Batı ‘darbe’ testini geçemedi

PODEM’den Ayşe Yırcalı ve Sabiha Senyücel’in 15 Temmuz darbe girişimi için yazdığı ve Al Jazeera’da yayınlanan analizine buradan ulaşabilirsiniz.

Ayşe Yırcalı ve Sabiha Senyücel

22.07.2016

15 Temmuz akşamı Türkiye silahlı kuvvetlerinin içindeki bir grup tarafından planlanan darbe girişimine tanık oldu. Boğaz Köprülerinin tanklarla kapatıldığı, İstanbul ve Ankara üzerinde F16 savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı haberleri ile halk önce ne olduğunu anlayamadı, ancak hemen akabinde inanması güç de olsa TRT’den ilan edilen yönetime el koyma bildirisi duyuldu. Bu saatten sonra yaşananlar ise tarihe not düşülecek nitelikteydi. Halk şoku çok hızlı atlatarak bildirinin hemen sonrasında sokaklara döküldü ve korkusuzca tankların ve silahlı darbecilerin önüne geçerek Türkiye’de artık zoraki güçle yönetimin ele geçirilemeyeceğini kanıtlamış oldu.

Türkiye’nin uğradığı topyekûn saldırıyı tarihi bir dayanışma ve birliktelik ile bertaraf etmesi bu darbenin başarıya ulaşamaması önündeki en kritik faktör. Cumhurbaşkanı Erdoğan başta olmak üzere tüm siyasi liderler ve milletvekilleri “darbeye asla teslim olmayacağız” mesajını net bir şekilde halka ulaştırarak Türkiye demokrasisine sahip çıktılar.

Ana akım medya unutulmayacak bir performans sergileyerek darbe karşıtı duruşunu ilk andan itibaren ortaya koydu ve yaşananları net, zamanında ve akıcı bir şekilde yayımladı. Silahlı kuvvetlerin içinde darbe girişimini sahiplenmeyen askerler mücadelede kritik rol oynadı, polis ve güvenlik güçleri halkı korumak ve darbeyi püskürtmek adına canları pahasına öne atılmaktan geri durmadı. Meclis defalarca bombalanırken milletvekilleri görev yerlerine koşarak seçilmiş iradeye sahip çıktı.

Batı darbe girişimi karşısında değerlerine sahip çıkabildi mi?

Maalesef bu sıra dışı tehdit karşısında Batı kendisinden beklenecek koşulsuz desteği göstermedi, gösteremedi. Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry, darbe girişimi hâlâ devam ederken ülkesi adına ilk açıklamayı yaptı ve sadece “ülkede istikrar ve barış” umduğunu söyledi. Sonrasında Amerika’dan seçilmişlere saygı ve darbeyi kınama mesajları gelse de bunlar ancak darbe girişimi büyük ölçüde püskürtüldükten sonraydı. İlk tepkiler her zaman önemlidir ve ABD bu samimiyet testini geçemedi.

Ne yazık ki Amerika bu tutumunda yalnız kalmadı. Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Temsilcisi Mogherini, “AB darbeyi ilk kınayanlardan oldu” dese de bu kınama geç, yetersiz ve ‘ama’larla geldi. Belki AB de önce kimin galip geleceğini görmek istedi. AB’den bugüne kadar yapılan açıklamalar ise Türkiye’yi kucaklamaktan uzak kaldı.

Mogherini ve Kerry, 18 Temmuz’da birlikte basının karşısına çıktı ve Türkiye’yi demokrasi ve insan haklarına saygılı olma konusunda uyardı. Mogherini idam cezası Türk Ceza Kanunu’na tekrar alınırsa Türkiye’nin AB üyelik müzakerelerinin devam edemeyeceğini sözlerine ekledi. İç tartışmalara girmek için bu acele dikkatlerden kaçmadı. Türkiye siyasilerinin, halkının kendi içerisinde tartışmasının seyrini beklemek neden bu kadar zordu? Türkiye’nin bu tartışmayı tek başına yapamayacağı mı düşünülüyordu?

Daha darbe girişiminin baş şüphelileri yakalanmamışken NATO’nun demokratik değerlere atfettiği önemi Türkiye bağlamında hatırlatmanın zamanı mıydı? 18 Temmuz’da yaptığı açıklamada “Türkiye’de çok hızlı tutuklamalar yaşanıyor, bu süreci tetikte, dikkatle izliyoruz” diyen Kerry bu süreçte beraber yapıcı çalışabilme arzusunu dile getiriyor. Beraber, yapıcı çalışmanın ön koşullarının samimiyet, güven olduğu unutuluyor olabilir mi?

Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Marc Ayrault ise ilk açıklamasında Türkiye halkına destekten bahsetmediği gibi darbe girişimine kalkışanları da eleştirmiyordu. Sadece darbe girişimi sonrası Erdoğan’ın daha da otoriterleşebileceğine dair uyarıda bulunuyordu.

Almanya Başbakanı Angela Merkel şu ana kadar “Türkiye’de seçilmişlere saygı gösterilmeli” diyen ve burada durabilen tek Avrupalı lider durumunda. Bazı Avrupa liderleri ise hâlâ sessizliklerini koruyor.

Eğer ki darbe girişimi başarılı olmuş olsaydı, Batı darbecileri meşru muhatabı olarak kabul edecek miydi? ABD darbe sonrası süreci Mısır’da yaptığı gibi “demokrasiyi yeniden inşa etme” olarak mı adlandıracaktı? Bu sorulara “tabii ki hayır” diyemiyor olmamız düşündürücü. Bu şekilde bir tereddüdümüz olmamalıydı. Ya da Batı’dan beklentimiz çok mu yüksek? Akıllardaki bu sorular cevaplanmayı bekliyor.

Batı medyasının anlaşılmaz tutumu

Amerikan ve Avrupalı medya mecralarının önemli bir kısmı da objektif bir tutum sergilemeyeceklerinin sinyallerini darbe girişiminin ilk 24 saati içinde verdi.

Yaşananları yansıtmakta seçtikleri yaklaşım belirsiz ve mesafeli mesajlar ile doluydu. Olayların nasıl başladığına dair akışı doğru iletmek, binlerce insanın bir anda darbecilere karşı durmak için sokağa çıkması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Marmaris’ten ayrılıp İstanbul’a varışı sağlıklı bir haber akışı içinde verilemedi.

Oysa Türkiye’deki ana akım medya kanallarının birini takip etseler bile bunu başarmak işten değildi. Bunun yerine Cumhurbaşkanı canlı bağlantı ile halka darbeye karşı direnmek için çağrı yaparken ve kısa bir süre içinde meydanlarda onlara katılacağını ilan ederken, CNN International kendisi hakkında “Türkiye’nin kuşatılmış başkanı” başlığıyla haber geçiyordu.

Aynı sıralarda, Amerika’nın en çok izlenen ana akım kanallarından MSNBC’nin muhabiri “Bir Amerikan askeri kaynağı NBC Haber’e Erdoğan’ın uçağına İstanbul’dan iniş izni verilmediğini, kendisinin Almanya’dan sığınma talep ettiğini” Twitter’da paylaşıyordu. Bir anda yüzlerce kişi tarafından okunan ve yeniden paylaşılan bu haber kısa bir süre sonra Erdoğan İstanbul’da basının karşısına çıktığında yalanlanmış oldu.

MSNBC tarafından yayılan bu iddia en azından sorumsuz habercilik olarak nitelendirmeyi hak ediyor. Seçilmiş yönetimlere el konulması durumlarında liderin ülkeden kaçması ya da yakalanmış olmasının halk üzerindeki olumsuz ve cesaret kırıcı etkisi bilinirken, bu haberin psikolojik operasyon olarak bile değerlendirilmesi mümkün.

Darbenin başarısız olmasına üzülmek

Daha detaylı haber ve analizler geldikçe batılı değerlendirmelerin büyük çoğunluğunun halkın demokratik egemenliğini korumak için verdiği mücadeleyi görmezlikten gelip istikrar meselesine odaklandıklarını gördük.

Hemen ertesi gün (16 Temmuz) Amerikan Fox Haber Yorum sayfasında yayımlanan ve “Türkiye’nin Son Ümidi Öldü” başlığını kullanan bir analiz ise bazı Batılı aktörlerin Türkiye’deki darbenin başarısız olmasına dair üzüntülerini ele veriyordu.

Sokaklarda olayların nasıl cereyan ettiğini zamanında ve doğru aktarmaya odaklanmak yerine, önyargılı ve taraflı analizler vermekten çekinmeyen Batı basını yaşananları Erdoğan’ın taraftarlarıyla karşıtları arasında bir çatışma olarak göstermekten de çekinmedi.

17 Temmuz’da BBC’nin haber sitesinde darbe girişimi üzerine yayımlanan makalenin başlığına “Recep Tayyip Erdoğan: Türkiye’nin acımasız başkanı” sözleri taşınarak darbeyi Erdoğan’ın gerçekleştirdiğine dair olan iddialara selam veriliyordu.

New York Times’ta bir analist tarafından kaleme alınan makalede ise sokaklarda darbeye karşı direnen insanları “vahşi sürüler” olarak nitelendirecek kadar ileri giden saygısızlıkların sergilenmesine şahit olunuyordu.

Bazı bölge uzmanları ve analistlerden ise “eğer Türkiye’deki darbe haberleri doğruysa bunun bölgede önemli pozitif etkileri olabilir” şeklinde sözleri ilk saatlerde okumak mümkün oldu. Bu analizlerin bazıları “demokrasinin ve hukukun üstünlüğün yanındayız” cümlesi ile bu meseleyi kısa kesip darbenin başarısız olmasının iyi ve kötü sonuçlarını tartışmaya giriyordu. Bazıları ise darbeyi desteklemekle otoriter bir lideri desteklemek arasındaki dilemmadan bahsediyordu. Hemen hepsinin ortak noktası ise darbenin önlenmesinde son derece belirleyici olan toplumsal dinamiğin önemini kavramaktaki kifayetsizliği veya bazı örneklerde olabileceği gibi bilinçli görmezden gelme tavırlarıydı.

İlerleyen günlerde yine New York Times’ta yayımlanan bir yazı, Erdoğan’ın destekçileri için “koyun” sıfatını kullanarak yukarıda örnekleri verilen ve yer sıkıntısı nedeniyle buraya sığmayan Batılı önyargı ve oryantal duruşu temsil edecek örneklerin tepe noktalarından birini oluşturdu.

Objektif, iyi niyetli haberleri ve analizleri bir kenara koyarak, örneği verilen bu yanlı analizler demokrasi ve özgürlüklerine eşi benzeri görülmemiş bir şekilde sahip çıkan Türkiyeli insanların vicdanlarında ve hafızalarında gerekli yeri aldılar.

Kadrolarında daimi Türkiye uzmanları olan, onlarca muhabir, yorumcu ve teknolojik imkan sayesinde Türkiye ve bölgeyi takip eden düşünce kuruluşları ve medya mecralarının çoğunluğunun neden yanlı ve önyargılı bir duruş sergiledikleri sorusunun cevabını vermekte zorlanıyoruz. Bunun sebepleri üzerine akıl yürütebiliriz, tahminlerde bulunabiliriz ancak esasında Batılı analist ve habercilerin özeleştiri yapması gerekmez mi?