Urfa çözüm sürecine nasıl bakıyor?

1-3 Eylül 2015 tarihlerinde Ayşe Yırcalı ve Etyen Mahçupyan, çözüm sürecinin duraklamasına yönelik yerel hissiyatı anlamak ve bölgeden izlenimler edinmek için Urfa’yı ziyaret ettiler. Ayşe Yırcalı’nın kaleme aldığı ve Al Jazeera Türk sitesinde yayımlanan yazının ikinci bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.

Ayşe Yırcalı

22.09.2015

“Çözüm süreci çok önemsenmişti”, “Akil İnsanlar Heyeti geldiğinde herkes toplantılara şenliğe gider gibi gidiyordu”, “Çözüm süreci yüzyılın projesiydi” sözleri 2,5 yıllık çatışmasızlık dönemine, diğer bölge illeri gibi, Urfalıların da ne kadar değer verdiğini ve şimdi halkın yaşadığı hayal kırıklığının derinliğini anlamak için yeterli.

1,5 ay önce Diyarbakır’da yaptığımız görüşmelere nazaran, Urfa’da çözüm sürecine dair daha olumsuz tahliller duyuluyor. Bu durum hem aradan geçen zamanda bölgedeki çatışma yoğunluğunun artması, hem de Urfa’nın sosyolojik olarak günlük siyasete daha mesafeli bakan bir şehir olmasından kaynaklanıyor. Geleneksel olarak çatışma ortamından uzak duran Urfa halkı bu süreçte şehir merkezinde meydana gelen olaylardan tedirgin. Bir hastaneden çıkan polislerin öldürülmesi ve AKP binalarına yapılan bombalı saldırılar gölgesinde çatışmalardan nasıl çıkılabileceğine dair bir karamsarlık yaşanıyor.

Çözüm sürecinde nerede hata yapıldığına dair dinlediğimiz tahlilleri özetlerken Kürt siyasetine atfedilen üç yanılgıdan söz edilebilir: 1) Çözüm sürecini AKP dışında bir güç ile yürütemeyeceklerini görmemiş olmaları; 2) Süreç boyunca sağlanan kazanımların sadece kendi mücadeleleri sayesinde gerçekleştiğini düşünmeleri; 3) Amerika ve İran gibi uluslararası güçlerin her hâlükârda PKK’ya desteklerini devam ettireceğine dair yapılan yanlış hesaplar.

AKP’nin temel hataları ve sonuçları ise birkaç maddede toplanıyor: 1) AKP’nin Kürtler adına PKK ile müzakere ediyor olmasıyla “Kürt meselesinin” silah ile ilişkilendirilmesi; 2) Diğer Kürt gruplarının ve aydınlarının dışarıda bırakılması; 3) Sürecin devletin ulusal projesi haline getirilmemesi ve bu nedenle bir AKP/HDP/PKK projesi olarak görülmesinin sürdürülebilirliği zayıflatması; 4) Sürecin halka izah edilmemesi, şeffaf olunmaması ve bu sayede PKK’nın halk tarafından çözümü sağlayabilecek yegâne güç olarak algılanması; 5) Çözüm sürecinin sekteye uğramaması adına PKK’ya bölgede egemenlik alanı verilmiş olması ve dolayısıyla örgütün bölgede güçlenmesi, bu durumda halkın da kendi haklarını korumasını PKK’dan beklemesi ve “AKP, Kürtleri – özellikle İslami kesimini – PKK’ya mecbur bıraktı” algısının yayılması.

Hükümetin özellikle Suriye konusundaki hataları dile getiriliyor, ki bunu söyleyenlere İslami kesimden görüşmeciler de dahil. Türkiye’nin Suriye meselesinde kendi pozisyonunda fazla ısrarcı davrandığı, IŞİD geçişlerine izin verilmiş olmasının ve ‘Emevi Camii’nde namaz kılacağız’ söylemlerinin Suriye’nin PKK’ya alan açmasını kolaylaştırdığı düşünülüyor.

Bahsedilen bu hatalar yapılmasaydı, çatışmalar başlamaz mıydı? Görüşmecilerin çoğu PKK’nın silahlı mücadeleyi hiçbir zaman bırakmadığını, çatışmasızlık sürecini zayıflamış olduğu dönemde bir “can suyu” gibi kullandığını ve bu dönemde gücünü toplayıp il, ilçe ve köylerde silahlanma, şehir örgütlerini yapılandırma amacıyla hareket ettiğini düşünüyor. PKK’nın ilk kez bu süreçte Urfa’da şehir yapılanmasını kurabildiği ve silahlanmayı başlatabildiğinden bahsediliyor. İslami kesim mensuplarının PKK çevresinden tehdit almaya başladığı, insanların HÜDA PAR, Hizbullah gibi oluşumlara meyletme ihtimali dile getiriliyor.

Peki, PKK çatışmasızlığı bozmasaydı, AKP daha farklı davranacak mıydı? Aldığımız yanıtları şu şekilde özetlemek mümkün: Erdoğan 2005’te samimi bir niyet ile yola çıkmış olsa da Suriye’deki durum söz konusu olduğunda, PKK tarafından Rojawa’da bir devlet kurulabilme ihtimali ve Türkiye’deki demokratik özerklik talebi üzerinden Rojawa ile bir bütünleşme fikri ortaya çıkınca, örgüt ile müzakereler riskli görülmeye başlandı. Milliyetçi oyların kaybedildiği düşüncesi ile beraber Dolmabahçe mutabakatından geri adım atılmasının sebebi bu olarak görünüyor. Bu noktadan sonra sürecin sadece birbirini oyalama oyunu haline geldiği belirtiliyor.

Çatışmalar neden başladı?

Urfa görüşmelerimizde çözüm sürecinin aslında seçimden önce bozulmuş olduğunu, ancak bu durumun seçim sonrası pratiğe geçtiğinin düşünüldüğünü gördük. Seçimlerin kendisinin, kampanyalarda siyasi partilerin söylemlerinin ve seçim sonuçlarının sürecin bitme noktasına gelmesindeki rolüne ağırlık veriliyor.

Altı çizilen diğer bir faktör ise “Türkiye’nin rol verilen yerine rol alan bir ülke haline gelmesinin dış güçleri rahatsız etmesiyle”, bu aktörlerin Türkiye’ye ceza kesmek üzere devreye girmiş olması. İran bu noktada özellikle öne çıkıyor. Süreç boyunca hem Suriye’de hem Türkiye’de güçlenen PKK’nın ise – özellikle seçimlerde HDP’nin başarısından sonra – “TC gölgesi altında kalmak istememesi”, önü açılan Kandil’in dış güçleri arkasında hissettiği bir anda “Çoğuna ulaşabilecekken azına neden razı olayım?” düşüncesiyle hareket ettiği vurgulanıyor.

Yine de Suriye’de önü açılan PKK’nın Türkiye’de hangi amaç için çatışmaya geri döndüğü sorusunun cevabı çok net değil. Yapılan tahliller arasında altı çizilmesi gereken birkaç madde var. Birincisi, PKK’nın zaten bir savaş örgütü olduğu, dağdaki yöneticilerinin ve savaşçı güçlerin varoluş sebeplerinin ve 30 senelik alışkanlıklarının savaş ortamı üzerine kurulu olduğu, savaş bittiğinde kendilerine bunun yerine sunulacak bir yaşamın var olmadığı şeklinde. Ağırlıklı şekilde dile getirilen bir diğer görüş ise, PKK’nın bir amaç uğruna değil de bir araç olarak Türkiye’ye karşı, özellikle bölgede Türkiye’yi kendine rakip gören İran tarafından öne sürüldüğü ve zaten bu sebeple çatışmaları başlatmak için hazırlık yaptığı yönünde. Son olarak, belki de en somut görünen sebep ise, PKK’nın Suriye planları. Rojawa bölgesindeki kantonlaşma durumu ve buna karşı duran Türkiye’yi zayıflatma ve kendi elini yükseltme amacı PKK’nın çatışmalara yeniden dönmesini açıklayan faktörler.

Çatışmalar nasıl biter?

Urfa’daki birçok kişi çatışmaların artmasıyla, PKK’nın artık nefessiz kaldığı ve Öcalan’ın bir can simidi olarak devreye girmesinin beklendiği görüşünde. PKK’nın aslında artık durmak istediği, Dağlıca ve Şırnak‘taki büyük eylemlerle gücünü gösterdiği ve bu tepe noktasından aşağı gitmek istemeyeceği düşüncesi hâkim. Öcalan konuşmadığı takdirde, PKK’nın sandığı boykot etme yoluna giderek dünya nezdinde seçimlerin meşruluğuna gölge düşürmeyi deneyeceğinden bahsediliyor.

PKK’yı zora sokan diğer bir durum ise devrimci halk savaşı çağrılarının ve özyönetim açıklamalarının halktan destek almaması. Bu tavır, “Evet seni destekliyoruz, siyasetin arkasında duruyoruz ama şiddetine karşıyız” olarak okunuyor. Ayrıca anayasal bir kazanım olmadan, kendi kendine özyönetim ilan etmenin aslında bağımsızlık ilanı olduğu düşünülüyor.

Ancak temel beklenti, Erdoğan ve Davutoğlu’nun savaşı bitirmek için kesin bir kararlılıkla yeni bir süreç başlatması ve Öcalan’ın da örgütün Türkiye dışına çıkması ve kamu düzeninin sağlanması adına bir çağrı yapması yönünde. Bu adımları takiben yeni bir masa kurulmaya doğru gidilebileceği, ancak neyin müzakere edileceğinin önceden konuşulması gerektiği öne çıkıyor. Üçüncü göz ya da izleme heyeti gibi mekanizmaların bu noktada devreye sokulması gerekiyor.

AKP’nin başlatması beklenen/talep edilen yeni süreçte öncelikle kamu düzeninin sağlanması ve PKK savaştan vazgeçmese bile, yeni bir dil ve tutarlı bir yaklaşımla Kürt meselesinde demokratikleşme adımlarının atılması elzem. Bu temelde örgüt ile silahsızlanma/çatışmasızlık konuşulurken, demokratikleşme adımlarının bir program dahilinde ve ayrı bir kulvarda hükümet tarafından ivedilikle hayata geçirilmesinin gerekliliği öne çıkıyor. Yani “PKK ile mücadele ve müzakere et, ama toplumun beklenti ve taleplerini, özellikle ana dil meselesinde, ayrı bir programda yürüt” mesajı ağır basıyor.

HDP çevresinden bazı kişilerden duyduğumuz mesafeli ve sağduyulu değerlendirmeler de çok önemli. Bu kişiler HDP’nin Türk solu ile ittifakını hatalı bulurken, Erdoğan karşıtı cephede olmanın çözüm sürecine ve Türkiyelileşme vizyonuna zararlı olduğunu vurguluyor. HDP’nin çözüm yolunda AKP ile yürümesi, seçim sonrası kriz çıkaran taraf olmaması, gerekirse hükümette yer almayı kabul etmesi ve artık “Seni başkan yaptırmayacağız “ söylemini geride bırakması gerektiğini vurguluyorlar. “Şimdi akan kan nasıl durur diye düşünmeli, Türkiye halkı ile bütünsellik aranmalıdır. Demokratikleşme hedeflenmelidir. Erdoğan’a destek vermese bile birinci düşman ilan etmesine gerek yok” sözleri HDP’nin siyasi anlamda yolunu açabilecek bir tutum olarak görülebilir.

Bütün bunların yanında Suriye’deki savaşın belirleyici faktör olduğu gözden kaçırılmamalı. Ancak Suriye sorunu çözüldüğünde ve taşlar yerine oturduğunda, Türkiye’deki çatışmaların minimal bir noktaya gelmesi beklenebilir. Bu tespitin ışığında Orta Doğu siyaseti ve dış güçlerin etkisini çözüm süreci kapsamında düşünmeden olumlu bir ilerleme sağlanamayacağı zihinlerde net. Çözüm sürecinin artık yerli olmadığı düşüncesinden hareketle dış aktörler ile angaje olan daha yapıcı bir dış politika pratiği oluşturmak gerekiyor.

Çatışmaların uzaması ihtimalinde devletin güvenlik ve günlük yaşantı açısından halkı mağdur etmemek adına çok dikkatli ve ihtiyatlı hareket etmesi kritik. “PKK, Kürtler için bir gerçekliktir, bunu görmeden olmaz” hissiyatını duymak, ‘PKK terör örgütü’ diye bağırıp çağırılan yapının içinde ferdi olan birçok aile olduğunu unutmamak gerekiyor. Tehdit içeren, düşmanımsı tonlar taşıyan, ötekileştiren söylemlerin ‘ayrılıkçı bir ruh’ haline sebep olduğu unutulmamalı. Halka geleceğe dair ümit verecek, heyecanlı, kararlı, saygılı ve eşitlikçi bir dille karşılarına çıkmak gerektiği “Belki de savaştan daha büyük bir darbe, barış ümidinin yok olmasıdır” sözlerinde özetleniyor.

Etiketler: ,