya yol açabileceği, böyle travmaları unutmanın, inkar etmenin imkanı olmadığı da belirtildi. “Gelecekteki şiddet önlenmek isteniyorsa geçmişteki şiddetin mahkum edilmesi” gereği vurgulandı.

Bu noktada geçmişi unutmak ya da hatırlamak konusunda net bir tavrın olmadığını, ama Türkiye’de daha önceleri pek yapılmayan ve bir anlamda ‘tarihle yüzleşme’ olarak  nitelendirilebilecek çabaların toplumda bir karşılığının olduğunu vurgulamakta yarar var.

Son Dönem Gelişmeleri: Taziye Mesajları ve 1915 Açılımı

Türkiye’de uzun yıllar büyük bir tabu olarak kabul edilen ve kamusal alanda çok sınırlı bir şekilde tartışılan ‘Ermeni meselesi ve 1915’ konuları son yıllarda hiç olmadığı kadar geniş bir toplumsal alanın gündem maddesi olmuş durumda. 2007 yılında Hrant Dink’in katledilmesinin ardından tekrar hatırlanan Ermeni sorunu, 2008 yılında Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinde yapılan değişiklik ile farklı bir tartışma zeminine kavuştu. Daha önceleri 1915’in soykırım olarak adlandırılmasının cezai müeyyideleri olurken, son birkaç yılda bu konuda bir normalleşme yaşandı. Bu normalleşme ile beraber 1915’te ne olduğu ve yaşananların nasıl adlandırılması gerektiği konusunda resmi devlet tezinin hegemonyasını kıran bir tartışma ortamının içine girildi. Bu çerçevede devletin kullandığı dilde değişiklikler yaşandı. Azınlık vakıflarına ait taşınmazların iade edilmeye başlanması ve yine azınlıklara ait Türkiye’nin çeşitli yerlerindeki tarihi ibadethanelerin restorasyonlarının yapılması gibi somut adımlar atıldı.

Bu değişimin zirve noktası o dönem Başbakan olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın 23 Nisan 2014 tarihinde Ermenice dahil dokuz dilde yayınlanan ve 1915’te hayatını kaybedenlerin torunlarına başsağlığı dileyen mesajdı. Tehcirin “gayr-ı insani sonuçlar doğuran hadise” olarak nitelendiği açıklama hem Türkiye’de hem de yurtdışında önemli bir yankı uyandırdı. Erdoğan mesajında 2005 yılında Ermenistan Cumhurbaşkanı olan Robert Koçaryan ile yaşanan mektup diplomasisi çerçevesinde de önerdiği ortak bir tarih komisyonu kurulması fikrini tekrarlayarak; Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yapacağı çalışmanın 1915 olaylarının aydınlatılmasında ve tarihin doğru anlaşılmasında önemli bir rol oynayacağını söyledi.

Yine 2014 yılında o dönem Dışişleri Bakanı olan Ahmet Davutoğlu tarafından başlatılan Türk-Ermeni ilişkilerinde adil bir hafızanın nasıl olabileceğini irdeleyen entelektüel çalışma da Türkiye’de 1915 konusunda kamusal alanda yaşanan tartışmalara farklı bir boyut getirdi. 1915’in yüzüncü yılı olan 2015’te de aynı 2014 yılında olduğu gibi bu sefer Başbakan Davutoğlu tarafından bir taziye mesajı yayınlandı. Osmanlı Ermenilerinin hatırasına ve Ermeni kültürel mirasına sahip çıkmanın Türkiye için tarihi ve insani bir görev olduğunu dile getiren mesajda, adil hafıza kavramına vurgu yapılarak hayatını kaybeden masum Osmanlı Ermenileri anıldı ve torunlarına taziye iletildi.

1915 tartışmasında yaşanan bu açılımların Türkiye’de nasıl algılandığı ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının bu konuda neler düşündükleri de gerçekleştirilen odak grup çalışmalarında tartışılan önemli konular arasındaydı.

Ermeni vatandaşlar ile yapılan odak grup çalışmasında taziye mesajları ve 1915 açılımının olumlu algılanmadığı, bu çabaların ‘ikiyüzlülük’ olarak nitelendiği görülüyor. Bir yandan soykırım yoktur deyip, öte yandan taziye mesajı yayınlamanın çelişkili bir durum olduğunu belirten katılımcılar, mesajların bir göz boyama çabası olduğunu ve “bu meselenin üstünü örtelim, geçmişi unutalım” anlamına geldiği şu sözlerle ifade ediyorlar:

“Cumhurbaşkanımız ‘soykırımı tanımıyorum’ dedi. Ertesi günü çıktı ‘taziye dileklerimi sunuyorum… başsağlığı diliyorum’ dedi. Burada çok büyük bir çelişki var bir kere.”

(İstanbul, Erkek, 55 yaşında, Esnaf)

“Mesaj diyor ki geçmişi şu andaki siyasete alet etmeyelim. Yani olanları unutalım, yeni bir siyasi sayfa açalım. Ama burada bu azınlık insanların cebinden parası, oturduğu evi, her şeyi alınmış. Bu insanlar haklarını istiyorlar, nasıl alacaklar? Alamazlar. Çünkü Türkiye eğer bir şeyleri kabul ederse Ermenilerin haklarını geri vermek zorunda.“

(İstanbul, Erkek, 42 yaşında, Esnaf)

Ermeniler ile yapılan odak grup çalışmasında sıklıkla dile getirilen devlete yönelik güven eksikliği, taziye mesajlarının algılanışını da etkilemiş görünüyor. Özellikle tarih kitaplarında Ermenilerin tasvir ediliş biçimi ve kendilerini hain olarak tanımlayan bakış açısı değişmeden devletten gelecek adımların samimiyetine inanamayacaklarını dile getiriyorlar:

“…bu açıklamalardan önce tarih kitaplarına açın bakın.. Bir hafta önce başka, bir hafta sonra bu açıklamanın yapılması, samimi bulmuyorum, tamamen oy mevzusu.”

(İstanbul, Erkek, 32 yaşında, Muhasebeci)

Ermeniler arasında Türkiye’de devletin gayrimüslimlere ve özellikle Ermenilere karşı ayrımcı bir zihniyet sergilediği; bunun toplumsal ilişkilerde, medyada ve siyasetin tesir ettiği her alanda yeniden üretildiğine yönelik güçlü bir inanış bulunuyor.

Taziye mesajları ve devlet tarafından 1915’e yönelik açılımlar Ermenilerin yer almadığı odak grup çalışmalarında da detaylıca tartışıldı. Bu gruplarda söz konusu mesajlara yönelik farklı düşünce ve duygular dile getirildi; mesajları olumlu bulup doğru bir hamle olarak nitelendirenlerin yanı sıra bu şekilde mesajlara gerek olmadığını ifade edenler de var.

Mesajları olumlu bulanlar, açıklamaların hem soykırımı kabul edenlere, hem de etmeyenlere yönelik bir yaklaşım ortaya koyduğunu ve çözümü teşvik ettiğini söylüyor. Katılımcıların bazıları bu görüşlerini şu sözlerle dile getiriyor:

“Kayıpların acılarını paylaşmak, geriye dönüp bunu yapmak bence hem siyasi, hem insani olarak güzel bir noktaydı. Abdullah Gül’ün Ermenistan’a maça gitmesinden, Erdoğan’ın taziye mesajından, Davutoğlu’nun açıklamasından, gelin çözelim biz bu işi mesajı çıkıyor.”

(Kayseri, Erkek, 36 yaşında, Memur)

“Ilımlı bir mesaj. Yani Ermenistan’a, sanki, ben sana karşı bir adım attım, sen de biraz ılımlı yaklaş gibi bir mesaj vermek istiyor. Batı’ya da biz bu konuda ılımlıyız, biz barış istiyoruz, tamam birtakım olumsuzluklar yaşanmış olabilir, ama bundan çıkarılabilecek en iyi sonuç barıştır, geleceğe bunu taşıyalım mesajlarını vermek istediğini düşünüyorum.”

(İstanbul, Erkek, 25 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

“Şimdi bugün ben hükümetin bu konuyla alakalı tavrını, tarzını doğru buluyorum. Geçmişte, arkadaşımızın dediği, gibi olan oldu, şu anda hiçbirimizin, ne bizim babalarımızın ne de dedelerimizin, ne de bizim, ne de bizim çocuklarımızın o gün yaşanan olaylarla alakalı bir mesuliyeti olamaz.”

(Trabzon, Erkek, 43 yaşında, Bankacı)

Bir grup katılımcı mesajların siyaseten doğru yönde atılmış bir adım olduğunu, “olayların fazla büyümeden” üstünün örtülmesi amacıyla böyle bir tutum alındığını, aksi durumda yüklü tazminat ödemek gerekeceği için de iyi bir adım olduğunu belirtti:

“Yani soykırım olaylarının daha fazla büyümemesini istiyorlar bence. Çünkü kabul etmeleri mümkün değil, ettiklerinde çok farklı sonuçlar doğuracak. Yani toprak vermeleri gerekecek belki de. Bunu da hiçbir ülke kabul etmez, başa kim geçse kabul etmez.”

(İstanbul, Kadın, 24 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

Bu görüşe paralel olarak iç siyasete yönelik, seçim öncesi bir taktik hamle olarak görenler de olduğunu belirtmek gerek.

“Bu zekice bir hamle… liberal Ermeniler var ve bunlara ihtiyacı var politik görüntüsü için. Sonuçta AKP’li olan bir sürü Ermeni, AKP’li olan bir sürü Kürt var, AKP’li olan Aleviler var, aynı zamanda liberal muhafazakar insanlar var. Hitap ettiği kesime uygun bir hamle yapıyor.”

(İzmir, Kadın, 25 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

“Bence seçim öncesi bir taktik bu. Yani 2014 başkanlık seçiminden önce uygulanan bir taktik. Recep Tayyip Erdoğan’ın bu soykırımla ilgili görüşlerine, söylediklerine baktığımda, yani bunun kadar yumuşak olduğunu hiç görmemiştim yani.”

(İstanbul, Erkek, 18 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

Bu görüşlerin yanı sıra bir grup katılımcı tarafından mesajların tümüyle yersiz, gereksiz olduğu oldukça keskin ifadeler ile dile getirildi. İtirazların yoğunlaştığı iki temel argüman, sadece Ermenilerin ölmediği, her savaşta ölümlerin yaşandığı vurgusu ve ülke liderleri tarafından yayımlanan mesajların soykırım olduğunu kabul etmek olarak algılanacak olması idi. Bu görüşte olan katılımcılar ayrıca Türkiye tarafından atılan bu adımların Ermenileri soykırım tanınması girişimlerinde cesaretlendireceğini belirtmekte:

“Ben o açıklamaların hiçbirini kabul etmiyorum. Çünkü sen zaten böyle bir şey yapmamışsın ve her savaşta masumlar ölür, ölüyor. Ve sadece Ermeniler ölmedi. Sen Ermenilere böyle bir şey yaptığını kabul etmiyorsun, o zaman böyle bir açıklamaya gerek yok.”

(İstanbul, Kadın, 21 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

Türkiye’nin bir taziye mesajı yayınlamasının suçlamaların kabul edilmesi, hatta Ermenilerin iddialarının devlet katında karşılık bulması anlamına gelebileceği şu ifadeler ile dile getirildi:

“Öyle bir mesaj da göndermişse kabul ediyor demektir. Demek ki olaylar olmuş, özür dileniyor.”

(Diyarbakır, Kadın, 43 yaşında, Ev Kadını)

“Kendisi taziye yapmışsa kabul ediyor demektir. O zaman niye taziye mesajı gönderiyor?”

(Diyarbakır, Kadın, 35 yaşında, Ev Kadını)

“Şöyle bir şey söyleyeyim. 24 Nisan’ı Ermeniler soykırım günü olarak görüyor mu görüyor. Biz o gün açıklama veya taziye bildirdiğimiz an neyi kabul etmiş oluyoruz, ‘evet sizin soykırım gününüzü kabul ediyoruz ve biz bu gün için taziye bildiriyoruz’.”

(Ankara, Erkek, 33 yaşında, Memur)

“Peki bu soykırımı kabullendirmek konusunda Ermenileri cesaretlendirmez mi bu mesaj? Yani yanlış anlamalara sebep olabilir mi?”

(Kars, Kadın, 25 yaşında, Ev Kadını)

Bu konuda olumlu olarak not edilebilecek bir nokta 2014-15 mesajlarının katılımcılar tarafından takip edilmiş olması ve hemen herkesin bu konuda bir fikrinin olması. Bu durum 2014 yılında başlatılan açılımın toplumsal anlamda bir karşılık bulduğunu gösteriyor.

Öte yandan 2015 yılında Çanakkale Savaşları’nın 100. yıldönümü anmaları için Anzakların Çanakkale’ye çıktıkları 24 Nisan tarihinin seçilmesi genel olarak eleştirilen bir hamle olsa da siyasi olarak yerinde bulan katılımcılar da vardı:

“Mesela diyoruz evet belgelerimizi açalım, tartışalım, arşivlerimiz ortada. Ancak böyle olaylar samimiyeti kırıyor, hükümet için konuşuyorum yani. Hem sen böyle bir şey söylüyorsun, hem de Çanakkale gibi bir olayı bir anma törenini siyasi malzeme haline getiriyorsun. Bu Ermeni soykırımı savunucularına ne yapıyor, bak sizin hükümet böyle işte basit işlerle uğraşıyor diyorlar.”

(İstanbul, Erkek, 21 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

“Bence 18 Mart’ta anılmaması bir saygısızlık yani. O kadar insan her seferinde 18 Mart’ta anılırken, neden şimdi 18 Mart’ta anılmıyor. Yani Çanakkale zaferinde bir sürü insan hayatını kaybetti. Kesinlikle bir saygısızlık olarak görüyorum.”

(İstanbul, Kadın, 20 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

“Ermeni diasporası bu konuyu dünya gündeminde nasıl canlı tutuyor biliyorsunuz, yaşadığımız sıkıntı biraz da o. Bence işte dünya kamuoyu oluşturmak kastıyla yapılmış bir şeydir. Artı, Ermenistan’daki 100’üncü yıl anmasına karşı bir şeydir. Yani dünya kamuoyunu ikiye bölmektir. Dikkatleri oradan Türkiye’ye çevirmektir yani.”

(Trabzon, Erkek, 43 yaşında, Bankacı)

“Eğer biz karşı atak yapmasaydık yine 100’üncü yılda bundan önce yaşadığımız paranoyaları yine yaşayacaktık.”

(Trabzon, Erkek, 50 yaşında, Özel Firma Çalışanı)

Türkiye’de Ermeniler

Odak grup tartışmalarında üzerinde durulan önemli noktalardan birisi de Ermenilerin Türkiye’deki konumu, eşit vatandaşlar olarak görülüp görülmedikleri ve ayrımcılık konularıydı. Çalışmanın bu bölümünün ortaya koyduğu en net sonuç Türkler ve Ermenilerin birbirine aynı derecede güvenmediği. Karşılıklı güvensizlik toplumsal ilişkileri ve algıyı büyük ölçüde şekillendiriyor.

Ermeni katılımcının olmadığı gruplarda tartışmanın başında hemen tüm katılımcılar prensip olarak Türkiye vatandaşı olan herkesin eşit haklara sahip olması gerektiğini görüşünü ifade ediyor veya destekliyor. İstanbullu bir üniversite öğrencisi Ermenileri azınlık olarak görmediğini, onların da kendisi gibi vatandaş olduğunu belirtirken, başka bir katılımcı Osmanlı örneğini vermiş, o zamanlar “kimsenin kimseyle sıkıntısı olmadığını” ama günümüzde azınlıkların “yabancıymış gibi” yaşadıklarını ifade ediyor:

“Benim de Kürt ve Ermeni arkadaşlarım var. Hani ben onları hiçbir zaman azınlık olarak görmüyorum, onlar da vatandaş ben de vatandaşım. Benden bir farkları olduğunu düşünmüyorum, o şekilde yani. Azınlık demek bence yanlış.“

(İstanbul, Kadın, 21 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

“Osmanlı halkını biraz örnek almalıyız…Yani bunun için de belki onlarca, 20 tane, 20-30 tane azınlık var diyelim. Hiç kimsenin kimseyle sıkıntısı yoktu mesela. Şu an mesela Taksim’e gittiğimiz zaman yani işte eskiden azınlık olanların evleri falan var hala. Yani sanki burada yabancıymış gibi yaşıyorlar. Bence bu böyle bir şey olmaması lazım. Yani biraz daha kendi vatandaşımız gibi kabul etmeliyiz ve herkese saygı duymalıyız.”

(İstanbul, Erkek, 23 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

Ancak tartışma somut örnekler üzerinden ilerledikçe herkesin eşit vatandaş olmasına desteğin azaldığı net olarak görülüyor. Konu deşildikçe katılımcılar Ermenilerin de içinde olduğu tüm azınlıkları “yabancı”, “misafir” olarak tanımlıyor. Azınlık olarak tanımlayanlar ise aşağıdaki örnekte görüleceği gibi Ermenilerin “fazla özgür” olduklarını düşünebiliyor:

“Ermeniler çok serbestler, aşırı serbestler. Azınlıktan kastımız Ermeniler, Lazlar, Lazları hadi geçtik. En çok sesi çıkan Ermeniler. Ne istediler de almadılar bu ülkeden?“

(Ankara, Erkek, 26 yaşında, Memur)

Ayrımcılığın en somut örneği Ermenilerin hangi mesleklerde görev alabilecekleri konuşulurken ortaya çıkıyor. Ermenilerin Türkiye’de üst düzey kamu görevlisi olmamaları gerektiğini savunan katılımcıların sayısı azımsanmayacak oranda. Hakimlik, askeri pozisyonlar bu görevlerin başında geliyor. Ermenilerin “bazı şeyleri göze alarak” askere gitmeleri ise kendilerini “Türk milleti ile özdeşleştirmiş” olmaları bakımından olumlu bulunuyor. Ermenilerin askerde baskı gördükleri önermesi genel olarak katılımcılara inandırıcı gelmiyor. Ermeniler ile ilgili yapılan yorumlardan edinilen genel izlenim, Ermenilerin Türkiye toplumunun gerçek unsurları olarak değil, daha ziyade bir ‘yabancı’ gibi algılandıkları yönünde. Bu algı Ermenilere yönelik ayrımcılığı meşrulaştırdığı gibi Ermenileri ikinci sınıf vatandaş olarak gören anlayışı da güçlendirmekte:

“Zaten çoğu mesleği yapabiliyorlar birkaç tane fark olması çok bir sıkıntı değil.”

(İstanbul, Kadın, 20 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

“Osmanlı zamanında olmuştur bunlar. İhanet olayı olmuştur. Size bir şey sorayım. Şu anda bir savaş çıktı diyelim. Senin Genelkurmay Başkanın Ermeni ve Ermenistan’la savaşıyoruz. Tavrı ne olur? Güven vermez.”

(Ankara, Erkek, 38 yaşında, Memur)

“…Türkiye’de azınlık durumundaki hakim olduğu zaman ne bileyim, güven kaybolabilir. Sonuçta karar verme mevkisinde,…güveni kırabilir.”

(İstanbul, Erkek, 22 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

“Azınlıklar, Ermeniler olsun, Rumlar olsun, yani atıyorum, etnik olarak, Hristiyanlar olsun, bizden rahatlar. Kimse bunlara ayrımcılık yapmıyor, artı, kendi vatanlarında yaşar gibi yaşıyorlar, doğru değil mi?”

(Kayseri, Erkek, 35 yaşında, Mali Müşavir)

”Yani Türkiye’de yaşıyorlar işte daha ne istiyorlar ya.”

(İstanbul, Erkek, 24 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

Bu yönde görüş bildiren katılımcıların bazıları bunun ayrımcılık olduğunun farkında olmakla birlikte Ermenilere yönelik güven eksikliği nedeni ile bu şekilde düşündüklerini ve devletin de bu refleks ile hareket etmesini doğru bulduklarını söylüyorlar:

“…doğru değil ama kafamızda hep bir soru işareti var işte, yediğimiz için kazığı. İnsani olarak doğru değil.”

(Trabzon, Erkek, 46 yaşında, Ziraat Mühendisi)

Ermeni vatandaşların katıldığı odak grup toplantısında ise Türkiye’de vatandaşlığın Türk/ Müslüman kimlikleri üzerinden tanımlandığı ve “bizden” ve “öteki” ayrımlarının bu çerçevede yapıldığı vurgulandı. Ermeniler haksızlığa uğradıklarının ve eşit muamele görmediklerinin altını çizdiler:

“Ermeniler daha çok haksızlığa uğruyorlar. Çünkü Ermeni deyince insan, onu şey görüyor, yani tarladaki korkuluk, sanki karga, onun mahsulünü yiyecek.”

(İstanbul, Erkek, 42 yaşında, Esnaf)

“Daha çok Ermenilerin göze battığı ve büyük oranda nefret edildiğini düşünüyorum. Birincisi nefret söylemlerinden, günümüze kadar gelmiş olan, bir de ortada çözülmemiş bir Ermeni sorunu, işte Ermeni soykırımı. Hepimiz burada Ermeni’yiz ve hepimizin korktuğu şeyler var. Fişlenmekten hepimiz çok korkarız. Yani bu 1900’lerin başından beri özellikle korkar olduk bundan. Evet güven büyük sıkıntı. Biz resmen paranoyak olmuş durumdayız. Türk ve Müslüman olmayan insana şu ülkede çok garip bakılmaya başlandı. Ama Ermeni olarak özellikle bunu her geçen gün hissediyorum.”

(İstanbul, Kadın, 22 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

Ermeniler açık olarak Türkiye’de kendilerini güvende hissetmediklerini bu güvensizliğin halktan, polise, medyadan, devletin başka birimlerine kadar uzandığını belirtiyorlar. Geçmişte yaşananların ilerisi için bir güvenlik endişesi yarattığını vurguluyorlar:

“Güvensizlik had safhada. Kime güveneceksiniz? Azınlıklar üzerinde oynanan oyunları herhangi bir şekilde medyamız yansıtmıyor. Medyanın burada elinde çok büyük bir faktör var. Ne kadar “biz tarafsız medyayız” deseler de ben hiçbirine inanmıyorum. Medya aslında bunu düzeltebilir ama bence insanları çatışmaya götürüyor. Hani hayvanlar alemi gibi, apaçık, hayvanlar alemi gibi, kim güçlüyse oraya el koyuyor. Neyinizi alabileceksiniz, kime gideceksiniz, polise gidince ‘lan gavur’ diyor.”

(İstanbul, Erkek, 42 yaşında, Esnaf)

Çalışmalarda katılımcılara Türkiyeli Ermenilerin durumunu ve Ermeni algısını daha iyi anlamak için günlük hayatlarında Ermenilerle olan ilişkileriyle ilgili sorular soruldu. Örneğin katılımcılardan Ermeni komşuları varsa onlarla nasıl geçindiklerini, Ermenilerle ticaret yapmayı uygun görüp görmedikleri, Ermenilerle evlenmek ya da Ermenice öğrenmek konusundaki görüşlerini paylaşmaları istendi. Ermenilerle evlenme konusunda temel tartışma noktaları din ve kültür farklılığıydı. Evliliğe olumlu yaklaşanlarda bile genel olarak bir çekinme ve güvensizlik vardı:

“Ben kızımı vermem. Neden vermem, çünkü kültür açısından… Müslümanlığı da geçtim, sonuçta orada onu ezecekler, “sen Türksün” ki öyle bir şey gerçekten var yani. Sonuçta Ermeni, onda Ermeni kültürü var, aile ortamında bir şey olacak. Zaten kaynana gelin olayını biliyoruz. Onu geçtim, orada ‘sen Türksün’ diye aşağılanmasını istemem onun için böyle bir şeyi asla kabul etmem.”

(İstanbul, Kadın, 20 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

“Ama sonuçta evleneceğin kişi senin kültüründen farklı oluyor, dininden falan. Bir arkadaşla bile bazen böyle şey olurken, hayatını geçireceğin bir kişi, sürekli aynı evde olacaksın. Bir zaman sonra bence bazı şeyler gözüne batmaya başlar, hoşuna gitmez, ki düşünün çocuğunuz olacak.”

(İstanbul, Erkek, 22 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

Evliliğin aksine Ermenilerle ticaret yapma konusunda daha olumlu bir tablo göze çarpıyor. Bir katılımcı “paranın yeşili, kırmızısı olmaz” biçiminde cevap verirken, bir diğeri Ermenilere “maalesef” bir Müslümandan daha çok güvendiğini belirtiyor. Bazı katılımcılar peygamberin de Hristiyanlarla ticaret yaptığına vurgu yaparak Ermenilerle de ticaret yapmanın normal olduğunu vurguluyor:

“Zaten onunla belli bir diyalogun olmuşsa, o güveni vermişsen hani, o güveni alırsan niye ticaret yapmamayım? Peygamber efendimiz zamanında Hristiyanlarla ticaret yapmış da yani.”

(Adana, Kadın, 25 yaşında, Ev Kadını)

“Ticaret yapılabilir, çünkü ticaretin kuralları vardır, kurallara uyduktan sonra problem yok.”

(Kayseri, Erkek, 43 yaşında, İşletme Sahibi)

“Şunu demek istiyorum yani, bireysel, kişilerin arasında bir problem yok. Bütün problem siyasi. Ben ticaret yaptığım Ermeniyle oturup her türlü konuyu konuşabiliyorum, ticareti de çok temiz. Yeminle söylüyorum, bizden daha çok temiz. Adam kuruşuna kadar hesabını yapıyor, alacağı vereceği, kuruşuna kadar.”

(Kayseri, Erkek, 43 yaşında, Memur)

Grup tartışmalarında ortaya çıkıyor ki katılımcıların çoğu Ermenileri pek tanımıyor. Genellikle etraftan duyulan, öğrenilen sınırlı bilgilerle inşa ettikleri bir ‘azınlık’, özel olarak bir ‘Ermeni’ imajı var. Bu bakış açısına göre Ermeniler rahatça yaşarlar, ibadetlerini yaparlar, dillerini konuşurlar. Öte yandan insanlar Ermenilerin kimliklerini gizlediklerinin de farkında gözüküyorlar. Buradaki çelişkili duruma çok fazla kafa yorulmadığı söylenebilir.

Öte yandan Ermeniler her ne kadar serbest ve rahat yaşıyorlarsa da bunun bir sınırı olduğu biliniyor ve bu durum genellikle de destek buluyor. Örneğin Ermenilerin kamu görevi üstlenememeleri, hakim ya da subay olamamaları karışıklık çıkarabilecekleri ve geçmişte ‘ihanet’ olayları olduğu için normal karşılanıyor. Özet olarak Ermenilere yönelik bir güven eksikliği sıkça vurgulanıyor. Günümüzde okullardaki arkadaşlıktan, özellikle geçmişte iyi komşuluk ilişkilerinden söz edilse de iki halkın tekrar kaynaşması konusunda pek umutlu bir tablo ortaya konulmuyor.

Ermenilerin bakış açısından bakıldığında ise aynı güven eksikliğinin orada da olduğu görülüyor. Katılımcılar bu bağlamda varlık vergisine ve 6-7 Eylül olaylarına göndermeler yapıyorlar.
Dolayısıyla güvensizlik ve tehdit algısının karşılıklı olduğu gözüküyor. Ermeni katılımcılar çoğu zaman kimliklerini gizlemek zorunda kaldıklarını, gündelik hayatta, idari işlerde, meslek yaşantısı, vb. alanlarda eşit muamele görmediklerini, şikayet mercilerinin kendilerinin aleyhine işlediğini anlatıyorlar. Din farkı ve isimlerinin Türkçe olmayışından ötürü yaşadığı ayrımcılığı dile getirirken ‘biz’ ve ‘onların’ Türk/Müslüman ekseninde tanımlandığını ifade etmeleri dikkat çekiyor.

Ermeni vatandaşların katıldıkları odak grup çalışmasında Türkiye’de her şeyden önce bir zihniyet değişimine ihtiyaç duyulduğu vurgulandı. Ermenilerin sistematik bir ayrımcılığa maruz kaldıklarını belirten katılımcılar, soykırımın tanınması önemli olsa da daha acil ihtiyacın Ermenilerin de eşit yurttaşlar olarak görüldükleri, devlet katında ayrımcılığa uğramadıkları bir Türkiye olduğu belirtildi:

“Yani bir kere zihniyet, önemli olan zihniyet. Bakış açısı. Baktığın zaman, ya bu gavurla mı muhabbet edeceğim, bu gavura mı ben bir şey yapacağım, zihniyeti olduğu sürece hiç çözüm olmaz. Ama o zihniyeti değiştirirsek, bu bir Ermeni vatandaşıdır, bu da benim gibi bir insan evladıdır, diye düşünecek olursak, çok şeyler olur. Çok daha güzel yaşamlar olur. Ama bu bakış açısı değişmeden hiçbir şey olmaz.”

(İstanbul, Erkek, 55 yaşında, Esnaf)

Türkiye-Ermenistan İlişkileri

Ermenistan 1991 yılında SSCB’nin yıkılmasıyla bağımsızlığını ilan ederek Türkiye’nin komşu ülkelerinden birisi oldu. Şu ana kadar geçen yaklaşık 25 yıllık süreçte iki ülke arasında diplomatik ilişki kurulamadı. Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki çatışmaların şiddetlenmesi ve Dağlık Karabağ dışındaki Azerbaycan topraklarının Ermeni güçleri tarafından işgal edilmesiyle Türkiye 1993 yılında Ermenistan ile olan kara sınırını da kapattı. Şu anda iki ülke arasındaki tek direkt ulaşım kanalı haftada bir kaç gün düzenlenen uçak seferleri. Düzenlenen odak grup toplantılarında katılımcılara Türkiye-Ermenistan ilişkileri, kapalı sınır ve Dağlık Karabağ konuları da soruldu. Katılımcıların sınır kapısının açılıp açılmamasına ve Karabağ konusunda Türkiye’nin Azerbaycan’a destek oluşuna ilişkin sorular soruldu.

Farklılıklar olmakla birlikte, katılımcıların çoğu Ermenistan-Türkiye sınırının şartlı olarak açılmasından yana gözüküyorlar. Bu şart Azerbaycan ile ilişkilerin zarar görmemesi. Grupların hemen hepsinde Türkiye-Azerbaycan ittifakının hem ekonomik olarak hem de soydaşlık temeline göre anlamlı olduğu vurgulanıyor. Sınırın açılmasının destekleyenlerin başlıca gerekçesi ise ticari hayatın canlanacak olması.

Ermenilerle yapılan toplantıda hem Türkiye’nin, hem de Ermenistan’ın güncel tutumu eleştirilerek, sınırın açılmasının hem ticari hem de sosyal ilişkiler açısından olumlu olacağı belirtildi. Sınırın kapalı olması, yani Türkiye’nin Azerbaycan’la olan ittifakı ise nihai olarak din/soy temelli bir ticari, siyasi çıkar ilişkisiyle açıklandı:

“Şu kapılar açılsın, ticaret gelişsin, insanlar birbirleriyle daha rahat şekilde konuşsun. Ben ticaretin olmasını istiyorum daha çok. Orada iki buçuk milyon nüfus yani. Ticaret yapacaksan o kadar tur atıyor, direk sınırdan geçsin. Bu şekilde olsun yani.”

(İstanbul, Erkek, 48 yaşında, Özel Firma Çalışanı)

“Ama Ermenistan Ermeni, Azerbaycan Müslüman, %50 siyasi, politik, doğalgaz, gerisi de dinsel. Ben öyle düşünüyorum.”

(İstanbul, Erkek, 42 yaşında, Esnaf)

Diğer odak grup çalışmalarında Türkiye’nin Azerbaycan’la olan ilişkilerini olumlu biçimde devam ettirmesi için Karabağ konusunda destek vermesi gerektiği anlatıldı. Bu açıdan Türkiye’nin Karabağ konusunda taraf olmasını doğru bulanlar ve dolayısıyla da sınırın kapalı kalması gerektiğini dile getirenler oldu. Aşağıda sunulan görüşlerde de görüldüğü gibi, sınırın kapalı olmasının esas olarak Ermenistan’a zarar verdiği, Türkiye için ticari anlamda bir sorun oluşturmadığı vurgulandı. Bu görüşe göre sınırın kapalı olması doğrudan Ermenistan’ın sorumluluğunda ve Ermenistan siyasi olarak akıllıca davranmamasından ötürü sınır kapalı.

“Biraz da şöyle düşünmek lazım, taraf olmazsak nasıl olacak? Taraf olmazsak Azerilere sırtımızı dönmüş gibi olacağız mesela. Onun için bir empati yapıyorum, ben Azeri olsam, Türkiye buna karşı bir şey yapmasa, Türklerle ilişkiler zedelenebilir ama sonuçta, bir ültimatom yapması lazım. Sonuçta Türkiye Ermenilerden daha büyük bir devlet. Sınır kapattığınız zaman Ermenilerin neler kaybedeceği belli. Türkiye ne kadar bir şey kaybedebilir ki, sonuçta Azeriler bizim, ne kadar farklı toprak olsa da kardeş gibiyiz. Bunu kapatması bence doğru bir şey.”

(İstanbul, Erkek, 22 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

“Sınırın açılması aslında Ermenistan’a çok şey katar. Orası Azerbaycan’ın toprağı sen oraya zaten Rusya destekli bir devlet olarak kurulmuşsun, yerini bil, affedersin, saygınlığını koru, ekonomini kalkındır. Azerbaycan’la, Türk cumhuriyetleriyle ilişkini iyi tut.”

(İstanbul, Erkek, 21 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

“Taraf olması kesinlikle doğru diye düşünüyorum. Ama Azeri kardeşlerimizi de kırmadan o kapıyı açabiliriz. Dağlık Karabağ sorunu çözüldükten sonra kapı açılabilir bence.”

(İstanbul, Erkek, 25 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

Sadece bir katılımcı toplantıların ana çizgisinden farklı bir görüş dile getirerek üçüncü devletlerin tarafsız olması ilkesini hatırlattı. Soykırım konusunda Türkiye’nin üçüncü devletlerden nesnel davranmalarını istediğini hatırlatan bu katılımcı, aynı tarafsız duruşu Türkiye’nin de Ermenistan-Azerbaycan ilişkileri konusunda sergilemesi gerektiğini vurguladı. Ancak, tarafsızlığı etraflıca değerlendiren bu kişi de son aşamada üçüncü devletlerin karışmamasının mümkün olmadığını belirtmiştir:

“Şimdi uluslararası hukuk alanında Azerbaycan ve Ermenistan kabul görmüş iki tane bağımsız devlet. Dolayısıyla bunların arasında bir problem Dağlık Karabağ problemi. Şimdi bizim deminden beri tartışa geldiğimiz şey, Ermeni tehciri, Ermeni soykırımı oldu mu olmadı mı, bu sorunu biz çözmek istiyoruz Ermenistan’la aramızda. Biz de Ermenistan’la Türkiye olarak iki ayrı devletiz. Bu da onunla bizim aramızda sorun. Sınır kapanınca Ermenistan ticaretini yapamıyor, sıkıntı çekiyor insanlar. Ne yapıyoruz, biz de onları zora koşuyoruz. Azerbaycan lehine çözüme yanaşsınlar diye. E şimdi biz onlara bu şekilde davranırsak Ermenistan’la aramızdaki sorunu çözmek için. Biz diyoruz ki tarafsız davranılsın, kimse karışmasın, Ermenistan’la aramızdaki problemi çözelim. E şimdi orada da benzer bir durum yok mu, Azerbaycan’la Ermenistan arasında? Biz kendimiz için tarafsızlığı isterken, Ermenistan’la Azerbaycan arasındaki sorunun çözümü için Azerbaycan’dan yana tavır koymak, hukuki anlamda ne kadar örtüşüyor. Ülkeler arasındaki bazı sorunlar demek ki tarafsızlık ilkesi, ya da bizi baş başa bırakın yöntemiyle çözülmüyor.”

(Trabzon, Erkek, 43 yaşında, Bankacı)

Ermenistan ile ilişkiler özelinde genel bir değerlendirme yapacak olursak katılımcıların Türkiye’nin Azerbaycan ile ilişkileri bozmadan Ermenistan ile sınırı açabileceğine vurgu yaptıkları görülüyor. Türkiye’nin bölgeye yönelik siyasetinin dayanak noktasının Azerbaycan ile ilişkiler olduğu ve Dağlık Karabağ sorunun çözümünde adım atılmadan sınırın açılmayacağının yetkili ağızlardan birçok kez dile getirildiği dikkate alındığında, Türkiye’nin bu siyasetinin toplumsal bir karşılığı olduğunu vurgulamakta yarar var. Öte yandan özellikle kapalı sınırın yarattığı sıkıntılardan muzdarip olan Kars gibi doğu illerinde sınırın açılmasının getireceği ticari avantajlar sıkça vurgulanıyor ve sınırın açılması için toplumsal bir talep olduğu görülüyor.

Geleceğe Dair Beklentiler

Odak grup çalışmalarında ele alınan son konu gelecekte ‘Ermeni meselesi ve 1915’ konularında neler olacağı üzerineydi. Odak grup çalışmalarının tamamından edinilen izlenim ne Ermeni ne de diğer katılımcıların Türkiye’de bu konularda bir değişimin olacağına inanmıyor olmalarıydı. Ermeni katılımcıları dışarıda bırakırsak, farklı kesimleri kapsayan diğer tüm gruplarda geleceğe yönelik bir beklenti ya da bir çözüm konusunda istek de yok, ya da iyimser bir okumayla çok az var. Bir anlamda mevcut durumdan rahatsız değiller. Öte yandan Ermeni katılımcıların ise mevcut durum ile ilgili endişeleri, somut beklenti ve istekleri var, ancak kendi lehlerine somut bir gelişme olacağına dair inançları yok. 100 yılda olmayan yakınlaşmanın bundan sonra olacağına inanmıyorlar.

Bu çerçevede Türkiye’deki siyasilerin soykırım meselesinin çözümü için önerdikleri tarih komisyonu konusu detaylıca tartışıldı. İlk olarak 2005 yılında o dönem Başbakan olan Erdoğan tarafından önerilen ve Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin 1915 üzerine ortak bir çalışma yapmasını öngören komisyon fikri Türkiye’de kamuoyunda da sıklıkla yer bulan bir konu olduğu için katılımcıların büyük çoğunluğu bu öneri hakkında fikir beyan etti.

1915 olaylarını araştırmak için bir tarih komisyonunun kurulması fikri genel olarak kabul görüyor. Katılımcılar tarafsızlığa vurgu yaparak, bunun sağlanması için komisyonun bileşimine ilişkin çeşitli görüşler ortaya atıyorlar. Ağırlıkla tarihçiler bilim insanları üzerinde durulsa da, siyasetçilerden ve etnik kimliklerin temsilcilerine kadar geniş bir yelpazede öneriler veriliyor. Komisyon tartışmasında, iki temel unsur ön plana çıkıyor. Bunlardan birincisi komisyondan olası bir ‘soykırım olmuştur’ kararının çıkması, ikincisi de buna bağlı olarak mağdurların maddi zararlarının tazmin edilmesi meseleleri.

Ermeni olmayan katılımcıların büyük çoğunluğu eğer komisyondan soykırım kararı çıkacak olursa buna saygı göstermeyeceklerini belirtiyorlar. Ancak belirtmek de gerekir ki zaten böyle bir kararın çıkması da yine aynı grup katılımcılar tarafından pek mümkün görülmüyor. Şayet böyle bir karar çıkarsa buna karşı mücadele edeceklerini söylüyorlar. Her durumda da önemli bir çoğunluğun bu kararı içine sindiremeyeceği ve çıkacak kararın insanların kanaatini değiştirmeyeceği söylenebilir.

Öte yandan konu tazminat meselesine geldiğinde Ermeni olmayan katılımcılar buna sert tepki vereceklerini belirtiyorlar. Katılımcılar eğer iş o noktaya gelirse günümüzde Türkiye sınırları dışında bulunan ve Osmanlı’dan kalan mülklerinin kendilerine iade edilmesi gerektiğini söylüyorlar. Ermenilere tazminat ödeme ya da devletin mülk iadesi yapması olasılığı genel olarak hoş karşılanmıyor, ancak gerekli olduğuna ikna oldukları takdirde bunun yapılabileceğini de anlatıyorlar. Buna karşılık, kendi özel mülkleri üzerinde hak iddia edilmesi konusuna çoğu katılımcı epeyce sert cevap veriyor. Tazminatları kimin ödeyeceği sorulduğunda ise tek tek bireylerin bu tür taleplere muhatap olamayacağı, tazminat söz konusu olduğunda bunu devletin karşılaması gerektiği savunuluyor.

Ermenilere göre böyle bir komisyonda hem tarihçiler hem de doğrudan soykırıma şahit olmuş insanlar olmalı. Bazı Ermeni katılımcılar elinde bilgi ve belge bulunduran her ülkenin arşivini açarak bu komisyona destek olması gerektiğini öne sürüyor. Bazıları ise komisyonun tarafsızlığını vurgulasa da, bazıları Türkiye’nin böyle bir komisyonda merkezi bir rol oynaması gerektiğini belirtiyorlar. Ermeni tarafını temsil etmek üzere de Patrikhane’nin ya da Patrikhane’nin uygun gördüğü birisinin görevlendirilebileceğinden de söz ediliyor:

“Tarihçilerden oluşacak. Bu olayı eskilerden birebir yaşamış olan insanlar, yani birebir şahit olan insanlar olabilir. Rus tarihçileri de mesela arşivlerini açabilir, Fransızlar, İngilizler, herkes arşivlerini açsın.”

(İstanbul, Kadın, 45 yaşında, Ev Kadını)

“Bence komisyonu Türkiye açmalı, moderatörün Türkiye olması lazım. Türkiye’nin, ‘hadi herkes döksün arşivini, çıkalım konuşalım, herkes beni suçluyor,’ bunu demesi lazım.”

(İstanbul, Erkek, 48 yaşında, Özel Firma Çalışanı)

“Ermenileri temsil etmek üzere Patrikhane’nin bulduğu kişiler olacak. Patrikhane’nin elinde, çünkü iyi kötü herkesin bir şekilde ismi geçiyor, bilgisi geçiyor. Ana kaynak Patrikhane’nin yönlendirdiği bilgili insan.”

(İstanbul, Erkek, 42 yaşında, Esnaf)

Öte yandan, bir tarih komisyonu kurulmasının soykırımı kabul etmenin ilk adımı olduğunu öne süren ve komisyona olumlu yaklaşmayanlar da bulunuyor. Bu görüş karşısında ise Türkiye’nin suskun kalarak, yani bir komisyon kurmayarak, suçu kabulleniyor olduğu fikri belirtiliyor. Komisyon kurulmasıyla ilgili çelişkiye düşmenin ana nedeni olarak gerçekten tarafsız olabileceğine ilişkin duyulan şüphecilik göze çarpıyor. Ermeni olmayan katılımcılar Ermeni lobisinin böyle bir komisyonu Türkiye aleyhinde etkileyebileceğini de düşünüyorlar:

“Komisyon kurma teklifini bizim yapmamız gerekmiyor. Hukukta şöyle bir kural yok mu, bir kişi ya da kurum suçlu olduğu ispatlanana kadar suçsuzdur. Onlar istediği kadar yaptırımı olmayan kararları yapsın. Reddetmeye gerek bile yok bence. Almanya’nın Yahudilere yaptığı o soykırımı kabul ettikleri için şimdi belli bir külfet altındalar ki bu kurulan ülke onların paralarıyla kuruldu. Biz kabul etmediğimiz sürece hiçbir şey olacağını zannetmiyorum ben.”

(İstanbul, Erkek, 32 yaşında, Muhasebeci)

“Ermeni lobisi çok kuvvetli. Ben böyle bir komisyonun ancak Türkiye’nin çok iyi hazırlanarak oluşturacağına inanıyorum. Ermenistan direkt şu tutuma girecektir: Türkiye’ye zorunlu olarak Karabağ probleminin de kabulü. Tamam “Sen bu problemi kabul et, Azerbaycan’ı ekarte et, ben de artık soykırıma girmeyeceğim.” O yüzden ben bu komisyonun kurulmamasından yanayım. Ya da olacaksa da çok nitelikli bir şekilde hazırlanmamız lazım.”

(İstanbul, Kadın, 45 yaşında, Ev Kadını)

Ermeni vakıflarının mallarının iade edilmesi konusu da odak gruplarda kısaca tartışıldı ve devletin vakıf mallarını geri vermesi konusunda daha ılımlı cevaplar verildi:

“Vakıf mallarının geri verilmesi olumlu hani samimiyetlerini göstermeye çalışmışlar, güzel bence olumlu bir yaklaşım. Özel olduğunda şöyle bir sıkıntı olabilir. Hani sonuçta o artık özelleşmiş. Onlara aitti bir zamanlar şu an başka bir kişiye ait, bu sefer orada yaşayan insana haksızlık olur. Bu sefer onlar da bir nevi göç ettirilmiş gibi bir şey olur.”

(İstanbul, Kadın, 21 yaşında, Üniversite Öğrencisi)

Bölüm 2: Derinlemesine Mülakat Analizi

Projenin derinlemesine mülakatlar kısmında Mayıs 2015 – Ocak 2016 arasında İstanbul ve Ankara’da farklı siyasi görüş ve uğraşılara sahip kişiler ile 26 adet görüşme gerçekleştirildi. Mülakatlarda görüşülen kişilere son dönemde 1915 üzerine yapılan tartışmalar hakkındaki düşünceleri, Türkiye’de resmi söylemde yaşanan değişimi nasıl algıladıkları, 2014 yılında yayınlanan taziye mesajı ve 2015’te yapılan resmi açıklamaları nasıl buldukları, Ermenistan – Türkiye ilişkileri, kapalı sınır ve Ermeni diasporası hakkındaki fikirlerine ek olarak bundan sonra atılması gereken somut adımlar konusunda ne gibi önerileri olduğunu anlamaya yönelik sorular soruldu.

Geçmişe Bakış: Tarih ve Soykırım Algısı

Çalışmanın bu bölümünde verilen cevaplar, odak grup araştırması sonuçları ile beraber değerlendirildiğinde Türkiye’de toplumun 1915’e bakışı konusunda önemli veriler elde ediliyor. Öncelikle 1915 konusunda keskin görüş ayrılıkları var. 1915’te yaşananları soykırım olarak nitelendirenler azınlıkta ve bu azınlığın çoğu da Ermeni vatandaşlar. Kalan çoğunluk soykırım tanımlamasını net bir dille reddediyor. Odak grup çalışmalarında olduğu gibi derinlemesine mülakatlarda görüşülen tüm Ermeni katılımcılar da 1915’i kesin bir dille soykırım olarak adlandırıyorlar. Ermeni olmayan katılımcılar arasında tarihte ne olduğunu tartışmaya yönelik göreceli bir açıklık olsa da, 1915’in soykırım olarak adlandırılmasından rahatsızlık duymayanlar sayıca çok azlar.

Çoğunluğun eğilimi 1915’te büyük acılar yaşandığını kabul etme ancak soykırım olarak adlandırılmasına güçlü bir karşı çıkma şeklinde. 1915’in soykırım olarak adlandırılmasına karşı çıkanların bu dönemde yaşananlara verdiği isimler değişiklik gösterebiliyor ancak hakim olan genel görüş yaşananların bir mukatele (karşılıklı öldürme) olduğu yönünde. Bazı katılımcılar etnik temizlik kavramına vurgu yapıyor, bazıları ise resmi tarih söyleminde 1915’in karşılığı olan tehcir ve zorunlu göç kavramlarını dile getiriyor. Birebir mülakat yapılan kişilerden 1915’in soykırım olarak adlandırılmasına karşı çıkmayacağını ama bu kavram ‘kirletilmiş’ olduğu için “keşke Ermeniler ile ortak alternatif bir isim” bulunabilse diyen sadece birkaç kişi var.

Bu çerçevede soykırımın hukuki bir kavram olduğuna sıkça vurgu yapılıyor. Bir katılımcı, 1915 hukuki bir mesele olduğu için 1915 üzerine yapılan tartışmaların da hukuk odaklı olması gerektiğinin altını çizerek, 1915’in her şekilde tanımlanabileceğini ama soykırım diyeceksek 1948 Soykırım Sözleşmesi’ne uygun olma şartı gerektiğini vurguluyor. 1915’in etnik temizlik olduğunu vurgulayan bir başka katılımcı, soykırım kavramının içinin boşaltıldığını ve Ermenilerin hukuki istekleri duygusal olarak talep ettiklerini belirtiyor:

“1915 etnik temizlik olarak adlandırılabilir ancak soykırım teriminin içi boşaltıldı, daha ziyade şemsiye bir kavram oldu. 1948 soykırım sözleşmesinin 2. maddesi önemli, orada kasıt (intention) olup olmadığına referans var. Fiziksel olarak ortadan kaldırmak hedefi güdüldü mü? Ermeni öldürülmelerinin sebebi o grubu yok etmek miydi? Şüphelerim var. Öte yandan Türkiye bunu siyaseten “soykırım” olarak tanıyamaz ve tanımamalı da, çünkü tazminat, toprak ve tanıma taleplerinin karşılanması mümkün değil. Biz yıllarca tali yollarda kaybolmuşuz, ana yola geri dönmek lazım.”

Eski bir bürokrat, 1915’in tanımını yapmak gerekirse tam anlamıyla bir “zorunlu göç (forcible transfer of people)” olarak adlandırılabileceğini belirtiyor. Yine aynı kişiye göre 1998’de Birleşmiş Milletler Konferansı’nın Roma’da karara bağladığı Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Kuruluş Statüsü olan Roma Statüsü’ne göre zorunlu göç insanlığa karşı bir suç olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla 1915 soykırım olmasa bile insanlığa karşı suç olarak adlandırılabilir:

“1915 ‘forcible transfer of people’ (zorunlu göç) olarak tanımlanmalı. Roma statüsüne göre insanlığa karşı suç. Öte yandan kesinlikle soykırım değil, çünkü soykırım sözleşmesine uymuyor. Soykırım tanımı soykırım sözleşmesi ile tanımlanmış olsa da, Bosna’da yaşananlardan sonra tanım daha yerli yerine oturdu. Yok etme kastı (intent of destroy) en önemli nokta ve bunun ispatlanması lazım. Ermeni meselesinde kasıt yok ama yok etme var, hatta yer yer soykırımsal bazı olaylar da yaşanmış. Bu o dönemde Bab-ı Ali’yi müthiş rahatsız etmiş. 1915-16 yargılamaları var ve 67 idam çıktı o dönem. Demek ki büyük suçlar yaşanmış. Tehcir sürecinin başıboş bırakıldığı anlaşılıyor.“

1915’in nasıl adlandırılması gerektiği meselesi ekseninde dönen tartışmalarda sıkça vurgulanan bir başka nokta ise soykırım kelimesinin araçsallaştırılmış ve Türkiye’ye karşı kullanılan bir kavram haline gelmiş olması. Özellikle Batı tarafından Türkiye’ye karşı siyasi bir koz olarak kullanıldığını hemen her katılımcı ifade ediyor. Bununla beraber Batı’nın bu tavrı ile Türkiye’de 1915 tartışmasının önünü kapadığı, tartışma ortamını özgürleştirmek yerine keskinleştirdiği belirtiliyor. Birçok katılımcıya göre bu artık siyasi bir kavga.

1915’in zihninde soykırım kavramını canlandırdığını belirten bir yazar, kavramın özellikle Batı tarafından Türkiye’ye karşı bir silah gibi kullanılmasından da epeyce rahatsızlık duyduğunu şu ifadeler ile belirtiyor:

“1915 deyince zihinde canlanan soykırım kavramı. Bu aynı zamanda Türkiye’ye karşı silah gibi de kullanılan bir kavram. Ermenilere yaşananlardan ötürü özür ile yaklaşırım ama Batı’nın bu kavramı kullanış biçiminden de rahatsızım. Ayrıca Batı parlamentolarında alınan kararlar bizim bu konuyu konuşmamızı ve acıyı yaşamamızı zorlaştırıyor. Batı konuyu araçsallaştırıyor. 1915’te yaşanan akıl almaz ve acı. Ölüm ile eş değer zaten yaşanan, bu tehcir de olsa. Bu konuyu tartışırken Batı’nın diline dahil olmak istemiyorum. Eskiden beri olayların resmi ideolojinin anlattığı şekilde olmadığını biliyordum. Beni asıl düşündüren biz toplum olarak bu kadar insanı öldürmüş olabilir miyiz? Bu düşünce benim yaşadığım toplumla aidiyet kurma biçimimi etkiliyor. Bu durumda hiç birimiz güvenli değiliz sonucuna varıyoruz. Anadolu’da bazı şehirlerde nüfusun yarısı gitmiş ve şiddete maruz kalmış. Bunun için gerçekten insanın gözünün dönmüş olması lazım. Yaşananlar Türkiye’nin inanç paradigmasına da ters.”

1915’in herhangi bir şekilde adlandırılmasından rahatsız olmayacağını belirten bir başka katılımcı dahi Batı’nın konuyu siyasallaştırmasının sorunlu olduğunu, soykırım ifadesinin Türkiye’ye karşı bir sopa olarak kullanıldığını vurguluyor:

“1915 tarihi içimde bir üzüntü. Büyük katliamlar yaşandı. O dönem insanların dünya genelinde acımasızlaştığı bir devir. 1915’te Anadolu’da yaşananlarda bunun da etkisini yadsımamak gerek. 1915 Ermenilerin dediği gibi ‘Büyük Felaket’ olarak adlandırabilir. Yaşananları inkar edemeyiz. Bugün Türkiye’de o dönemi bilen az, bunun sebebi de tarihten koparılmış olmamız. Soykırım, katliam kelimeleri de kullanılabilir. Bu şekilde adlandırmak sorun değil. Ancak Batı’nın oynadığı oyunu da görmek lazım. Bu tartışmayı Batı’nın eline bırakmamak gerek, Batı siyasallaştırıyor. 2. Dünya Savaşı öncesi Ermenilerin ifadeleri daha net, sade. Katliam, Büyük Felaket deniyordu. Bugün ise Batı soykırım ifadesini Türkiye aleyhinde sopa olarak kullanıyor.”

Görüşmeler sırasında Türkiye’de son zamanlarda 1915 ile ilgili tartışmalarda sıkça kullanılan ‘ortak acı’ kavramına da değinildi. Bu bakış açısına göre Osmanlı’nın yıkılış dönemindeki tüm trajedi ve travmalar birlikte değerlendirilmeli. Yıkılış sürecinde sadece Ermenilerin değil, herkesin acı çektiği, tablonun bir bütün olarak görülmesi gerektiği savunuluyor. Erdoğan’ın 23 Nisan 2014 günü yayımladığı 1915 mesajının başlığında da vurgu yapılan ‘ortak acı’ kavramı bazı katılımcılara göre yeni bir paradigmanın da habercisi. Buna ek olarak Ermenilerin yaşadıkları acıları konuşurken Balkanlar ve Kafkaslarda yaşananların atlanmaması gerektiği vurgulanıyor:

“1915 meselesinin sulha bağlanması önem arz ediyor. Sulh yolunda adil hafıza ifadesi önemli ve anlamlı. Ancak tartışmaların tek taraflı ve ‘Türkiye’yi dövmek’ niyetli olması rahatsız edici. Ermeni meselesi tartışılırken amaç Türkiye’ye bu mesele üzerinden yüklenmek olursa (ki olan budur), buradan bir sonuca ulaşmak mümkün değil. Bu toplumun onuruna dokunuyor. Toplum psikolojisi hiçe sayılıyor. Ayrıca Ermenilerin yaşadıklarını konuşurken Balkanlar ve Kafkaslarda yaşananları atlamak olmaz. Tartışmanın bu denli tek taraflı olmasını da toplumun kabul etmesi zordur. 1915 tartışmaları tüm bu sebepler ile bugün politize olmuş halde. Acıyı kimse inkar etmiyor ve acıların yaşandığını kabul ediyor. Ama bunun talep edilen kabul şeklinde sıkıntı var.”

Türkiye Ermenilerinin 1915’e bakışını bir Ermeni katılımcı şu sözlerle özetliyor:

“1915’i tüm Ermeniler soykırım olarak adlandırılıyor. Soykırım siyasi vurgusu olan bir tabir, ancak Türkiyeli Ermenilerin bunu kullanırken lobi yapma ya da Türkiye’ye bunu zorla kabul ettirme gibi bir amaçları yok.”

Bu bakışa göre soykırım terimi daha ziyade yaşananların insani boyutunu öne çıkarmak için kullanılıyor. Türkiye dışında yaşayan tüm Ermenilerin 1915’i soykırım olarak tanımladıklarını vurgulayan aynı katılımcı Türkiye’de soykırım lafını kullanmayan Ermeniler olabildiğine dikkat çekerek bunun sebebinin toplumda karşılaştıkları baskı ve korkuya ek olarak Türkiye Ermenilerinin kendi tarihlerini öğrenme imkanından yoksun olmaları olduğunu belirtiyor:

“Cemaat içerisinde bilgi eksikliği var. Bunun yanı sıra farklı söylemlere/öğretilere maruz kalıyorlar: Okulda duydukları ile kilisede, evde duydukları arasında tezat oluyor. Türkiyeli Ermeniler aslında kendi kimliklerine ilişkin birçok şeyi Türkiye’deki geniş toplum üzerinden öğreniyorlar. Devlet baskısının eskisi gibi olmamasına ve bilgi kaynaklarının çeşitlenmesine rağmen hala durum bu.”

Bir başka Ermeni katılımcı ise benzer görüşler dile getirerek Türkiye Ermenilerinin soykırım diye düşündüklerini ama belki korkudan ya da devlete ters düşme endişesinden bunu açıkça söyleyemediklerini vurguluyor:

“Soykırımın ispatı Türkiye’de yaşayan Ermenilerdir, zira soykırım 1915’ten sonra da devam etti. Soykırım sadece insanları öldürmek değil, hayatları boyunca köylerinden başka yer görmemiş insanlar sürüldüler. Amaç gayrimüslim nüfustan kurtulmak idi. Çocukluğumda sadece İstanbul’da 120.000 Ermeni yaşarken bugün tüm memlekette 50.000 kişi kaldık.
Hatta bu sayı daha da az.”

1915’te Ermenilerin başına gelenlerin açık bir soykırım olduğunu vurgulayan bir diğer Ermeni katılımcı bizzat soykırım kavramının yaratıcısı Raphael Lemkin’in Ermenilerin başına gelenlerden etkilenerek bu tanımı yaptığını belirtiyor. Ayrıca 1915’te suç işlediği kesin olan, katliamlarda rol oynamış bazı devlet görevlilerinin ileriki yıllarda itibarlarını geri kazandıklarını ve devlet katında saygı gördüklerini vurgulayan katılımcı, bu durumun Türkiye Ermenilerini rencide ettiğini düşünüyor:

“Soykırım tanımının yaratıcısı Lemkin Ermenilerin başına gelenin kendisine ilham verdiğini bizzat söylemiştir. Hrant Dink’in dediği gibi siz Ermenileri altın uçak ile Suriye’ye taşısanız bile bu bir soykırımdır. 1 milyon insan yok olduysa buna soykırım denir. Geriye kadınlar ve az sayıda çocuk kaldı sadece. Tanım oldukça açık, Türkiye’den başka ne olduğunu tartışan da yok zaten. Yaşananlar tam bir savaş suçu ve utanılacak bir durumdur. Mesela tehcir zamanı suç işleyenlerin sürüldüğü Malta’dan dönenler devlette önemli görevlere geldiler. İade-i itibar yaşadılar. Bahattin Şakir gibi insanlar katildi ve döndüklerinde ödüllendirildiler.”

Batının bu konuya bakışı ve tavrı söz konusu olduğunda Ermeni katılımcıların arasında da rahatsızlık belirtenler var. Batının yapıcı bir rol oynamaktan uzak olduğunu dile getirenler “3. ülkeler Ermenileri kullanıyor”, “koz olarak kullanılıyor”, “3. ülke parlamento kararları iyi olmuyor” şeklinde görüşlerini ifade ediyorlar.

Odak grup çalışmalarında açık bir şekilde fark edilen Ermenilerin 1915’e bakışı ile toplumun diğer kesimlerinin bakışı arasındaki fark derinlemesine mülakatlarda da karşımıza çıkıyor. Genel olarak 1915’te büyük bir acı yaşandığı hemen herkesin vurguladığı bir nokta olmakla beraber olayların soykırım olarak adlandırılmasına yönelik bir karşı çıkış mevcut.

Son Dönem Gelişmeleri: Taziye Mesajları ve 1915 Açılımı

Gerçekleştirilen derinlemesine mülakatlarda 1915 konusunda yaşanan son dönem gelişmeleri, 1915’e yönelik devlet söylemindeki değişim ve 2014-2015 yıllarında en yüksek resmi ağızlardan yapılan taziye mesajları da değerlendirildi.

1915 konusunda Türkiye’deki tartışma ortamının özgürleştiği ve çeşitlendiği tüm katılımcıların üzerinde anlaştığı ortak nokta. Eskiden 1915’in soykırım olarak adlandırılmasının cezai müeyyideleri olurken artık bu konuda daha özgür bir tartışma ortamı olduğu söyleniyor.

Öte yandan 1915 konusunda özellikle siyasette belirli bir mutabakatın bulunduğu ve başka birçok konuda anlaşamayan siyasi partilerin konu Ermeni meselesi olduğunda ortak bir noktada kolayca buluşabildikleri belirtiliyor:

“Türkiye siyasetinde 1915 konusunda milli mutabakat var. Tüm partiler 1915 soykırım değildi noktasında ortak hareket ederler ve hemen kucaklaşırlar. Ayrıca Türkiye’de 1915 konusunda hep bir mütekabiliyet arayışı var. Türkiye’deki siyasi irade soykırımın tanınması dışındaki bir çözümün karşı tarafı tatmin etmeyeceğini düşünüyor.”

Yapılan görüşmelerde sıklıkla vurgulanan ve hemfikir olunan bir diğer nokta Türkiye’de 1915 konusunun uzun yıllar tabu bir konu olarak kalmış ve çok az tartışılmış olması. Okullarda okutulan tarih kitaplarında da 1915’in detaylı bir anlatısına yer verilmemesi neticesinde tarihin bu önemli dönemecinde tam olarak neler yaşandığı konusunda Türkiye’de önemli bir ilgi ve bilgi eksikliği göze çarptığı ifade ediliyor. Eski bir bürokrat bu durumu şöyle özetliyor:

“Türkiye’de 1915 üzerine yaşanan tartışma olumlu, tartışmanın başlamış olması iyi. Atatürk döneminin resmi tarih anlatısı o zaman için makuldü ancak Atatürk’ün ölümü ile bu yumuşamalıydı. 1950’lerden itibaren de yeni bir tarih anlatısı geliştirilmiş olmalıydı. Ancak zihni tembellikten ötürü bu yumuşama yaşanmadı. Bu sebeple Ermeni meselesiyle karşılaşma oldukça geç oldu. 1965 yılında (50.yıl) bile çok bir tepki yok Türkiye’den gelen. ASALA ile gündeme girdi sadece. Hükümetler yıllarca hareketlenmedi, bu olayları bu kadar abartacak ne var dendi. Dışişleri alarm zilini çalmış olsa da yukarıda bir tıkanma oldu, ne yapacağımızı bilemememin sıkıntısı vardı.”

Türkiye’de son yıllarda ‘Ermeni meselesi ve 1915’ konularının daha özgürce konuşulmasına rağmen iki toplumun birbirlerini algılama biçimlerinin hala sorunlu olduğu da görüşmelerde dile getirilen önemli bir noktaydı. Buna rağmen Türkiye’de önemli bir değişim yaşandığı vurgulandı:

“100 yıllık bir süreçte bu iki toplumun birbirleri ile kurdukları ilişki biçimine bakarsak, algıların kolayca değişmeyeceğini görebiliriz. Türkiye’de artık ortada özür dilenmesi ya da paylaşılması gereken bir acı olduğu noktasına geldik. Ancak Türkiye halkı soykırımcı olma fikrine kesinlikle karşı. İttihat ve Terakki’den beri bu böyle aslında. Kolektif hafıza da önemli mesafe kaydetti özellikle son 10 yılda. Ermeni milletvekilleri bunun en iyi örneği. Ancak yine de Ermenilerin yaşadığı gibi bir travma yaşamadık.”

Yapılan görüşmelerde konu 2014 yılında yayımlanan taziye mesajlarına geldiğinde hemen hemen tüm görüşülen kişiler bunun olumlu bir adım olduğunu vurguluyorlar ve genel kanı bunun çoktan atılması gereken bir adım olduğu yönünde. Öte yandan uygulanacak siyasetin tutarlı olması gerektiği de özellikle Ermeni katılımcılar tarafından sıkça söyleniyor, verilen mesajın ardından bunu destekleyecek somut adımların atılması gerektiğinin de altı çiziliyor. Sadece söyleme yönelik siyaset yapılmasının istenen sonuçları vermesinin mümkün olmadığını belirten bir akademisyen bu durumu şöyle özetliyor:

“Mesajları önemsiyorum ama böyle şeyler genel bir stratejinin parçası olmalı ve üstüne eklenerek devam etmeli. Ortada böyle bir plan falan görmüyorum. Genel konjonktür nasılsa ona göre mesaj çıkıyor. Mesela endişe varsa ona göre daha liberal bir ton çıkıyor.”

2014’te yayımlanan mesaj özellikle ithamda bulunmadan, tüm hayatını kaybedenlerin ortak acısını vurgulaması bakımından övülüyor. En önemlisi 1915 konusundaki resmi söyleminin normalleşmesi açısından taziye mesajı bir dönüm noktası olarak görülüyor. Metnin Ermeniler tarafından hak ettiği ilgi ve beğeniyi almamasından da dem vuruluyor:

“Taziye mesajı çok önemliydi ve Türkiye için olağanüstüydü. Maalesef ki Ermeni toplumu anlayamadı ve bu şekilde görmedi. Yapılan Türkiye için çok olağan bir şeymiş gibi, eksiklikleri eleştirildi. Oysa burada toplumsal hafızayı dönüştürmek gibi zor bir meselede inisiyatif almış bir siyasi kadronun olduğunu görmek gerekiyor. Türkiye’de devletçilik – milliyetçilik – laikliğin taşıyıcıları olan istihbarat, güvenlik, dış politika bürokrasilerinin hakimiyetinin kırılıp, bu şekilde bir söylemin benimsenmesi radikal bir hareketti. Ermenilere ve yurt dışına anlatırken bunu vurgulamak önemli.”

2014 taziye mesajının Ermeniler üzerinde beklenen etkiyi yaratmamasında Türkiye’deki entelektüel kesimin yeterli desteği vermemesinin de rolü olduğu görüşmelerde bazı kişiler tarafından vurgulanan bir noktaydı. Bu bakış açısına göre açıklama bizzat Erdoğan tarafından yapıldığı için, olumlu yanları da olsa bazı kesimler tarafından reddedildi. Görüşülen bir yazara göre Türkiye toplumundaki kutuplaşma insanları bir ‘ortak iyi’ etrafında toplanmaktan bile alıkoyuyor:

“Taziye mesajı dil ve üslup açısından iyiydi. Oradan yürümek mümkün olabilirdi ancak buradan yürüyecek, bu alanı genişletecek sosyal kesimler oraya girmediler. Bunda temel etken Erdoğan nefretiydi. Kültürel iktidar Erdoğan’ın elinde değil. Muhafazakarlar hala kendi dertleriyle uğraşıyorlar. Türkiye toplumunda bir ‘ortak iyi’ yok bu sebeple 1915 konusunu toplumda konumlandırmak mümkün olmuyor.”

2015’te yapılan açıklamada ise 1915’in yüzüncü yılının verdiği bir tedirginliğin olduğu vurgulanıyor. Her sene yapılandan farklı olarak 2015 yılında Çanakkale Anmasının 24 Nisan’da yapılmasının da hem stratejik hem de diplomatik bir hamle olduğu düşünülüyor. Görüşülen bir gazeteci bu duruma şöyle bakıyor:

“2014 taziye mesajı bir adımdı. Söylem olarak son derece önemliydi. Bunun devamında somut adımların gelmesi gerekiyor. Yapılan daha çok söyleme yönelik bir hamleydi. 2015’i ise diplomatik bir restleşmek olarak tanımlayabiliriz. Ermeniler büyük bir kampanyaya çevirmek istediler. Türkiye de misilleme yaptı Çanakkale ile. Bu gibi durumlar kriz yaratmaz. İki taraf da siyaset yaptı. 101.yılda farklı adımların gelmesini bekleyebiliriz.”

Türkiye Ermenileri dışındaki kesimlerle yapılan görüşmelerde edinilen genel kanı Türkiye’nin Ermeni meselesini çözmeye yönelik bir irade ortaya koyduğu yönünde. 2014-2015 mesajları ve Çanakkale anması da bu çerçeveden değerlendiriliyor. Daha önce de belirtildiği gibi burada altı çizilen kritik nokta sürecin kesintiye uğramaması ve devamı için siyasi risk alınmasının gerekliliği. Bu da, süreci devletin tüm kurumlarını koordineli bir şekilde samimiyet ve inandırıcılık ile yönetmesinden geçiyor. Türkiye-Ermenistan ilişkileri üzerine çalışan bir uzman Türkiye’nin 1915 siyasetini şu şekilde analiz ediyor:

“Türkiye devleti yavaş yavaş bu işi çözmeye niyet etmiş durumda. Hükümet güçlü olduğu için kamuoyunu ikna edebilir bu konuda. Ancak Türkiye’den giden mesajlar karmaşık.
Bir bütünlük yok. Sanki ‘ne şiş yansın ne kebap anlayışı’ var, bu da süreci uzatıyor. Kamu diplomasisi kullanılmıyor. Mesajlar genelde iç siyasete yönelik görünüyor. 24 Nisan’da Çanakkale anması çok büyük bir yanlıştı. Konu hakkında bir siyasetsizlik haline işaret eden, çelişen söylemler duyuyoruz. Devletin değişik kanallarının birbirlerinden haberleri yok gibi görünüyor. Taziye mesajı en nihayetinde bir yere kadar, sonuç nedir diye sorar Ermeniler. Bu samimiyet sorunu yaratıyor.”

Türkiye’de yaşayan Ermeniler de Türkiye’de bu konuda ilerleme olduğunu belirtiyorlar ve son iki yılda yapılan 1915 açıklamalarının içeriğine eleştirileri olsa da, Türkiye’nin bu yönde düşünmeye başlamış olmasını olumlu olarak değerlendiriyorlar. Fakat onlar açısından başlatılan süreçlerin kararlılıkla sürdürülmesi önemli, aksi halde hayal kırıklığı yaratıldığını söylüyorlar. Özellikle atılan adımların bir tür halkla ilişkiler kampanyası olarak yapılmaması gerektiğini söyleyip, bu konuda şüphelerini dile getirenler var:

“Elbette olumlu ama neden şimdi diye sorarım. Komplo teorisi olacak ama hükümet bu adımı neden attı? Batı baskısı mı, soykırımın 100. yılı mı buna sebep oldu bilmiyorum. Daha çok bir halka ilişkiler çalışması gibi duruyor.”

Bu ve benzeri endişelerin giderilmesi için samimi ve Ermenilerin toplumsal ihtiyaçlarına cevap verecek hamleler gerektiği belirtiliyor. Ermeni bir din görevlisi bu konudaki görüşlerini şu şekilde ifade ediyor:

“Son yıllarda devlet katında muhatap alındık. Mantalite değişikliği var. AB süreci de önemli rol oynadı vakıf mallarının iadesi sürecinde. Seçimlerde üç Ermeni meclise girdi bu da oldukça olumlu bir durum. Ermeni okullarına (16 okul var) devlet yardım ediyor. Ayrıca soykırım konusu tabu olmaktan çıktı. Yeni kitaplar yayınlandı. Taksim’de düzenlenen anma töreni önemli bir adım. Devletin bu konuda bir şeyler yapmak istediği açık dolayısıyla tutarlı bir politika var. Biz de nankör olamayız. “

Benzer bir memnuniyet ile konuşan bir Ermeni gazeteci ise eskiden Ermenilere yönelik nefret dilinin çok daha baskın ve görünür olduğunu, ancak bunun son zamanlarda olumlu yönde değiştiğini söylüyor. Ancak yine de tam anlamıyla bir normalleşmeden söz etmenin mümkün olmadığını da ekliyor:

“Son yıllarda olumlu gelişmeler var. ASALA zamanı ‘köpekler’ tabiri kullanılırdı. 90’lı yılların öncesinde doğmuş olanlar bunu net hatırlar. Bu üslup artık yok ancak medya hala negatif alıntılama yapıyor. Bilgi alma kanallarının çeşitlenmesi bu konuda önemli katkı sağladı. Tek bir söylemin hakimiyeti kırıldı. Anadolu’daki Ermeni mirası artık yüksek sesle, bir şekilde dillendirilebiliyor. Tabii bu yine de sınırlı oluyor, mesela ibadethaneler müze statüsünde ama olsun, bu da iyi bir gelişmedir.”

Konuşulan bir diğer önemli konu da azınlık vakıflarının mallarının iadesi süreci idi. Bu sürecin diğer gayrimüslim vatandaşlar gibi Ermeniler için de oldukça önemli olduğu ve bunun sürdürülmesi gerektiğinin altı çiziliyor. Ancak en az vakıf mallarının iadesi kadar önemli olan azınlık cemaatlerinin yönetimsel sorunlarının acil çözüm beklediği de vurgulanıyor. Ermeni vakıflarından bir temsilci yaşanan yönetim krizini şu şekilde özetlemekte:

“Osmanlı döneminde millet sistemi ile azınlık cemaatleri yönetilmiş. Cumhuriyete geçişle beraber bu sistem çökmüş. 1936’da vakıf kimliği verildi ancak 1960 darbesi ile birçok
hak geri alındığı gibi cemaatin yönetilmesinde hayati bir rol oynayan Cismani Meclisimiz kapatıldı. Vakıflar müşterek idare heyeti kuruldu. 1970 darbesiyle bu da kapatıldı. Şu anda bir azınlıklar kanununa çok ihtiyaç var. Vakıflar gömleği cemaate olmadı. Türkiye’de millet-i hakime duygusu var. Ben hakimim ben bilirim anlayışıyla olmaz bu iş. Millet-i hakime duygusu zayıflamalı. Ermeni cemaatinden gelen talepler hep kuşkuyla karşılanıyor. Biz düşman olarak görüldüğümüz için güven eksikliği ve kaygı var.”

Hem odak grup çalışmalarında hem de derinlemesine mülakatlarda açıkça görüldüğü gibi Türkiye’de yaşayan Ermeni cemaatinin çözüm bekleyen birçok sorunu bulunuyor. Bu sorunların da ötesinde Ermeniler toplum içerisinde hala belirgin bir tedirginlik ve çeşitli kaygılar ile yaşıyorlar. Bir Ermeni katılımcının ifadesi ile “geriye dönüş artık zor, kazanımların alınması zor ama Türkiye’de kaos ortamı olursa, geriye gidiş olursa..” endişesi var. 1915 ve genel olarak Ermeni meselesinde yaşanan açılımlar ve yumuşama belirli bir rahatlama getirmiş olsa da bu süreçlerin devam etmesi ve daha pratik adımların atılması güven inşası için elzem gözüküyor.

Türkiye’de Ermeniler

Türkiye’deki Ermenilerin durumu çalışmanın ana başlıklarından birisiydi. Derinlemesine mülakatlarda da odak grup çalışmalarında çıkan sonuçlara benzer olarak Ermenilerin yaşadıkları sorunların ve maruz kaldıkları ayrımcılığın toplumun diğer kesimleri tarafından çok bilinmediği görülüyor. Özellikle görüşülen Türklerden bazıları Ermenilerin kendilerini tedirgin hissetmelere pek gerek olmadığını düşünüyor, Türkiye’de son yıllarda azınlıklar konusunda atılan adımların önemini vurguluyor:

“Dünyada azınlıkların genel olarak bir tedirgin hissetme durumu var. Yükselen milliyetçiliğin sonucu olarak bunu görüyoruz. ABD’deki Türk de kendisini tedirgin hissediyor, sözlü tacize uğrayabiliyor. Buradan bakarsak Türkiye’deki Ermenilerin herkesten daha fazla tedirgin olmalarına pek de gerek yok. Lüzumsuz bir hal. Türkiye’de azınlıkların hakları konusunda son on yılda önemli adımlar atıldı. Burada hep azınlıklar haklı ve Türkiye haksız söylemi rahatsız ediyor.”

Türkiye Ermenileri yukarıda paylaşılan bu yönde görüşe tamamen zıt bir yerde duruyor. Görüşmelerden çıkan sonuçlara göre Türkiye’deki Ermenilerin duyguları “devletsiz var olma”
ve “kendi başının çaresine bakma” hali olarak tanımlanabilir. Görüşülen Ermeni bir gazeteci bu durumun aslında Ermenistan dışındaki tüm Ermeniler için geçerli olduğunu belirtiyor. Ermenilerin işini daha zorlaştıranın bu iki duruma ek olarak Türkiye’de “sürekli tedirginlik hali” ile yaşadıklarını vurguluyor. Ermenilerin Türkiye’de hissettikleri tehdit algısında her ne kadar azalma olmuşsa da, tedirginlik belirgin şekilde devam etmekte:

“Ermeniler Türkiye’de etken bir konumda değiller. Bilinçli olanlar bunun farkında. Taleplerinin yerine getirilmeyeceğini bilirler ve dile getirmeye de korkarlar. Normalleşme ile psikolojik bir hafifleme olur, sınırlı olsa da etken olmaya başlayabilirler. Türkiyeli Ermeniler normalleşmenin gerçekleşeceği kırılma noktasını ümit ediyorlar. Türkiye’de hissettikleri tedirginliğe ek olarak kendilerini “dışarıda bırakılmış” Ermeniler olarak da görüyorlar. Diaspora ile ilişkileri sorunlu. Zaman zaman diaspora kendi çıkarları doğrultusunda Türkiye’deki Ermenilerin kötü koşullarda olmasını tercih edebiliyor ve bu burada dışlanmışlık hissi yaratıyor.”

Türkiye Ermenilerinin sorunlarının çok olduğunu dile getiren bir Ermeni din görevlisi yine de son dönemde uygulanan azınlık politikasının eskilere göre olumlu olduğunu belirtiyor. Ancak atılan adımlar yeterli görülmüyor, özellikle Ermeni cemaatinin örgütlenme hakkının elinden alındığı savunuluyor. Bunda da temel sebep Türkiye’de devletin Ermenilere güvenmemesi olarak gösteriliyor. Olayın sadece siyasi irade ile de sınırlı olmadığını belirten görevli, bazen hükümet tarafından çıkartılan kanunların uygulanmasında bile türlü zorluklar ile karşılaştıklarını belirtiyor, bazen bir tapu memurunun bile keyfi olarak kendilerine sıkıntı çıkartabildiğini anlatıyor. Ermeni cemaatinin ve Patrikhane’nin mevcut sorunları şu şekilde değerlendiriliyor:

“Bizim cemaati örgütleme hakkımız elimizden alınmış durumda. Şu anda tüzel kişiliğimiz yok bu sebeple mal-mülk edinemiyoruz, etkinlik yapamıyoruz ve mali tasarruflarda bulunamıyoruz. Patrikhanenin araçları bile kişiler üzerine kayıtlı. Şu anda 33 kilise var ve hepsinin kendi vakfı bulunuyor. Bu vakıflar Patrikhane’ye değil, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne karşı sorumlular. Örneğin bir Ermeni Vakfı istese kilisesini bile satabilir, Patrikhane karışamaz. Tüzel kişiliğimiz olmadığı için mallardan gelir de elde edemiyoruz. Şu anda Patrikhane adına Hovagim 1461 adlı bir vakıf kuruldu ve burası üzerinden mal edinilebilecek.”

Patrikhanenin gerçekten bir Patrikhane olarak çalışmasını arzu eden Ermeni cemaati, ayrıca Patrikhane’nin sivil kanadının da daha fazla gelişmesi gerektiğini vurguluyor. Bu çerçevede örgütlenme hakkının geri verilmesinin önemi dile getiriliyor. Görüşülen bir Ermeni katılımcı, devletin yürüttüğü politikalarla Rumları neredeyse sıfırlamış durumda olduğunu hatırlatarak, böyle devam ederse Ermenileri de benzer bir sonun beklediğinden endişe ettiklerini söylüyor.

Odak grup tartışmalarında sıklıkla dile getirilen Türkiye Ermenilerinin yaşadıkları tedirginlik ve uğradıkları ayrımcılık, istenmeyen vatandaş olma hissi derinlemesine mülakat yapılan tüm Ermeni görüşmeciler tarafından da teyit ediliyor. Bir Ermeni katılımcı bu hissini şu sözler ile dile getiriyor:

“….halen de bu ülkede istenmiyoruz. Hem siyasiler hem toplum istemiyor. Buradan gidelim desek eminim devlet cebimize para koyar, uçak biletimizi alır”.

Hrant Dink cinayeti, Samatya cinayetleri gibi olayların Ermenilerin devamlı huzursuz olmasına sebebiyet verdiği hatırlatılıyor. Devletin kendilerini tam anlamıyla vatandaş olarak görmesi ve buna göre muamele etmesi tüm Ermeniler tarafından arzulanan bir durum. Ermenileri suçlayıcı dilin terk edilmesi, Patrikhane’nin devletin elinde esir gibi olan durumunun değişmesi ve devletin, toplumun Ermenilere olan bakış açısını iyileştirmek için somut adımlar atması isteniyor. Zira toplumun bakışının değişmesinin kolay bir süreç olmadığı, özellikle kamusal alana ve kamuoyunun günlük diline girmiş ‘Ermeni nefretinin’ kısa sürede yok olmasının mümkün olmadığı biliniyor.

Bu konuda da Ermeni ve diğer çoğu katılımcının aynı hissiyata ve bilgiye sahip olmadıkları görülüyor. Ermeniler yoğun ve gündelik hayatın akışı içerisinde sürekli bir ayrımcılıktan söz ederken, diğer katılımcıların çoğu Türkiye’de özellikle geçmişte bazı sorunlu uygulamalar olsa da bugün toplumun geneline yayılmış bir ayrımcılık görmüyorlar. Hatta tersinin olduğunu, azınlıkların haklarının öncelendiğini dile getirenler var.

Türkiye-Ermenistan İlişkileri

Türkiye ve Ermenistan arasında 20 yılı aşkın senedir kurulamayan diplomatik ilişkiler ve kapalı olan kara sınırı derinlemesine mülakatlarda konuşulan konular arasındaydı. Hatırlanacağı gibi Türkiye 1991’de Ermenistan bağımsızlığını ilan ettiğinde onu ilk tanıyan ülkeler arasında yer almıştı. İki ülke diplomatik ilişkilerin tesisi için müzakereler yürütürken Azerbaycan’a bağlı Dağlık Karabağ Bölgesi üzerinden başlayan Ermenistan-Azerbaycan savaşı 1993 yılında Türkiye’nin Ermenistan ile olan kara sınırını kapatmasına yol açtı. 1994 yılında Ermenistan ve Azerbaycan arasında ateşkes imzalanmasına rağmen barış halen tesis edilemedi. Bu sebeple Türkiye, Ermenistan ile olan kara sınırını halen kapalı tutmaya devam ediyor.

Yapılan görüşmelerde Ermeni olmayan katılımcılar tarafından Türkiye’nin Azerbaycan odaklı siyasetinin doğru bulunduğu, reel politik gereği desteklendiği görülüyor. Buradaki temel motivasyon tarihi ve kültürel bağların ötesinde Azerbaycan’ın Türkiye için Ermenistan’a göre daha önemli bir ülke olması. Ayrıca Azerbaycan’ın son yıllarda Türkiye’de yaptığı önemli yatırımlar ile Türkiye açısından daha da vazgeçilmez bir konuma geldiği ortak kanı.

Buradan hareketle Ermenistan ile ilişkiler söz konusu olduğunda Azerbaycan’ın bağlayıcı olduğu görüşü ifade ediliyor. Görüşülen bir akademisyen Azerbaycan odaklı politikayı şöyle yorumluyor:

“Azerbaycan bizim için Ermenistan’dan daha önemli. Bunun dışında, bir kere Ermenistan yanında olmadığında sonuçları biliyorsun, zaten süregelmiş durum bu. Azerbaycan yanında olmadığında ne yapabileceklerini, neler olabileceğini bilmiyorsun. Bu da var olan dengenin devamına işaret ediyor. Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde Türkiye kontrol eden bir rolde değil.”

Ermenistan-Türkiye sınırının açılmasından, getireceği ekonomik değerden ziyade psikolojik anlamda yapacağı olumlu etki üzerinden bahsediliyor. Dolayısıyla da “Azerbaycan ile olan ekonomik ilişkiler Ermenistan için feda edilemez” şeklinde özetlenebilecek yaklaşımın hakim olduğu görülüyor. Bu çerçevede görüşmelerde hemen herkesin mutabık olduğu konu yakın zamanda Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde normalleşme beklemenin mümkün olmadığı.

Ayrıca bazı katılımcılar Ermenistan’ın hem Hocalı katliamından ötürü hem de Azerbaycan topraklarını işgal altında tutarak yanlış yaptığını, Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği desteğin insani yanı da olduğunu belirtiyorlar:

“Azerbaycan konusu sıcak bir konu. Orada Ermenilerin günahı var. Burada Azerbaycan demeden olmaz. Her şeyden önce Hocalı katliamı var. Türkiye burada Azerbaycan’ın yanında durmak zorunda, ‘senin acını görmüyorum’ diyemez. Azerbaycan endeksli siyaset izlemek zorunda. Ayrıca Türkiye, Azerbaycan yerine Ermenistan ile siyaset geliştirse hem kendi çıkarlarını zedeleyecek ve bunu yaptığı için kimse tarafından da takdir edilmeyecektir. Burada siyasi hesaplar yapılmak ve Türkiye bunlara göre hareket etmek durumunda.
Türkiye Ermenistan ile arasını düzeltmek istiyor ama bu Azerbaycan ile birlikte düşünülmeli. Türkiye ve Ermenistan’ın haritadaki yerlerini değiştiremeyeceğimize göre konuşarak bir çözüm bulmak lazım.”

Odak grup toplantılarında da sıkça dile getirilen Azerbaycan pahasına Ermenistan ile ilişkilerin normalleşmesine karşı çıkış derinlemesine mülakatlarda da gözlenen bir durum. Tüm katılımcılar Ermenistan ile sınırın açılmasına karşı çıkmamakla birlikte bunun Azerbaycan’ı kaybetmeden yapılması gerektiğinin altını çiziyorlar. Türkiye kamuoyu üzerindeki etkisine de değiniliyor:

“Burada Azerbaycan’ın ağırlığını teslim etmemiz gerekiyor. Azerbaycan bu sorunun çözümünü engellemek için öne sürülen bir bahane değil sadece. Enerji ilişkileri var, iç içe geçmişlik var. Realpolitik açısından Azerbaycan mı Ermenistan mı diye sorarsan 1000 kere Azerbaycan dersin. Ayrıca Azerbaycan Türkiye kamuoyunu da iyi mobilize ediyor.”

“Ermenistan ile sınırı açmak Türkiye’ye zarar vermez, aksine prestij getirir ancak bu Azerbaycan’a rağmen yapılamaz. Burada Türkiye’nin yapması gereken Azerbaycan’a karşı kendisini güçlendirmek olmalı. Türkiye Azerbaycan’a karşı “kendisini savunabildiği” noktada bu adımı atabilir.”

Ermenistan’ın son yıllarda Rusya’ya olan bağımlılığının giderek artması, Avrupa Birliği ve genel olarak Batı ile olan ilişkilerinin bozulması da görüşmelerde dile getirildi. Ermenistan’ın bir anlamda Rusya’nın ileri karakolu haline geldiğini belirten bir siyasetçi, Dağlık Karabağ sorununun çözülememesini de Rusya’ya bağlıyor.

Öte yandan görüşülen Ermeni katılımcılar Ermenistan ile ilişkilerin normalleşmesinin oldukça elzem olduğuna vurgu yaparak, ilişkilerin düzelmesinin Türkiye’deki Ermenilerin üzerindeki tedirginliği azaltabileceğini vurguluyorlar:

“..gerekirse soykırımı bile unutmaya razıyım. Hakiki vatandaş hissedebilmem için Türkiye- Ermenistan ilişkilerinin düzelmesi gerekir.”

Ermenistan-Türkiye arasında normalleşme yaşanması halinde, bunun toplumdaki Ermenilere yönelik ön yargıların kırılmasını da hızlandıracağı ifade ediliyor:

“Sınırın açılması tedirginliğin kısmen azalacağı bir süreci başlatabilir. Ortalama vatandaşın kafasındaki köşeli imaj törpülenir. İşbirliği ortamının günlük yaşama da etkisi olur. Temas olunca insani ilişkilerin iklimi tamamen değişebiliyor.”

Ermeni katılımcılar iki ülke sivil toplumları arasındaki ilişkilerin varlığını ve son on yılda geliştiğini kabul etmekle beraber bunun devletler arası siyasetin yerini alamayacağını vurguluyorlar:

“Siyasi ilişkiler sivil ilişkilerin yerini almamalı, alamaz. Devletler arası normalleşme olmadıkça sivil ilişkiler bunun yerini alabilirmiş gibi gösteriyoruz. Bu fazla anlam yüklemesi.”

Burada Ermeni diasporasının da rolüne değinen Ermeni katılımcılar, diasporanın Ermenistan- Türkiye ilişkilerinin gelişmesinden yana tutum almasını beklemediklerini, ancak bunun bir engel de olmaması gerektiğini dile getiriyor.

Görüşmelerde Türkiye ve Ermenistan arasındaki ana sorunlardan birisi olan soykırım meselesinin çözümü için Türkiye tarafından önerilen tarih komisyonu fikri üzerine de birkaç görüş belirtildi. Görüşülen bir tarihçi tarihin değişmeyeceğini ancak anlamaya çalışılabileceğini vurgulayarak Türkiye’nin konuya daha liberal yaklaştığını ancak Ermenilerin soykırım travması üzerine bir kimlik inşa ettikleri için konunun tartışılmasını tabu olarak gördüklerini belirtiyor:

“Diaspora kimliği soykırım travması üzerine inşa etmiş durumda. Bu konu bir iman haline gelmiş olduğu için nasıl tartışılsın? Türkiye tarafında Ermeni karşıtlığı üzerinden bir kimlik inşası olmadığı için daha liberal bir bakış var. Tarihi doğru anlamak önemli, unutmayalım ki Türkiye tamamen inkar etmiyor.”

Bir başka katılımcı, soykırım etrafında dönen tartışmaların tarihçilerden ziyade siyaset uzmanları tarafından tartışılmasının sağlıksız olduğunu ve gerçeklerin ancak konunun uzmanı tarihçiler tarafından tartışılması sonucunda gerçeklerin ortaya çıkacağını savunuyor. Aynı kişi eğer böyle bir yol izlenirse yapılacak çalışmadan soykırım sonucu çıkmayacağını düşünüyor:

“Tarih komisyonu gerçekçi ve yerinde bir öneri. Türkiye arşivleri açar. Arşivden soykırım çıkacağını düşünmüyorum. Bu konu, konudan anlamayan ‘siyasi uzmanların’
tahakkümünden çıkmalı. Siyasiler belirli bir söylemi dayatmaya çalışıyorlar. Konu, tarihçiler tarafından tartışılırsa buradan yaşananların soykırım olduğu çıkmaz.”

Geleceğe Dair Beklentiler ve Öneriler

Görüşmeler sırasında Türkiye’nin Ermeni meselesinin çözümü konusunda nasıl bir yol izleyebileceği, 1915’e dair yapabileceklerinin sınırları ve beklentileri hakkında her katılımcıya sorular soruldu. Çalışmanın tümünde olduğu gibi bu konuda da Ermeni katılımcılar ve diğerlerinin önerileri arasında farklılıklar göze çarpıyor. İlk fark, Ermenilerin somut ve güncel sorunların çözülmesini kolaylaştıracak öneriler ve adımlar sıralarken, diğer görüşmecilerin çerçevesi daha geniş ve siyasetin sınırlarını vurgulayan önerilerde bulunuyor olması.

İkinci önemli fark ise Ermeniler için 1915, Türkiye’nin kendilerine bakışı hayatlarının merkezinde günlük yaşamlarında anlamı olan bir konu iken, diğer katılımcıların çoğu açısından bireysel hayatlarına değmeyen, siyasi bir mesele. Ermenilerde gözlemlenen ‘beklenti’ bu anlamda diğer katılımcılarda yok. Ermeni olmayan katılımcıların çoğu konuyu “çözülmesi gereken bir mesele” olarak görmüyor, mevcut durum devam edebilir görüşünde.

Ermeni katılımcıların geleceğe dair ortak vurgu yaptıkları nokta Türkiye-Ermenistan sınırının ivedilikle açılması. Sınırın açılmasının Türkiye Ermenileri üzerinde olumlu bir psikolojik etki yapacağı, tedirginliğin kısmen azalacağı bir süreci başlatabileceği düşünülüyor.

Ermeni katılımcıların ortak olarak altını çizdikleri bir diğer konu da Ermenilerin ve Türklerin birbirlerini tanımalarına yönelik ihtiyaç. İki toplumun yüzyıllar boyunca birlikte yaşama deneyimleri olmasına rağmen şu anda birbirlerini algılama biçimlerinin sorunlu olduğu düşünülüyor. Ermeni lafının Anadolu’da hala hakaret olarak kullanıldığını hatırlatan Ermeni bir katılımcı, Ermenilerin ve Türklerin ortak bir dil oluşturmaları gerektiğini vurguluyor, bunun yolunun da sınırın açılmasından geçtiğini söylüyor:

“Ermenistan ve Türkiye ortak bir dil oluşturmalı. Sınırın iki tarafında yaşayan halkları bu şekilde yaşatmaya kimsenin hakkı yok.”

Sınır konusunun ardından kültürel miras meselesi vurgulanıyor. Burada altı çizilen iki husus var. Öncelikle vakıf mallarının iadesi ve dini mekanların restorasyonları süreçlerine büyük önem veriliyor ve bu girişimlerin artarak devam etmesi arzulanıyor. İkinci olarak ise Ermenilerin Anadolu’daki varlıklarının hatırlanmasını, bir anlamda itibarlarının iade edilmesini sağlayacak adımların atılmasını bekliyorlar.

Bir Ermeni katılımcı Ermenilerin taleplerini şöyle özetliyor:

1. İnsanların yerlerinden yurtlarından kovulduğu ve yok edildiği kabul edilsin.
2. Bahattin Şakir, Cemal Paşa, Enver Paşa gibi şahsiyetlerin işlediği suçlar söylensin. Muteber kabul edilmesinler. Soykırımı organize edenler kınanmalı ve itibarları alınmalı.
3. Bunları Türk halkının talep etmesi önemli ve anlamlı olur, ABD veya başkalarının baskısıyla olmaz bu iş.

Ermeni olmayan katılımcıların konu ile ilgili beklentileri ve çözüm önerilerine geldiğimizde hiçbir katılımcı yakın gelecekte Türkiye’nin 1915’i soykırım olarak tanımasını mümkün görmüyor. Görüşülen bir gazeteci, 1915’in soykırım olarak adlandırılmasını bir vatandaş ve gazeteci olarak kabul etmenin imkanı olmadığını söylüyor:

“Tarih komisyonu kurulsun, araştırma yapılsın, bunun sonucunda yaşanan tüm acıların tüm sorumlusu Türkiye olarak çıkacak ise tamam. Ama bu şekilde çıkması zor, Doğu
Karadeniz’de yerinden edilmiş, öldürülmüş insanları unutmamak gerek. Ermenilerin Ruslar ile işbirliği sonucu insanlar en hafif tabiriyle yerlerinden edildi. Tehcir politikası yanında Ermenilerin Ruslara nasıl alet oldukları noktasından da bakmak gerekiyor. Eğer soykırım ispatlanırsa başımızı üstüne.“

Öte yandan bundan sonra atılacak en önemli adımın siyaset yapıcılar tarafından yaratılacak özgür tartışma ortamı olduğu vurgulanıyor. Bu bakışa göre siyaset soykırım diyene de demeyene de ses çıkarmamalı. Zira toplumdaki olumsuz Ermeni algısının değişmesi için yüzyıllarca süren beraber yaşama tarihini hatırlamak ve anlatmak gerekli. Bu çerçevede medyanın ve eğitim
sisteminin rolüne özel vurgu yapılıyor. Görüşülen bir gazeteci Türkiye’nin bu konuda adım atarken temsil değeri yüksek girişimlerde bulunması gerektiğini, tüm bu adımlar atılırken de devletin Ermenilerden yana taraf olması gerektiğini söylüyor:

“Vakıf mallarının iadesi önemli bir adımdı bu devam etmeli. Hakikatleri araştırma komisyonu tarzı bir oluşuma da ihtiyaç var. Vatandaşlık, sosyal haklar ve mülk iadesi ile Ermenilerin geri dönüşünü kolaylaştıracak adımlar atılmalı. Bu adımlar atılırken devlet Ermenilerden yana taraf olmalı. Gerekirse avukat tahsis etmeli ve prosedürleri kolaylaştırmalı.”

Atılacak adımlar ve siyasetin dilinin normalleşmesi ile “birbirimiz için tehlikeli olmadığımızı” anlamamız gerektiğini söyleyen bir katılımcı; diyaloğu ahlak ve vicdan çerçevesinden çıkarıp, pratik siyasi süreçleri etkilemek gayesiyle devlet nezdine taşımanın önemini vurguluyor. Zira konu vicdani olduğu kadar hukuki nitelik de taşıyor. Ayıca iki taraflı monolog durumunun kırılması ile iki tarafın konuyu meşru zeminlerde tartışmasının gerekliliği belirtiliyor.

Türkiye’nin 1915 meselesini çözmesinin zor olduğunu belirten ama yine de üzerine düşeni yapmaya gayret ettiğini söyleyen bir akademisyen, karşı taraftan yapıcı hiçbir adımın gelmemesinin Türkiye’nin şevkini kırdığını, olumlu bir karşılık geldiği takdirde daha fazla açılımın olabileceğini belirtiyor. Buna karşılık Türkiye’nin sivil kayıplar için özür dilemesinin mümkün olduğunu, ayrıca 1915 konusundan bağımsız olarak Türkiye’nin kendi Ermeni vatandaşlarının durumunu iyileştirmeye gayret etmesinin iyi olacağını söylüyor:

“1915 meselesinin çözülmesi mümkün değil. Böyle de yaşamaya devam eder Türkiye zira üzerinde herhangi bir hukuki yaptırım yok. Ayrıca 1915 soykırım üzerinden tartışıldıkça sonuç çıkmaz buradan ve bu konu çözülmez. Türkiye’nin 2 yıl peş peşe taziye mesajı vermesi olumlu ama karşı taraftan hiç adım gelmiyor. Öte yandan Türkiye elbette kendi Ermeni vatandaşlarının durumunu düzeltmek için çaba sarf edebilir bu 1915 ile ilgili bir konu değil. Ayrıca Türkiye kamuoyunun tepkisini çekmeden özür dileyebilir 1915 yılındaki sivil kayıplarından ötürü.”

Türkiye’nin özür dilemesi konusu başka görüşmeciler tarafından da dillendirilen bir öneriydi. Bazıları özür dilemenin tanıma anlamına geleceğini bu sebeple Türkiye’nin asla özür dilememesi gerektiğini vurgularken, bir grup görüşmeci de Türkiye’nin soykırımı kabul etmesinin mümkün olmadığını ancak sivil kayıplar için bir özür dilenmesi ya da bir anıt dikilmesinin mümkün olabileceğini belirtiyorlar.

Görüşmelerden çıkan genel bir sonuç 1915’in Türkiye’nin bir meselesi olduğunun kabul edilmesi ve üçüncü ülkelerden gelen baskılar doğrultusunda değil Türkiye’nin kendi içerisinden gelecek açılım ve adımlar ile çözülmesinin gerekliliği idi. Ayıca konuya sadece soykırım üzerinden bakmanın yanlış olduğu, Türkiye’nin bir iç meselesi olarak demokratikleşme süreci çerçevesinde değerlendirilmesinin önemi de birçok kez vurgulandı.

Sonuç

Etyen Mahçupyan

Osmanlı İmparatorluğu’nun mahareti birbiriyle kültürel ve hukuki açıdan bağlantılı olmayan çok sayıda mezhepsel ve etnik cemaati bir arada, aynı devlet çatısı altında tutabilmesiydi. Cemaatler arası formel bir kamusal alanın yokluğu, her bir cemaatin sorunlarını ve taleplerini doğrudan devletle çözme geleneğine yol açmıştı. İmparatorluğun dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan Türkiye ulus devletinde cemaatler hukuksal varlıklarını yitirdiler, ancak Türk/Müslüman olmayanların ulusun asli üyeleri olmaları da mümkün olmadı. Çünkü vatandaşlık etnik temelde tanımlandı ve İslam söz konusu etnisitenin önkoşulu olarak algılandı.

Bu süreçte Ermeni cemaati devletin formel bir muhatabı olmaktan çıkarken, Ermeniler de gerçekte ne eşit vatandaş olarak kabul edildiler, ne de kendilerini böyle görebildiler. Ancak aynı ölçüde kritik bir handikap, Ermenilerin Müslüman cemaatle olan ilişkisinin de aşırı kısıtlı olmasıydı. Bireysel tanışıklıkların ürettiği bilgilenmenin dışında, her iki taraf da birbiri ile ilgili formel ve doğru bilgi edinme ve tanıma kanallarından yoksundu. Devlet ise bu açığı gidermek bir yana, daha da derinleştirecek ayrımcı politikaları uygulamakta tereddüt etmedi.

Oysa eşit vatandaşlık meselesi iki toplum arasındaki tek yakıcı konu değildi. 20. yüzyılın başında Anadolu nüfusunun yüzde 15-20’sini oluşturan Ermeniler 1915 yılındaki askere alımlar ve tehcirle radikal biçimde azaltılmış, bu stratejik yaklaşım sonraki yıllarda Cumhuriyet yönetimi tarafından da sürdürülmüştü. Diğer taraftan ülkenin doğu sınırında kurulan Ermenistan Cumhuriyeti Sovyet sisteminin parçası olmuş, sonraki yıllarda Azerbaycan ile Karabağ anlaşmazlığı nedeniyle silahlı çatışma içine girmişti.

Dolayısıyla Ermeni meselesi diye tanımlanan durumun bugün kabaca üç ayağı bulunuyor: 1915 ve Soykırım tartışması, eşit vatandaşlık temelinde hak ve özgürlükler meselesi ve nihayet Ermenistan ile Azerbaycan, giderek Ermenistan ile Türkiye arasındaki diplomatik ve askeri gerilim.

Odak grup çalışmalarından ve derinlemesine mülakatlardan oluşan saha araştırması, her biri çetrefil ilişkilere ve algı dengesine dayanan bu üç konuyu da kuşatan temel zemini göz ardı etmemek gerektiğini hatırlatıyor. Söz konusu zemin, birbirini tanımayan, karşısındakinin kaygı ve beklentilerinden habersiz olan ve hatta bununla fazla ilgilenmeyen, oysa binlerce yıl yan yana yaşamış iki toplumun ortak dramını yansıtmakta.

İlk gözlem bu karşılıklı tanımama ve bilmeme halinin her iki tarafta da korunmacı ve savunmacı bir yaklaşım ürettiği ve bunun karşılıklı güvensizlikle sonuçlanmış olduğu. Farklı tarihsel algı ve yorumların da etkisiyle taraflar birbirine kuşkuyla yaklaşıyor ve ‘gerçek’ niyetlerin görünür olanlara kıyasla çok daha ‘tehlikeli’ olduğunu düşünüyorlar.

İkinci olarak, Türklerin fikirsel açıdan geniş bir yelpaze oluşturdukları, üzerinde fazla durulmayan ve kamuoyu önünde derinliğine irdelenmeyen bir konu olması nedeniyle Ermeni meselesinde görüş birliğinden uzak bir tablo çizdikleri görülüyor. Bunun bir uzantısı Türkler adına geliştirilen pozisyonların genelde yüzeysel kalması ve ideolojik söylemin ötesine gidememesi. Dolayısıyla muğlak ve iyi tanımlanmamış bir fikirler yumağı mevcut. Bu durum devletin resmi dilinin de her şeye rağmen çok etkili olmamış olduğunu gösteriyor. Ancak eklemek gerek ki ortada Türkiye’ye yönelik bir tehdit olduğunda devletin resmi söylemi etrafında toparlanma yaşanıyor.

Buna karşılık Ermeniler genelde hemen her konuda çok daha homojen bir duruş sergiliyor. Bunun nedenlerinden biri muhakkak ki Ermeni cemaatinin niceliksel ufaklığı. Ancak son derece benzer bir aile tarihine sahip olunması ve nesiller boyu neredeyse hep aynı sorunlarla karşılaşılması Ermenilerin ortak bir kanaat üretmelerine neden olmuş gözüküyor. Bu ortak kanaatlerin kapalı cemaatsel yapı içinde ‘mayalanması’ net ve kesin yargıların doğmasına neden olmuş. Ermenilerin zihinsel dünyasında bu konular belirgin, köşeli ve özgüvenli bir ifade kazanmış.

Bu arka planı veri alarak baktığımızda, tarih, vatandaşlık ve dış politika olarak özetleyebileceğimiz her üç alanda da net bir ayrışma olduğunu kayda geçirmek gerekiyor.

Tarih her iki kesim için de ‘duygusal’ bir konu. Ancak Ermeniler yakın tarihe somut olaylar üzerinden yoğun bir ilgi duyarken, Türklerin esasta tarihe ilgisiz kalmayı tercih ettikleri ve onu soyut ve ideolojik bir düzlemde tanımladıkları anlaşılıyor. Bu nedenle tehcir ve soykırım konusu da Ermeniler için bir yaşanmışlığı, oysa Türkler için ideolojik yanı güçlü bir iddiayı ifade ediyor. Ermeniler açısından soykırım bir ‘asgari’ tanımlama, çünkü yaşananları kabullenmenin önkoşulu. Buna karşılık Türkler açısından soykırım bir ‘azami’ taviz, çünkü kendi kimliğini bizzat kendi gözünde tehlikeye atıyor. Dolayısıyla Ermenilerin temel dürtüsü hatırlama ve hatırlatma iken, Türklerinki daha ziyade unutma ve unutturma şeklinde ortaya çıkıyor.

Bu nedenle Türkler her sıkışma anında resmi tarih söylemine rücu ederek asıl suçlunun Ermeniler olduğunu söylemek zorunda hissedebiliyorlar. İhanetle suçlamaktan, ‘hak ettiler’ yargısına, oradan ‘kasıt yoktu’ ve ‘herkes acı çekti’ önermelerine ve nihayet ‘fıtratımızda yok’ savunmasına uzanan söylem yelpazesi aslında konudan kaçmayı hedefliyor. Buna karşılık Ermenilerin bizatihi soykırımın varlığı konusundaki sertliğinin, hayatın çoğulcu ve karmaşık yapısı irdelendiğinde yumuşadığı ve diyalog kanallarını ima ettiği söylenebilir. Örneğin hayatta kalan çok sayıda ailenin Müslümanlar tarafından korunmuş oldukları gerçeği tarihin ‘birlikte’ yazılabilmesi için iyi bir çıkış noktası.

İkinci temel alan olan vatandaşlık konusunda Ermenilerin geçmişteki olaylarla desteklenen bir itilmişlik duygusu içinde oldukları görülüyor. Soyut düzlemdeki eşitliğin somutta yaşanamadığı, sistematik ve yerleşik bir ayrımcılığın hala giderilemediği anlaşılıyor. Kendilerinin yabancı veya misafir olarak görüldükleri algısına sahip olan Ermeniler, devletten korku duyarken Türklerin de kendilerine karşı gizli bir nefret duygusuna sahip olduğunu düşünüyorlar. Bu durumun kamusal alanda en somut delillerinden biri olarak Ermenilerin kamusal alanda görev almalarından duyulan rahatsızlık zikrediliyor.

Nitekim Türklerin bakışı bu değerlendirmeyi doğruluyor. Katılımcıların ve görüşmecilerin büyük kısmı Ermenilerin temsili konumlara gelmesinden, ya da güvenliği ilgilendiren kamusal görevleri üstlenmesinden rahatsız olacağını beyan ediyor. Bu da Türklerin duygusal dünyasında gerçek bir eşit vatandaşlık halinin sindirilmemiş olduğunu ortaya koyuyor. Türklerin Ermenilerdeki tedirginliği anlamakta zorlandığı, empati zorunluluğu hissetmedikleri de kayda geçebilecek bir başka sonuç. Öte yandan ticaret alanında bu türden bir önyargının olmadığı, hatta aksine karşılıklı güvenin varlığı dikkat çekmekte. Bu durumdan yararlanmak üzere Ermenilerin ve diğer gayrımüslimlerin ekonomi alanında kamusal görevler üstlenmeleri iyi bir başlangıç ortamı yaratabilir.

Üçüncü alan olan dış politika ise tamamen Ermenistan/Azerbaycan ihtilafı tarafından bloke edilmiş gözüküyor. Her iki tarafın da daha serinkanlı yaklaştığı ve gerçekçi analizler yaptığı konuda, tarihsel meselelerin aksine bu kez Türk tarafının somutu öne çıkaran bir bakışı olduğu söylenebilir. Karabağ’ın kendine özgü durumundan ziyade Azerbaycan’la olan iyi ilişkilerin değeri kayda geçiriliyor ve bu ilişkilerin korunması büyük ölçüde Türkiye’nin çıkarları gözetilerek savunuluyor.

Buna karşılık Ermenilerin meseleye Ermenistan sempatisi içinde bakmaları çok şaşırtıcı değil. Ancak bunun güçlü bir milliyetçi bağı ifade etmediği, sadece bu ülkenin yaşayabilirliğinin sağlanması açısından bir kaygıya denk geldiği de görülüyor. Nitekim Karabağ Ermeniler için bile arka planda kalan, neredeyse bizim dışımızdaki bir çatışma olarak söz konusu ediliyor.
Her iki tarafın da milliyetçilikten ziyade pragmatik bir tutum izlemesi, dış politikanın yaşanan tıkanmaya rehin edilmemesinin mümkün olduğunu ima etmekte. Aynı yaklaşımın bizzat söz konusu iki ülkede de epeyce yaygın olduğunu söyleyen araştırmaları dikkate alırsak, Türkiye’nin öncülüğünde Ermenistan ve Azerbaycan’ı bir araya getirecek her türlü teknik ve mikro projenin bölgede barışın yerleşmesi açısından sinerjik bir etki yaratma ihtimali görülüyor.

Konu bazında temel ayrışma alanlarının ötesinde Ermeni ve Türk toplumları arasında son dönem gelişmeler ve beklentiler açısından da doğal olarak farklar mevcut. AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte gayrımüslim vakıf mallarının bir bölümünün iadesi, Ermeniler için olumlu olmakla birlikte yetersiz bulunuyor. İktidarın iki yıl üst üste açıkladığı taziye mesajları ise daha problematik, çünkü doğrudan soykırım iddiasıyla ilintili. Ermeniler taziye mesajlarının değerli olduğunu düşünseler de bir tür ikiyüzlülük yansıttığı duygusuna sahipler. Soykırımın varlığı reddedildiği sürece taziyelerin yüzeysel kalması kaçınılmaz gözüküyor.

Buna karşılık Türkler taziye konusunda çok farklı tepkileri aynı anda yaşayabiliyorlar. Bir yönüyle insani bir bakışı yansıtan söz konusu mesajlar, aynı anda ‘suçun’ kabulünü ima ettiği için tehlikeli de bulunabiliyor. Dolayısıyla Türklerin ortak yaklaşımının bu konunun fazla büyütülmemesi, taziyelerin teknik bir hamle olarak kalması olduğu söylenebilir. Her iki tarafın da taziye mesajlarına aşırı bir anlam yüklememesi ama temelde olumlu yanını kayda geçirmesi, hükümetin elini rahatlatan bir zeminin varlığına işaret ediyor. Bu zeminin yine her iki tarafa da olumlu gelecek adımlarla genişletilmesi doğru bir tavır olabilir. Örneğin okul kitaplarının ayrımcı yanlarından temizlenmesi ve çoğulcu bir bakış, mukayeseye imkan veren bir üslupla yazılması, gelecekte verilecek mesajların işlevini büyük ölçüde artıracak, psikolojik açıdan kabul edilir kılacaktır.

Gelecekte gerçekleşme ihtimali olan ama gündemde yerini koruyan ‘tarih komisyonu’ da benzer bir farklılığa tekabül etmekte. Yine her iki taraf açısından da temelde olumlu görülen, ancak detaya inildiğinde çok farklı yorumlanabilen bir konu… Ermeniler için tarih komisyonu her halükarda soykırım konusunun tartışılmasına vesile olması açısından bir yarar ifade etmekte. Bu sayede kamuoyunun bilgilenmesi ve etkilenmesi mümkün olacak.

Buna karşılık Türklerin epeyce tedirgin oldukları anlaşılıyor. Komisyonu kurmakla bu tarihsel meselenin henüz tanımlanmamış bir konu olduğunun kabul edilmiş olacağını ve böylece soykırıma kapı açılacağını düşünmenin yanında, komisyon kurmaktan kaçınmanın da korkmak, dolayısıyla soykırımı kabullenmek anlamına geleceğine işaret ediliyor. Öte yandan böyle bir komisyonun üreteceği sonuçları hazmetme açısından da Türklerin rahat olmadıkları anlaşılıyor. Soykırım kararını kabul etmek istemeyen, tazminata ideolojik olarak tepki vereceğini söyleyenler var. Muhtemel komisyonun Türklerle Ermenileri karşı karşıya getirmesi halinde bir yarar sağlamayacağı açık. Türkiye her iki tarafta da eleştirel tarih bakışına açık insanların varlığını garanti eden bir komisyon önerdiği takdirde, hem Türklerdeki rahatsızlıkları giderebilir hem de gerçek bir yakınlaşmayı mümkün kılabilir.

Bütün bu ayrışmalar ve farklılaşmalar yanında Ermenilerle Türkleri buluşturan birçok ortak nokta da var ve bunlar hem tarihle barışma, hem iki toplum arasındaki algı kopuşunu tamir etme, hem de bölgedeki karşılıklı husumeti giderme açısından hükümete önemli imkanlar sunabilir. Birinci olarak her iki taraf da bazı tespitlerde ortaklaşıyor. Türkiye’de AK Parti hükümetleri ile birlikte ayrımcılığın azaldığı, tartışma ortamının özgürleşip çeşitlendiği görüşü hakim. Gidişin olumlu yönde olduğuna dair bir kuşku yok.

İkincisi hem taziye mesajları hem de komisyon önerisi her iki taraf açısından da temelde olumlu girişimler olarak görülüyor. Ancak bu hamlelerin Ermeniler için küçük, Türkler için büyük bir adım oluşturması, açılan kanalda dikkatli ve derinleşerek gidilmesi, bu iki alanın farklı tasarruflarla desteklenip beslenmesi gerektiğini ima ediyor.

Üçüncüsü sınırın şartlı olsa da açılmasına, ticari ve sosyal ilişkilerin geliştirilmesine yönelik ortak bir tutum söz konusu.

Dördüncü olarak, kendi aralarındaki ihtilaf konularına üçüncü ülkelerin ve Batının müdahil olması her iki tarafça da tepkiyle karşılanıyor. Bu ortak duygu hükümeti çok daha esnek davranmaya, çeşitli kanallardan işbirlikleri arayışına girmeye davet ederken, bu girişimleri üzerinde tehdit hissetmeden yapabileceğine de işaret ediyor.

Nihayet son olarak her iki tarafta da geleceğe ilişkin bir umutsuzluk görülüyor. Sorunların kısa vadede çözüleceğine, bir normalleşmenin yaşanacağına inanç az. Dolayısıyla sırf bu inancın geliştirilmesi ve gerçekçi bir umudun yaratılması bile, meselenin çözümü açısından büyük bir eşiğin aşılmasını ifade edecek.

Ermenilerle Türkler arasındaki ilişkiler bir tarafın güvensizliği ile diğer tarafın endişeleri arasındaki gerilimle belirlenmekte. Durum bu haliyle kaldığı sürece hiçbir adımın kalıcı ve inandırıcı bir etki yaratmayacağını söylemek mümkün. Türkiye’nin Ermenilerin güvensizliğini, Türklerin ise endişelerini aynı anda giderecek adımları birbirini tamamlayan bir paket içinde atması ve her iki tarafa da bu bütünlük mesajını verebilmesi lazım. Bu yönde samimiyet ve kararlılık gösterilebildiği takdirde, her iki topluma da inandırıcı gelecek ve geçmişten geleceğe ilişkilere yeniden bakma enerjisi üreterek karşılıklı tanıma ve anlamayı mümkün kılacak bir ortam yaratılabilir. Bugün çözülmez gözüken birçok siyasi mesele bu yaratılacak ortamda, her biri kendi mecrasında insani çözümlere kapı açacaktır…www.podem.org.tr

Detaylar

Yazarlardan Teşekkür

Bu çalışma fikrinin ortaya çıkması, projelendirilmesi, yürütülmesi, sonuçların değerlendirilmesi, yayına hazırlanmasında birçok kişinin emeği var. Çalışma fikrini ortaya atan Etyen Mahçupyan, daha sonraki aşamalarında da projeye bizimle birlikte emek verdi, sonuç değerlendirmesini yaptı. Fikrin proje haline getirilmesini Özge Genç ile beraber yaptık. Çalışma kapsamının belirlenmesi, gerekli kişiler ile irtibata geçilmesi ve son aşaması olan yayına hazırlamada önemli katkıları oldu. Ayşe Yırcalı’nın çalışmanın ilk gününden kamuoyu ile paylaşıldığı ana kadar her aşamasında emeği geçti. Sıkça görüşüne başvurduk, taslak metinler üzerinden fikir vermesini istedik, kısaca çokça vaktini, emeğini aldık. Beril Bahadır bizimle beraber mülakatların bir kısmını gerçekleştirip, düzenlememize ve raporun yayına hazırlanmasına destek oldu. Zeynep Gülöz çalışmanın yayına hazırlama aşamasında bize yardımcı oldu. Adı geçen tüm çalışma arkadaşlarımıza bu süreçteki fikir paylaşımları ve emekleri için çok teşekkür ederiz. Ayrıca PODEM ekibine araştırma fikri ortaya çıkıp, olgunlaştıktan sonra, araştırmayı ve rapor yazımını bizlere güvenip, teslim ettikleri için müteşekkiriz.

PODEM dışı içten bir teşekkürü SAM Araştırma Şirketine ve buradan Cenap Nuğrat ve Yağmur Nuhrat’a iletmek istiyoruz. Araştırmanın odak grup çalışmalarını bizim için olabilecek en sorunsuz şekilde yürütüp, sonuçlarını bizlerle paylaştılar. Bu süreçteki sorularımıza, isteklerimize sabırla ve hep güler yüzle cevap verdiler. Sizinle çalışmaktan memnuniyet duyduk.

Bu araştırmada yer almayı, değerli vakitlerini ayırmayı kabul edip, görüşlerini samimiyetle bizimle paylaşan katılımcılara minnettarız, bize yardımcı olmayı kabul etmeseler bu çalışma ortaya çıkamazdı. İsimlerini açıklamadığımız tüm katılımcılara ayrı ayrı çok teşekkür ederiz.

Son olarak desteklerini bizlerden esirgemeyen tüm PODEM üyelerine de müteşekkir olduğumuzu bir kez daha belirtmek isteriz.

YAZARLAR
Dr. Aybars Görgülü
Sabiha Senyücel Gündoğar
×
PREVIOUS
NEXT