Batı’nın 15 Temmuz Yanılsaması

PODEM’den Ayşe Yırcalı ve Sabiha Senyücel’in 15 Temmuz darbe girişimine yapılan yorumlar hakkında yazdığı ve Al Jazeera’da yayınlanan analizine buradan ulaşabilirsiniz.

Ayşe Yırcalı ve Sabiha Senyücel

15.08.2016

15 Temmuz’daki darbe girişiminin üzerinden bir ay geçti. Bu kalkışmaya dair Batı’daki siyasetçilerden gelen ve dış basında yer bulan ilk tepki ve yorumların çoğu yetersiz, yanıltıcı ve taraflıydı. Bugüne kadar yazılan analizlerin çoğu da, darbe girişimine karşı eşi görülmedik bir birlik oluşturan Türkiye toplumunun duygu ve düşüncelerini anlamakta oldukça kötü bir performans sergilemeye devam etti.

Batı Türkiye’ye baktığında ne görüyor?

Türkiye Batı’da son bir kaç yıldır artan bir imaj sorunu yaşıyor. Basın özgürlüğü, terörle mücadele yöntemleri ve Suriye’deki savaşın yarattığı sorunların ele alınışı gibi konularda Türkiye  Batı’nın sert eleştirilerinin hedefi oldu, iki taraf arasındaki ilişkilerin parametrelerini büyük ölçüde bu sorunlu algılar tanımlar hale geldi.

15 Temmuz darbe girişimi gerçekleştiğinde de Batı, Türkiye’ye yine aynı çerçevede bakmaya devam ederek büyük resmi göremedi. Darbe girişimini ve sonrasında yaşananları Erdoğan ve Gülen arasındaki bir güç mücadelesine indirgedi. Oysa sokaklarda sivillerin öldürülmesi, meclisin defalarca bombalanması, yayın organlarına el konulması, F-16 uçaklarının İstanbul ve Ankara semalarında alçak uçuş yaparak terör estirmesi gibi saldırılar hedefin sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan değil, tüm sistem, siyasi aktörler ve halkın kendisi olduğunu kanıtlamaya fazlasıyla yeterliydi.

Batı basınında yer alan bazı yorumlar, bunun da ötesine geçerek Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Fethullah Gülen arasındaki sözde güç mücadelesinin “meşru” olduğunu iddia etti. Ancak bütün bu yorumlar Gülencilerin hiçbir zaman siyasi bir parti kurmadıklarını ve demokratik düzlemde siyasi bir mücadele vermediklerini görmezden geliyordu. Bu değerlendirmelerde, dini bir cemaat olan bu grubun, ilişki ağları üzerinden ve yasadışı yollarla kamu kurumlarına hükmetmeye çalıştığı ise önemsiz bir detay olarak ele alınıyordu.

Batı’da ivedilikle oluşan en yaygın endişe ise, Türkiye’deki askerlere, hakimlere, akademisyenlere, gazetecilere ve aktivistlere uygulanan “cadı avı” oldu. Analizlerde çoğunlukla kamu personeline yönelik tutuklama, işten çıkarma/açığa alma ve kapatılan kurumların sayılarına odaklanıldı. Bu operasyonlar Erdoğan’ın “büyük intikamı” veya kendine muhalif olan her aktörü temizleme girişimi olarak nitelendiriliyor. Bu uygulamaların sıradan, suça karışmamış kamu personeline ya da kurumlara uygulandığına yönelik bir varsayım hakim görünüyor.

Batı’nın görmezden geldikleri

Bu konuda dış analizlerin görmezden geldiği iki önemli nokta, bu kişi ve kurumların Gülen’e bağlı ve bu hareket için çalışıyor olduğu. İkincisi ise Türkiye’de hem toplumun hem de siyasi partilerin, bu oluşumun tamamen sistemden temizlenmesine yönelik güçlü talebi. Batı’nın, Gülen hareketinin yasadışı yollarla sisteme sızmasının vardığı ciddi boyutu göz ardı etmesi ve içeriğe değinmeden sadece ve sürekli sayılar üzerinde duruyor olması, yaptıkları  değerlendirmelerin anlamsızlaşmasına yol açıyor.

Gülen’in iadesi konusundaki ABD-Türkiye arasındaki yasal süreç bir kenara konulursa, pek çok yabancı gazetecinin ve yorumcunun yaklaşımı, Gülen hareketinin yeterli delil gösterilmediği müddetçe suçsuz sayılacağı yönünde. Oysa gözaltındaki tanıklardan, ordunun üst kademelerinden gelen sayfalarca ifade, iletişim verileri ve yazılı evraklar gibi bir çok kanıt ve bilgi ışığında toplumunun bu konudaki kanaat birliği bu şüpheci yaklaşımın Türkiye’de karşılığının olamayacağını gösteriyor.

Batı’nın Fethullah Gülen’in darbe girişiminden sorumlu olduğuna dair şüpheci tavrı, büyük ihtimalle Gülen’in Pensilvanya’da münzevi bir hayat sürdüren, barışçıl, insancıl bir din adamı olduğu algısından kaynaklanıyor. Gülen hareketine, Batı değerleri ve kültürüne saygılı, ılımlı İslam’ın timsali olarak bakılıyor. Dolayısıyla kendisini barışçıl, insancıl olarak tanıtmış bir grubun devlete yasadışı yollarla sızarak yıllarca gizli çalışmalar yürütmüş olması ve sonunda da kanlı bir darbe girişimine imza atması Batı dünyasına gerçek dışı gelebilir. Bu şaşkınlık her ne kadar bir noktaya kadar anlaşılabilir olsa da, Batı’nın, darbe girişimini birebir yaşamış, sokakta mücadele vermiş Türkiye toplumunun darbenin sorumlusu hakkındaki net kanaatine kulaklarını tıkamasını anlamak oldukça zor.

Batı basınında sıkça tekrarlanan bir öngörü, Erdoğan’ın darbe girişimini uzun zamandır istediği iddia edilen İslami yönetimi tesis etmek için kullanacağı ve sonunda ülkeyi Suriye’deki gibi bir iç savaşa sürükleyeceği. Bu yaklaşım da darbe girişimi sonrası hem toplumdaki hem siyasi liderler arasındaki birlik hissiyatını hiçe sayıyor.

Erdoğan’ın muhalefet partilerinin darbe karşıtı duruşlarını ve dayanışmalarını kapsayıcı bir tutumla kucaklamasından sonra 25 Temmuz’da Başbakan Binali Yıldırım, CHP ve MHP liderleriyle Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki toplantıda mutabık kalınan yeni anayasa ihtiyacı ve Yıldırım’ın HDP’nin de anayasa yazım sürecine katılabileceği beyanı, Batı’nın öngörülerinin haksız olduğunu gösteriyor.

Son olarak, 7 Ağustos’ta, yaklaşık beş milyon yurttaşın katıldığı Yenikapı Demokrasi Mitingi’ne Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’nin de konuşma yapmak üzere samimiyetle davet edilmeleri ve katılmaları, ayrışmadan çok birlik yoluna girildiğini gösteriyor.

Batı’daki analizlerde görülen bir başka klişeleşmiş iddia ise, 15 Temmuz gecesi sokağa çıkan herkesin Erdoğan destekçisi olduğu, sadece Erdoğan’ı korumak için direniş gösterdiği. Burada darbe gecesi hemen her kesimden yurttaşın kendi geleceklerini ve özgürlüklerini korumak için sokağa, mücadele vermeye çıktıkları gerçeği yok sayılıyor. Darbe girişiminden 10 Ağustos’a, farklı kesimden yurttaşların bir araya geldiği, birlik hissini güçlendiren demokrasi nöbetleri devam etti. CHP’nin 24 Temmuz’da düzenlediği geniş katılım gören mitinge AK Partililer de katıldı. Türkiye’de toplum ve siyaset düzeyinde uzun zamandır eksik kalan ve özlenen bir dayanışma ortamı sergileniyor ve Batı bu resmi göz ardı etmeyi seçiyor.

Batı Türkiye’nin gerçeklerine neden bu kadar yabancı?

Batı’nın Türkiye’deki gelişmeleri anlamaktaki başarısızlığının, Türkiye için çizdiği gerçek dışı felaket senaryolarının ardında birkaç farklı neden olabilir. Bunlardan ilki, darbe girişimi sürecinde yaşananları ve hissedilenleri, verilen mücadelenin altındaki saikleri anlamak konusundaki yetersizlikleri. Türkiye tarihi, toplumu ve siyaseti hakkında eksik bilgi sahibi bu kişilerin, Batı’da önde gelen araştırma ve düşünce kuruluşlarında “Türkiye uzmanı” olarak görev yapıyor olmaları endişe verici. Bu kişilerin “darbe ya da Erdoğan yönetimi, ne fark eder ki?” şeklinde yorumları, Türkiye’nin yakın tarihinde yaşadığı askeri yönetimlerin verdiği hasarın boyutunu yeterince anlamadıklarını gösteriyor.

Batı’nın Türkiye gerçekliğine uzaklığının ikinci nedeni ise, Erdoğan’ın kişiliği, temsil ettiği değerler ve Türkiye’nin politikaları bağlamında Batı’da oluşmuş bir alerji ve takıntı. Erdoğan’ın bir “diktatör” olduğuna, DAEŞ’i desteklediğine ve bu yüzden dünyanın çeşitli yerlerindeki terör saldırılarından kısmen sorumlu bulunduğuna varan akıl almaz iddialar, yıllardır Batı basınındaki eleştirilerin merkezinde. Batı’daki Erdoğan nefreti ya da alerjisi, pek çok analistin darbeyi ve başarılı olduğu takdirde ülkeye ve bölgeye olası etkilerini değerlendirmede nesnelliklerini kaybetmelerine yol açmış durumda.

Üçüncü olarak, darbe girişimine verilen tepkiler bir araya getirildiğinde, Batı’nın Türkiye’ye bakışının son derece oryantalist olduğu göze çarpıyor. Türkiye, kısa bir süre zarfında kanlı bir darbe girişimi, barışçıl bir sivil direniş, darbeye karşı tüm siyasi liderlerin dayanışması gibi tarihe geçecek gelişmeler yaşadı. Batı dünyasının bunlara değer vermeyen, ülkenin geçmişini, koşullarını, hissiyatını ve isteklerini azımsayan tavrı oryantalist bir bakış açısını gösteriyor.

Geleceğe dair

Batı dünyasının darbe girişiminden hemen sonra gerçekte karşılığı olmayan yorumlar, aceleci ve sert uyarılar yapması, Türkiye toplumunun çoğunluğunda hayal kırıklığı yarattı, hatta “Batılı güçlerin darbede parmağının olduğu ve/veya desteklediği” yorumlarıyla Batı karşıtı söylemin yükselmesine katkıda bulundu.

Ancak, hem Batı hem de Türkiye ilişkilerin bir krize tırmanmasına izin vermemeli. Zira bölgesel gelişmeler, Batı ve Türkiye arasında yapıcı işbirliklerini kaçınılmaz kılıyor. Batı’dan hasar giderici makul yorumların gelmeye başlaması ve her ne kadar geç olsa da gerçekleşmesi beklenen diplomatik ziyaretler umut verici. Bunun yanında Türkiye de kendisini makul, bilgilendirici bir tonda anlatmak ve Batı’yla ortak bir zeminde buluşmak için gayret gösteriyor.

İlişkilerde izlenecek yapıcı tutum, Türkiye’nin önündeki bu zorlu dönemde son derece önemli. Gülencilerin dava süreçlerinin adil bir şekilde yürütülmesi, silahlı kuvvetler ve kamu kurumları için yeni yasal düzenlemelerin yapılması, idam konusunun gündemden çıkması ve OHAL’in en kısa zamanda sonlandırılması gerekiyor. Bununla birlikte Gülencilerin kurumlardaki varlığının boyutu düşünüldüğünde, darbe girişimi sonrası operasyonların OHAL’i aşacak bir yargı süreci gerektirebileceği de unutulmamalı.

Aynı zamanda terör saldırıları, Güneydoğu’daki çatışma ortamı ve diğer toplumsal meseleler Türkiye’nin hali hazırda var olan önemli sorunları. Öte yandan bu sorunları çözebilecek ve siyasi konsolidasyon sağlayabilecek bir fırsat penceresiyle karşı karşıya olunduğu da açık. Batı’dan gelecek yapıcı bir yaklaşım, Türkiye’ye demokratikleşme yolunda şüpheci bir yaklaşımdan çok daha faydalı olacaktır.